-CİCİ-

1001 Kelimeler
Öğle saatlerinde, kafenin kapısı bir kez daha açıldı. Güneş ışığı camlardan süzülerek içeriye sıcak bir aydınlık yayıyordu. Öğle molasına çıkan insanlar, içeride canlı bir hareketlilik yaratıyordu. Ve o geldi. Tarçınlı vanilya şurubuyla Espresso Macchiato içen adam. Bu sefer duruşu biraz daha rahattı, sanki burayı mesken bellemiş gibiydi. Yavaş adımlarla kasaya yöneldi, yine aynı sıcak ama mesafeli bakışla beni süzdü. “Bir Espresso Macchiato,” dedi, sonra kısa bir duraksamayla ekledi. “Yanına bir de tatlı alayım. Panna cotta kaldı mı?” Panna cotta? İlginç bir seçimdi. Hafif, kremsi dokusuyla espressoya mükemmel uyum sağlayacak bir tatlıydı. Adamın seçimleri dikkat çekiciydi. Başımı salladım. “Var. Hemen hazırlıyorum.” Ellerim alışkanlıkla hareket etti, ama içimde farklı bir his vardı. Bir tür heyecan. Onun kahvesini hazırlamak, içeceğini beğenip beğenmeyeceğini görmek istiyordum. Garip bir histi ama hoşuma gidiyordu. Espressoyu makineye yerleştirirken süt köpüğünü tam kıvamında hazırlamaya çalıştım. Sonra tarçınlı vanilya şurubundan birkaç damla ekledim. O olmadan içmediğini bilmek tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti. Panna cottayı da güzel bir tabağa yerleştirip üzerine hafifçe frambuaz sosu gezdirdim. Özenli görünmesini istiyordum, sanki bu adamın beğenmesi önemliydi. Kahve ve tatlıyı önüne koyarken, yüzümde hafif bir gülümseme vardı. O da kısa bir an bana baktı, sonra fincanı eline aldı. “Yine güzel kokuyor.” dedi. İçim garip bir şekilde ısındı. Ne diyeceğimi bilemeden sadece başımı eğdim. O ise uzaklaşıp bir masaya oturdu. Her anını dikkatle izledim, kahvesinden bir yudum aldı, ardından panna cottadan küçük bir kaşık aldı. Gözleri hafifçe kapandı, sanki gerçekten tadını çıkarıyordu. Bir adama bakmak hiç bu kadar ilginç gelmemişti. Bakışları, hareketleri, kahveyi içişi... Onu izlerken zaman yavaşlıyor gibiydi. Ama merak ediyordum. Kimdi bu adam? Dayanamayıp yanımdaki Efe’ye hafifçe eğildim. “Bu adam kim?” diye sordum fısıltıyla. Efe omzunu silkti. “Bilmiyorum. Kayıt için sadece ‘Cici’ yazmış.” Kaşlarımı kaldırıp güldüm. “Cici mi?” Efe başını salladı. “Evet. Başka bir şey söylemedi, ben de kayda öyle geçtim.Belli zamanlarda gelir özel müşterimiz diyemem ama bazen onun için çalışıyormuş gibi hissediyorum.” Gözlerim istemsizce tekrar ona kaydı. Bu adamın “Cici” gibi bir isim vermesi... Tuhaf. Ama bir o kadar da eğlenceli. O an göz göze geldik. Bir şey hissedip hissetmediğimi bilmiyordum, ama içimde tuhaf bir kıpırtı vardı. Ve o his, zamanla daha da büyüyecek gibi görünüyordu. ******* Ertesi gün, öğle saatlerinde kafenin kapısı yine açıldı. İçeri giren adamın yüzü bu kez daha gergin, sertti. Kaşları çatılmış, çenesini sıkarak ilerliyordu. Sinirli olduğu her halinden belliydi. Ama ben bunu çoktan hissetmiştim. Saatine baktığımda geliş vaktinin yaklaştığını bilerek onun siparişini önceden hazırlamıştım. Tarçınlı vanilya şurubuyla Espresso Macchiato ve panna cotta, her zamanki gibi. Adam kasaya yaklaştığında tam siparişini verecekti ki, ben çoktan hazırladığım kahveyi ve tatlıyı önüne koydum. O an gözleri hafifçe büyüdü, sonra bakışları bana kaydı. Yüzündeki öfke bir an için silinmiş gibiydi. Bir an düşündü, sanki ne diyeceğini tartıyordu. Sonunda yumuşayan yüz hatlarıyla hafifçe başını eğdi. "Teşekkür ederim." Sesi nazik ama mesafeliydi. Ardından hiçbir şey eklemeden içeceğini ve tatlısını alıp her zaman oturduğu köşeye geçti. O masayı, gelecek diye bir kaç dakika öncesinde özenle silmiştim ve masadaki yapay çiçek yerine kırmızı canlı gül koymuştum. Şimdi ise onu izlemeye başladım. Beni fark etmiyordu. Zaten fark etmemeliydi. Ama ben her hareketini, her dokunuşunu takip ediyordum. Kahvesini nasıl karıştırdığını, panna cottadan nasıl bir lokma aldığını... Parmaklarının bardağın kenarında nasıl gezindiğini bile. Bu benim için bir oyun değildi. Bu bir ihtiyaçtı. Onu görmek, izlemek, alışkanlıklarını öğrenmek... İçimde kıpırdayan o heyecan hissi beni ele geçiriyordu. Ve o, bundan habersizdi. Henüz. Oturduğu yerden her hareketini izlemeye devam ettim. Sinirli olduğu belliydi. Telefonunu çıkarıp ekrana baktığında yüzü tekrar gerildi. Parmağını sinirle ekrana sürttü, sonra derin bir nefes aldı. Kim ya da ne onu bu kadar öfkelendirmişti? Ne kadar zaman geçti bilmiyordum ama adam kahvesini içip panna cottasını bitirdiğinde biraz daha sakin görünüyordu. Yine de aceleyle kalktı, hesabı ödedi ve çıktı. Bu sefer peşinden gitmeye karar verdim. "Efe hemen geleceğim!" Onun bir şey demesine fırsat vermeden,önlüğümü çıkarmadan hızla kapıdan çıktım. Onun uzun adımlarla uzaklaştığını gördüm ve mesafeyi koruyarak peşine düştüm. Bir süre boyunca sadece yürüdü. Yolun karşısına geçti, ara sokaklardan birine yöneldi. Ben de hızımı artırdım, ona fazla yaklaşmadan izlemeye devam ettim. Bir binanın önünde durdu. Küçük, şık bir apartmandı. Anahtarlarını çıkardı, kapıyı açtı ve içeri girdi. Tam binanın ismini okumaya çalışırken aniden yanımdan hızla bir araç geçti. Büyük bir minibüs, çamurlu tekerlekleriyle tam önümde su birikintisine girdi. Bütün bacaklarıma buz gibi su sıçradı. Küçük bir çığlık atıp geri çekildim. Elbiseme sinen ıslaklıkla uğraşırken başımı kaldırdım, ama artık çok geçti. Kapı kapanmıştı. Onun hangi daireye çıktığını görememiştim. Adını ya da kim olduğunu öğrenememiştim. Ama sorun değildi. Çünkü şimdi biliyordum. Onun evi buradaydı. .... İki gün geçti. Kapı her açıldığında içimde tuhaf bir heyecan dalgalandı ama her seferinde hayal kırıklığına uğradım. O gelmiyordu. İlk gün, belki işi çıkmıştır diye düşündüm. Ya da başka bir yere gitmiştir. Ama ikinci gün… O zaman içimdeki huzursuzluk iyice büyüdü. Çalışırken elim sürekli yanlış yerlere gitti. Kahve siparişlerini karıştırdım, sütü fazla köpürttüm, hatta bir müşterinin kahvesine yanlışlıkla iki şeker attım. Efe, beni birkaç kez uyardı ama umurumda bile olmadı. Dün ve bugün bir ihtimal gelir diye oturacağı masayı büyük titizlikle silmiştim ve kırmızı gülleri işe gelmeden yandaki çiçekçiden en tazesini aldım vazoya koydum...ama yoktu. İş çıkışı soluğu onun evinin önünde aldım. Yürüdüğünü gördüğüm apartmanın karşısındaki bir banka oturdum. Hırkama sıkıca sarılıp beklemeye başladım. Belki dışarı çıkar, belki bir pencere açılır, belki sadece bir gölge görürüm. Ama saatler geçti. Ve hiçbir şey olmadı. Apartmanın kapısı bir kez bile açılmadı. Ne biri girip çıktı ne de içeriden en ufak bir hareket oldu. Yanlış yeri mi takip etmiştim? Yoksa… O gerçekten burada mıydı? Kafamda sorular dönüp dururken içimde bir boşluk büyümeye başladı. Onu görememek, hiçbir şey öğrenememek… İlk kez bu kadar derin bir hayal kırıklığı hissediyordum. Hava soğuyunca sonunda pes ettim. Bu havanın derdi neydi oysaki çiçekler açmıştı, utanmasa kışın yaşatmadığı ayazı yaşatacaktı. Bir an kendimi baharda açan çiçek gibi hissettim.Her güneşe aldanmışım, şimdi de yediğim ayaza adapte olmaya çalışıyordum. Ellerim üşümüştü, ayaklarım hissizleşmişti. Yavaşça ayağa kalkıp son bir kez apartmana baktım. Ve eve döndüm. Ama içimdeki o garip boşluk… Bir türlü geçmiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE