Ve sonunda büyük gün geldi. Seçim günü…
Malikaneye adım attığımda heyecan ve gerginlik iç içeydi. Girişte benim gibi beş kadın daha bekliyordu. Hepsi şık ve bakımlıydı, kendinden emin görünüyorlardı. Kim bilir, belki de öyle hissetmedikleri halde güçlü görünmeye çalışıyorlardı.
Bizi geniş bir alana aldılar. İçeri adımımı atmadan önce çevremi inceledim. Malikane devasa bir alana kurulmuştu. Bahçesi sanki bir peyzaj harikasıydı. Devasa meşe ağaçları ve ihtişamlı çamlar rüzgârla birlikte hafifçe sallanıyordu. Yol boyunca dizilmiş antika taş fenerler, gün ışığında bile zarif ve otoriter bir hava katıyordu. Çeşit çeşit çiçeklerle süslenmiş patikalar, kusursuz şekilde budanmış çitler ve gösterişli bir mermer çeşme, buranın sadece bir ev değil, bir görkem simgesi olduğunu anlatıyordu.
Ana girişe yaklaştıkça detaylar daha da etkileyici hale geliyordu. Kapının iki yanında duran devasa heykeller, malikane sahibinin zevklerini ele veriyordu. Her biri usta bir sanatçının elinden çıkmış gibi detaylıydı. Devasa ahşap kapı, işlemeleriyle adeta bir mücevher gibi parlıyordu.
Kapı açıldığında içeride bizi parlak taş mermerlerin serinliği ve altın varaklı sütunların asaleti karşıladı.
Geniş hol, yüksek tavanı ve kristal avizeleriyle neredeyse bir saray havasındaydı. Duvardaki klasik tablolar, büyük ihtimalle bir servet değerindeydi. Yerlerde kalın, işlemeli halılar vardı. Hava, içine girenleri sindiren bir ağırlığa sahipti. Tavanlardaki zarif alçı işçiliği ve ince detaylar, burada yaşayan kişinin mükemmeliyetçi biri olduğunun en büyük kanıtıydı.
Beklerken birbirimizi süzüyorduk. Bu işin ne kadar zor olacağını tahmin edebiliyordum. Baha BALAMİR sıradan biri değildi ve onun özel hizmetçisi olmak sıradan bir görev sayılmazdı.
Kapı açıldı. İçeri, şık takım elbisesiyle Ceyhun TURAK girdi. Gözleriyle tek tek hepimizi süzdü. Yüzünde sert ama profesyonel bir ifade vardı.
“Hanımlar, hoş geldiniz. Bugün burada Baha BALAMİR’in özel hizmetçisi olabilmek için yarışıyorsunuz. Sadece biri seçilecek. Hazır mısınız?”
Hazır olup olmadığımı bilmiyordum ama burada olduğuma göre savaşmaya mecburdum. Bu iş benim için sadece bir işten fazlasıydı. Hayatta kalmam için bir fırsattı.
İlk önce her birimiz ayrı ayrı bir odaya çağrıldık. Ben İngilizce ve Fransızca bildiğim için o iki dil üzerinde yazılı bir teste sokuldum. Öyle bir atmosfer vardı ki odada, sanki NASA'ya aday seçiliyormuş gibi hissettim. Sorular düşündüğüm kadar zor değildi. İçeriğinde bir hizmetlinin bilmesi gereken kurallar vardı.
Sonra diyalog metinlerinde bir patron ve hizmetlinin konuşması vardı, boşluk kalan yerlere kelime değil cümle ekliyorduk ama bunu yazılı bir şekilde dolduruyordum. İngilizce olarak. Saçmalık ötesi.
Sayfanın arka yüzünde bir tatlı tarifi vardı.Panna Cotta.
Aklıma gelen ilk şey kafedeki Espresso Macchiato içen o adamdı. Kalbim hızlanırken bir an bulunduğum ortamı unutup onu hayal etmek istedim. Gözlerimi birkaç defa kırpıştırıp odaklanmaya çalıştım. Cici lakaplı bu adamın kahvesinin yanına yediği tatlı benim için çok özeldi ve heyecanla kalemi daha sıkı kavradım.İtalyan tatlısı olmasına rağmen neden Fransızca’ya çeviriyorduk anlamıyordum. Buradaki çok şeyi anlamıyordum aslında.
Türkçe olarak verilmişti ve benden bunu Fransızcaya çevirmem isteniyordu. Gayet kolaydı ve yazdıkça heyecanlanıyordum.
Ama...ne alakaydı? Her bir soruyu yanıtlarken bu soruyu soruyordum kendi kendime? Çok saçma değil miydi yoksa bana mı öyle geliyordu? Her neyse sonra sorgulardım bunu, şuan teste odaklanmalıydım...
***
Ceyhun, elini hafifçe kaldırıp dikkatlerimizi topladı.
“Şimdi sizden bir içecek yapmanızı istiyoruz. Baha Bey’in en sevdiği kahve türlerinden biri olan ‘Espresso Macchiato’ hazırlayacaksınız. Köpük dengesi mükemmel olmalı, espresso tam kıvamında olmalı. En iyi yapan kazanacak.”
Espresso Macchiato…
Bu kadarı tesadüf olabilir miydi?! Evren sanki bana mesaj mı gönderiyor yoksa dikkatimin dağılması için bir oyunu muydu bilmiyordum? Baha BALADEMİR..Sen yoksa?
Tamam bunu düşünmemeliydim. İlk önce işime odaklanmalıydım.
Küçük ama etkili bir kahve. Espresso kadar sert, ama üstündeki hafif süt köpüğüyle biraz yumuşatılmış bir lezzet. Kusursuz dengeyi yakalamak gerekiyordu. Aklıma vanilya ve tarçın geldi. Bu iki aromayı yapacağım içeceğe katmayı deli gibi istedim ama ya o değilse?
Tarçın riskli bir aromaydı herkes sevmezdi. Büyük bir malikanenin sahibine yapıyordum bu içeceği ve kafeye gelen sıradan bir insan olamazdı ,Baha bey. Bunu aklıma not ettim ve riske atmamak için iki aromadan vazgeçip yapmaya koyuldum.
Masaya dizilmiş malzemelere yöneldik. Bulunduğumuz yer bir bahçeydi. Bu konuda istemeden bana bir ayrıcalık tanımışlar gibi hissettim. Bu mükemmel büyük bahçeden kuş cıvıltılarını duyuyor, ağaçlarda yeni açan çiçek kokusunu alabiliyordum. Sanki zihnim hiç olmadığı kadar açıktı. Derin bir nefes aldım ve hafif titreyen ellerimi beyaz önlüğüme sildim. Siyah saçlarımı ensemde bağladım.
Beş rakibim de hızlıca harekete geçti. Kimisi önce sütü hazırlıyor, kimisi kahveyi öğütmeye başlıyordu. Ben ise öncelikle kahve çekirdeklerini seçmeye odaklandım. Kaliteli bir espresso, doğru çekirdek seçiminden başlardı.
Seçtiğim çekirdekleri öğütücünün içine koyup orta-ince kıvamda çektim. Kahve makinesine koymadan önce elimi hafifçe kahve tozuna dokundurdum. Yağ oranı iyiydi, tazeydi. Kahveyi portafiltreye yerleştirip tam olarak 18 gram koydum ve sıkıca bastırdım. Makineye yerleştirip düğmeye bastığımda kahvenin incecik altın rengi kremasının oluşmasını bekledim. İşte bu, tam istediğim gibi akıyordu.Bu sırada rakiplerimden birinin eli titredi ve fazla bastırdığı için kahve akışı çok yavaşladı. Bir diğeri sütü fazla köpürtüp dengeyi kaçırdı. Ben ise sütümü azıcık ısıttım ve yalnızca yüzeyinde hafif bir köpük oluşturacak kadar hava verdim.
Espresso fincanına dikkatlice bir kaşık köpük ekledim. Fazlası olmamalıydı. Tam ayarında, dengeli, krema gibi bir katman…Ceyhun ve diğer jüri üyeleri sırayla kahveleri tattı. Sıra benimkine geldiğinde, kahveyi kokladılar, yüzeyine baktılar. Ceyhun, küçük bir yudum aldı. Sonra gözlerini bana dikti.
“Harika denge. Ne fazla sütlü, ne fazla sert. Tam kıvamında.”
Başımı eğdim, ama içimden büyük bir zafer çığlığı atıyordum. Çaktırmadan yanımdaki kızlara baktım. Hepsinin yüzü düşmüş, hayal kırıklığı ile bakıyorlardı.
Kusura bakmayın canım ben hakketmiştim ve bence kazandım. Bir haftada uykusuz gecelerim, bitmek bilmeyen koşuşturmalarım vardı. Çoğu zaman günde 3 kafede çalıştım üstelik beleş. Bunu kim yapardı ha! Tabi ki ben...Aysa MAHİ!
Diğer içecekler de değerlendirildi. Sonunda Ceyhun tekrar konuştu.
“Kararımızı verdik. Aysa, sen seçildin.”
İçimde bir şeyler kıpırdadı. Başarmıştım. Gözlerim istemsizce doldu ve kocaman gülümseme ile teşekkür ettim. Başımı kaldırdım ve güneşin beni selamlayışına göz kırptım. Şimdi, Baha BALAMİR’in dünyasına adım atıyordum.
Diğer adaylar malikaneyi terk etmeye başladılar. Onların gidişlerini izlerken köpek sesiyle arkamı döndüm. İlerideki hareketliliğe dikkat kesildim. Söğüt açlarının arkasından net görünmüyorlardı ama rengarenk bahçenin içinden siyah kürkleri rahatlıkla seçiliyordu.
“ Aysa hanım?”
Arkamı döndüm ve Ceyhun bey ile göz göze geldim. İlk karşılaşmamıza nazaran daha kibardı. Üstelik bana’hanım’ diye seslenmişti.
“Efendim Ceyhun bey?”
“Gülfem hanım seni bekliyor içeri geçin.”
Hemen başımla onayladım ve hafif tebessüm ederek yanından geçip gittim. Yolun yarısında yüzümdeki tebessüm silindi daha ciddi duruyordu.
Ceyhun beye Gülfem hanım kim? Diye sormam gerekirdi aslında. Neyse şimdi öğrenirdik. Büyük siyaha yakın kahve çelik kapıdan içeri girdim. Bir görevli benim Gülfem hanımla görüşeceğimi biliyor gibi eliyle gitmem gereken yönü gösterdi. Sola döndüm ve çok uzun olmayan koridorda yürüdüm.
Mutfağa girdiğimde ip gibi dizilen kadınlara takıldı gözlerim. Hizmetlilerin yüzünde gerginlik hakimdi.
“Aysa, sen misin?”
Duyduğum otoriter sese döndüm. Yaklaşık kırklı yaşlarda bir kadındı. Saçları kıvırcık, kısa ve üstte toplanmıştı. Bronz tenli, orta boylardaydı. Sol yanağında küçük benler göze çarpacak kadar fazla, kalın kavisli kaşları ise ‘burada diktatör benim’ diye bağırıyordu.
“Evet efendim benim.” dedim sesimi naif tutmaya çalışarak. Kadın beni baştan aşağı dikkatlice süzdü. Üstümde ki siyah etekli takım, o baktıkça dar gelmeye başlamıştı.
Her ne kadar korutucu görünse de iç güdülerim, bu kadınla iyi anlaşırsam işimin daha kolay olacağını söylüyordu.
“Siz çıkın.”
Bana bakarak arkamdaki kadınlara emir vermiş, kadınlar onun kasvetinden kurtulmayı bekliyormuş gibi hızla mutfaktan çıkıp kapıyı kapadılar. Gülfem hanım sessizliğini korurken bende ufak çapta mutfağı inceledim.
Parıl parıl parlayan bu mutfakta her şey olabildiğince gösterişliydi. Beyazın hakim olduğu mutfağı gold desenler, tezgahın siyah mermeri daha da havalı bir görüntü sunuyordu. Hiç çıkmak istemeyebilirdim. Şimdiye kadar bir çok lüks dairelerde, konaklarda, yalılarda, köşklerde çalıştım ama bu en iyisiydi.
“ Daha önce çalıştığın yerlere baktım ve hep elitlerin mekanında çalışmışsın.”
“Evet efendim.” Dedim gururla.
“Baha bey senin bildiğin elit kesime benzemez. O çok farklı ve titiz biri.”
“Üstesinden gelebilirim.” dedim emin bir tavırla. Gülfem sağ kaşını kaldırdı ve küçümseyici bakışları ile süzdü beni tekrar.
“Peki öyleyse. Deneme sürecinde olacaksın bir aylık belki daha az Baha beye kalmış. Kafası eserse iki günde gönderebilir seni. Bu gece büyük bir davet var. Aklının alamayacağı kadar önemli insanlarla dolup taşacak.”
“Daha önce vali,kaymakan,milletvekili,önemli iş adamlarını ağırladım efendim. “
“Bu o kadar basit değil. “ dediğinde kaşlarımı çattım sonra hemen düzelttim .
Gülfem önden ilerlediğinde onu takip ettim.
“Fransa’da, Rusya’dan bir çok iş adamı gelecek. Hepsi Baha Beyin önemli arkadaşlarıdır. Bu malikane 4 yıl sonra ilk defa BALAMİR ailesini tam tıkır ağırlayacak. Baha beyin üç erkek kardeşi var,” eliyle çıktığımız merdivenlerin üç tarafa ayrılan kanadını gösterdi. Ortadaki merdiven üst kata uzanıyor, sağ ve soldaki merdivenler katın uzun koridoruna uzanıyordu.
“ Sol taraf Baha beyin üç erkek kardeşine ayrılan kısım. Hepsinin odası yan yana. Senin burayla işin yok, senin işin burası.” dediğinde sağa tarafa baktım onunla birlikte. Kocaman koridorda üç kapı vardı. Oraya ilerledik.
“Bu kapı Baha beyin çalışma odası.” Kapıyı çalmadan içeri girdi. Heyecanla bende girdiğimde üç duvarın boydan boya kitaplarla çevrili kitaplık olduğunu gördüm. “Vay canına!” dedim hayranlığımı gizleyemeyerek. Koyu renkler hakimdi. Boydan boya olan camın hemen önündeki büyük çalışma masası, onun önünde deri siyah koltuklar... Baha bey kesinlikle çalışkan bir adam olmalı diye geçirdim aklımdan.
Gülfem çıktı ve bende onunla çıkıp kapıyı kapattım.
“Burası Baha beyin odası.” İçeri girdi ve çalışma odasına nazaran daha ferah açık renklerle dizayn edilmiş odaya baktım. Bu odada bir aile tam tıkır yaşayabilirdi.
“ Banyosunun temizliği, odasının temizliği, kıyafetlerinin ütüsü aklına gelen her şey senin sorumluluğunda. Baha beyin iç çamaşırları ve kravatı dahil her şeyini ütüleyeceksin. Her hafta perdesinin yıkanmasını ister. Odasında tütün vari şeyler kullandığı için kokudan nefret eder. Nevresimleri ise her gün değişeceksin.”
Banyoya girdi ve odanın yarısı kadardı. Bembeyaz...her şey!
“Su lekesi bırakmadan temizlemeyi seviyorsundur umarım çünkü Baha bey sevmez.”
“En iyi olduğum şey diyebiliriz.” derken etrafı incelemeye devam ediyordum. Harika bir yerdi.
Gülfem koluma çarparak çıktı banyodan ve ben yine peşinden ilerledim. Sonuncu odayı göstermedi bende sormadım.
“Bugün Sonat, Korhan ve Alper bey geliyor. Baha beyin kardeşleri. Yurtdışından gelecekleri için yoğun olacağız.”
“Temelli mi?”
“Evet temelli. Ve en önemlisi içlerinde Baha beyin ablasının kızı var. Ablası iki yıl önce vefat etti yani bunun bilincinde olman gerek. Yeğeni onun her şeyidir. Bu görev sürecinde aslında onun da hizmetçisi olacaksın.”
“Kaç yaşında, ismi?”
“ Küçük hanımın ismi Yazel tabi isterse o isimle hitap edebilirsin. 4 yaşına girecek ve oldukça hanımefendi bir kızdır.”
Hanımefendiyse sorun yoktu öyle değil mi?
“Anladım efendim.”
“Şimdi Baha beyin istekleri nelerdir onun hakkında değineceğim. Baha bey her sabah 6 da uyanır. Sen ise daha erken uyanıp ona sabah kahvesini yapacaksın. Kahvaltısı 9 da olacak. Kalkar kalkmaz bir şey yiyemiyor çünkü. Zamanın büyük kısmını bu malikanede geçirir. Bahçesi onun en büyük hazinesi yeri gelecek sende otları dikenleri ayıklayacaksın. “
“Peki.”
Bunları aklımın bir kenarına not ediyordum sürekli.
“Spor salonu alt katta, öğlen 2 gibi oraya geçer ve sen yine önden gidip oraları temizleyip paklaman gerekiyor.”
Gittikçe görevlerim çoğalıyordu ama sorun değildi. Daha da fazlasını yapmıştım. Gülfem hanımla bahçeye çıktık. Bir telaş vardı ve ben anlamaya çalışırken, “Baha bey gelmiş.” dedi.
Heyecanla yanağımın içini yedim. Merak ediyordum kimdi bu adam. İnternetten araştırdığımda ismi ve başarıları vardı sadece ama yüzü asla yoktu. Sır gibi saklıyordu kendini. Belki de bu malikaneden hiç çıkmayan bir adamdı.
“Gel benimle.”
Gülfem hanım ile ilerledim. Yarım saat önce kahve yaptığımız alan çoktan temizlenmiş gibiydi. Yerlerde bir çöp bile bulamazdınız o kadar temizdi etraf. Köpek sesleri duyuyor gibiydim. Yaklaştıkça sesler artmaya başlamıştı.
“İşte orada Baha bey.”
Karşımda duran adamın sırıtını görünce bir tanıdıklık hissettim. Boyu, geniş omzu, saçları...derken yüzünü bana döndü.
Oydu kafeye gelen ‘CİCİ’ lakaplı kişiydi. Espresso Macchiato,yanına Panna Cotta isteyen o adam tam karşımdaydı. Baha BALAMİR benim hayallerimi süsleyen o adamdı.
İçimden atıyordum sevinç çığlıklarımı yoksa deli diyebilirlerdi. Dizlerim titreyerek yürüdüm Gülfem hanımın arkasından. Gözlerim onun yüzünü inceliyordu. Elindeki kırmızı topla karşındaki iki köpeğe bir şeyler söylüyor gibiydi. Sesini özledim onun, bana teşekkür ederim deyişinde ki o nezaketi duymak istedim ve uzak mesafeyi hemen kapatmak için adımlarımı hızlandırdım.
“Dur!”
Gülfem’in sesiyle adımlarıım aniden kestim ve ona baktım. “Köpeklerine yaklaşırsan seni parçalara ayırırlar. Baha beyden bu konuda komut asla dinlemezler.”
“Daha önce birini parçaladı mı?” dediğimde önüme baktım. Hala bizi farketmemişti. Köpekler ileriye doğru topu yakalamak için koşturdular.
“Elbette. İki koruma, bir hizmetçi. Üçü de öldü.”
O kadar normal diyordu ki şok geçirdim diyebilirim.
“O köpeklerden biri seni kaparsa ya onları öldürmek gerek yada..” bana bir adım daha yaklaştı “Senin ölmeni beklemek.”
“Beni kurtarırsınız herhalde.” dedim ümitle. Gülfem bunu sezdi ve güldü. “Seni mi? Henüz o kadar değerli değilsindir. Baha beyin iki köpeği onun her şeyidir. Henüz ondan değerlisini görmedim bir kişi hariç tabi.” dedi ve önden yürümeye devam etti.
“Bir kişi mi?” diye mırıldandım. Kimdi o ? Karısı mıydı yoksa?
Karısı olsa Gülfem hanım derdi öyle değil mi? İçimi kaplayan endişe ve korku o ihtimali düşünmek istemiyordu.
“ Küçük bey!” diyen Gülfem ile Baha sonunda bizi farketti ve köpeğinin ağzından aldığı kırmızı topla kadına baktı.
“Madam.” dediğinde gülümsedi ama çok kısa bir gülümsemeydi. Buranın en önemli isimlerinden biri olduğunu anladım Gülfem hanımın. Fransa ile bir bağlantısı olmalıydı belkide. Madam kelimesi onu çağrıştırıyordu.
“Özel hizmetçiniz ile tanıştırmak istedim sizi.” dediğinde Baha ilk defa bana baktı. Hatırlamış mıydı? Kafede ona kahvesini sevdiği şekilde servis eden beni tanır mıydı?
Mimikleri ifadesizdi. Bakışlarında karanlık, öyle olmadığını söyledi. Sorun değil hatırlamaması işime gelirdi belki de.
Baha bir şey demedi ve köpeklerine komut vererek onları tel örme büyük bir kafesin içine aldı. Kapısını kapattıktan sonra siyah renkli köpeklere baktım. Doberman cinsli köpekler gerçekten aç kurt gibi beni izlediler ve havlamaya başladılar. Baha bana yaklaştıkça daha deliye dönüyorlardı. Neden onlara yaklaşmamam gerektiğini şimdi daha iyi anlıyordum.
“İsmi?” dedi. Bana sormadı, direk Gülfem hanımla muhatap, ben yokmuşum gibi. Bu canımı yakmıştı aslında. Kafede güler yüzlü adamdan eser yok gibiydi. Bir an o mu değil mi diye düşündüm.
“Asya MAHİ. Bugünden itibaren işe başlıyor Baha bey. “
Baha iki elini siyah kumaş pantolonun cebine sokup beni süzdü. “Bugün Cici ile ilgilensin yolda geliyor.”
Cici, demek onun lakabı değildi. Kimdi peki?
“Baha!”
Neşeli bir ses. Kuş cıvıltısı gibi arkamızdan şakıyınca Baha’nın bakışları omzumdan arkaya kaydı.
“Geldi bile. Tanışmanız için uygun bir fırsat.” Sesi soğuk suyun ardında gelen sıcak su rahatlığı tattırdı bana. Arkamı döndüğümde altın sarısı saçları ile küçük bir kız bize doğru yürüyordu. Elinde tuttuğu bezden yapılma oyuncak tavşanın uzun ayakları yere değiyordu.
Koşarak Baha’nın yanına geldi.
“Hoş geldin minik.”
Karşısında küçük bir çocuk vardı ama sesinde ki mesafe öyle demiyordu. O konuştukça daha da merak etmeye başladım.
“Kapıda karşılamadın. Gerçekten kötü bir dayısın.”
Yazel demek ki buydu..
“Dayı dediğin vakit kapıda karşılamaya hazırım.”
“Senin adın Baha ve ben Baha diyeceğim.”
“Peki küçük hanım. Aysa ile tanış bugün seninle o ilgilenecek.”
Kız bana baktığında yüzünü ekşitti. Çöpe bakıyor gibi inceledi beni ve gururum zedelenmiş gibi hissettim. Baha’nın ağzından çıkan ismim bile etkilemedi beni onun bakışları yüzünden.
“ İsmin ne demek?”
“Bilmiyorum. Annem ve babamın isimlerinin birleşimi. “
“Saçma.” Dedi burun kıvırarak.
Annem , Aylin babam, Sarp’tı. Bende saçma buluyordum ama bunu onlara deme fırsatım olmamıştı. Ben 6 yaşındayken trafik kazası sonucu toprağa vermiştim ikisini.
“ Saçma ama güzel.”dedim.
Baha çünkü kafede ‘güzel isim’ demişti. O yüzden artık güzeldi, saçma olması umurumda değildi.
“Gülfem böyle gezmesin üstünü giyinsin.” dedi ve gitti. Baha’nın ardından bakarken, üstünü giymesi gereken kişinin Cici mi yoksa ben mi olduğunu anlamadım.
“Aysa, içeri gir mutfaktakilere söyle sana iş kıyafetini versinler.”
“Peki.” dediğimde o kişinin ben olduğunu anlamış oldum. Çok kaba bir şekilde söylemişti. Neden ben yokmuşum gibi davranıyordu. Kafede öyle değildi yüzüme gülüyor, nazikçe teşekkür ediyordu. Acaba burada farklı bir duruş sergileme mecburiyetinde miydi? Mantıklı. Kim bir adamın hizmetçisi ile nazik konuşmasını garipsemezdi ki. Dedikodu çıkardı. Bu fikir beni rahatlattı ve gülümsemeye çalıştım. Gülfem de giderken Cici ile tek kaldık. Dizlerimin üstüne çöktüm.
“Ne yapmak istersin?”
“Bir şey istemez odama gidip dinleneceğim.” dedi ve arkasını dönüp gidecekken durdu. Sonra aniden başını bana çevirip sinirle baktı.
“Bir daha Baha’ya öyle bakma.”
“N-nasıl bakmışım ki?”
“Yiyecek gibi.” dedi ve bir daha arkasına bakmadan yürüyüp gitti. Ben şaşkınca kalakaldım yerimde. Bu kız gerçekten çok saygısızdı!