-Kumru& Ceylan-

1718 Kelimeler
Sabahın ilk ışıkları perde aralığından odaya sızarken Cesur çoktan uyanıktı.Gözlerini tavana dikmiş, dakikalardır tek bir kasını bile oynatmadan yatıyordu.Tavanın gri beyaz dokusunda şekiller arıyor gibiydi; ama aslında kendi içinde bir boşluğa bakıyordu. Bugün nikah kıyılacaktı. Bugün bir karısı daha olacaktı. Başını soluna çevirdi. Pencere kenarındaki yatakta yatan kadına baktı... Meltem.Sırtı ona dönüktü, omzundan aşağı dökülen saçları yastığın üzerine dağılmıştı.Dün gece eve döndüklerinde haber çoktan Meltem’in kulağına gitmişti.Ve kadın, her zamanki gibi öfkesini saklamamıştı. Yatak odasının duvarları o gece onun bağırışlarıyla çınlamıştı. Kumru’yu ise daha öncesinde uzaklaştırmışlardı; o kargaşayı duymasın diye. Ama sabahın bu sessizliğini küçük kızın kapıyı tıklatan minik elinin çıkardığı tıkırtı sesi bozdu. Cesur yerinden irkildi. Kızının sesi incecikti: “Baba!” Cesur başını tavanından çevirip kapıya baktı.Sonra kalktı, yatağın kenarına oturdu. “Bekle biraz.” dedi. Küçük kız, sanki oyun oynuyormuş gibi saymaya başladı. “Bir,iki,üç...” O an, Cesur’un yüzünde yorgun ama gerçek bir gülümseme belirdi.Yatağını itti, Meltem’in yatağıyla birleştirdi. Meltem dönüp baktı ama hiçbir şey söylemedi; sadece sessiz bir iç çekiş duyuldu. “...beş, altı—” Kapı aniden açıldı. Küçük kız, pelüş ceylanını kolunun altına sıkıştırmış, boşta kalan kolunu havaya kaldırarak çığlık attı: “Yedi!” Cesur hemen eğilip kızını kollarına aldı. O minicik ellerin sıcaklığıyla yüzündeki taş gibi ifade biraz yumuşadı. “Ne zaman geldin sen ha?” diye fısıldadı, kapıyı yavaşça kapatırken. Kumru babasının kulağına eğildi, oyun oynar gibi kısık sesle söyledi: “Yağız amcam getirdi.” Cesur’un dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.Kızı onun en yumuşak yanına dokunuyordu. Kumru, babasının teyzesinin evinde kalıyordu. Orada onun yaşında iki çocuk daha vardı: Efe ve Gizem. Efe, Cesur’un kuzeniydi ...üç yaşında, yaramaz bir oğlan. Teyzesi o çocuğu kırk yaşında dünyaya getirmişti. Gizem ise Cesur’un büyük kuzeninin kızıydı; Kumru onunla oyun oynamayı çok severdi.Onların evinde kahkahalar, oyuncak sesleri vardı.Ama burada, bu evde sabahın sessizliği bile ağırdı. Cesur kızının yanağını öptü, kokusunu içine çekti. İçinden bir şey fısıldadı kendi kendine: “Bugün... bugün çok uzun bir gün olacak.” Ve başını kaldırdığında, Meltem’in sessizce yatağından kalkıp aynaya baktığını gördü. Kadının yüzünde yorgunlukla karışık bir kin vardı. Cesur ise o bakışı görmezden geldi...çünkü bugün hiçbir şeyin kolay olmayacağını biliyordu. Cesur, kucağındaki minik kızıyla yatağa geçti, onu nazikçe ortasına bıraktı. Kumru pelüş ceylanını dizlerinin arasına yerleştirirken, annesine dönüp gülümseyerek şakıdı: “Günaydın anne!” Meltem yorgun bir gülümseme takındı; dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama gözlerinin içi gülmüyordu. “Günaydın meleğim,” dedi, sesi ince, kırık bir tınıyla çıktı. Sonra sessizce yataktan kalktı, çıplak ayakları halıya hafifçe bastı, banyoya doğru yürüdü. Omuzları düşüktü, sabaha değil, yaşadığı hayata yorgun gibiydi. Kumru babasının gözlerine baktı, bir çocuk merakıyla, “Annem hasta mı baba?” diye sordu. Cesur kızıyla göz göze geldi; bir an durdu, yüz kasları hafifçe gerildi, sonra yumuşadı. “Biraz,” dedi yalnızca. Kumru buğday tenli, canlı gözlü, lüle lüle saçlarıyla tam bir çocuk masalından fırlamış gibiydi. Saçlarının simsiyah rengi annesininkini andırıyordu; ama yüzündeki neşe babasının soğuk çizgilerini bile eritebilecek kadar sıcaktı. Cesur, yatağın başucuna yaslandı, kızı yanına uzandı. Genç adamın vücudu dev gibiydi; iki metre on santimlik boyuyla yatağı dolduruyordu. O koca elleriyle kızının minik parmaklarını okşadığında, aralarındaki büyüklük farkı insanın yüreğini burkacak kadar belirgindi. Yine de o dev ellerin içinde, küçük kızın parmakları güvende hissediyordu. Cesur’un göz kapakları ağırdı; üç saatlik uykuyla ayaktaydı ama bu anı kaçırmak istemiyordu. Gözlerinde, Meltem’in öfkesinin bıraktığı yorgunluk değil, sadece kızıyla geçirdiği o birkaç dakikanın huzuru vardı. Kumru dudaklarını büzerek konuştu, sesi hafifçe çatladı: “Dün Gizem’le kovalamaç oynadık ve düştüm.” Cesur’un tek kaşı yukarı kalktı, yüzündeki hatlar belirginleşti. “Bir şey oldu mu peki?” Kumru pembe pantolonunun paçasını yukarı kıvırdı, diz kapağındaki küçük yarayı işaret parmağıyla gösterdi. “Bak!” dedi, gururla ama biraz da nazlanarak. Cesur hemen eğildi, dev gövdesi yatağın üzerinde bir gölge gibi eğildi küçük kızın üzerine. Elini uzattı, minicik dizi ellerinin arasında kayboldu, eğilip bir öpücük kondurdu o dize. “Geçti mi şimdi?” diye sordu. Kumru, sol omzunu kulağına kadar kaldırıp yüzünü buruşturdu, ardından gülümsedi. “Geçti!” Cesur da aynı anda gülümsedi, dudaklarının kenarı kıvrıldı ama gözlerinde derin bir hüzün parladı. Bu dünyada onu hâlâ insan tutan tek şeydi bu çocuk. Kumru olmasa, belki çoktan içindeki karanlığa yenilirdi. Küçük kız, pelüş ceylanını göğsüne bastırıp başını yana eğdi. “Kahve’yi özledim baba!” Kahve… yafur... yani ceylan yavrusunun adıydı. Kumru, bir masal kitabında görüp ceylanlara sevdalanmıştı. Gerçek bir ceylan istemişti. Ve Cesur, her şeyi parayla çözebileceğine inanan bir adam olarak, o isteği de yerine getirmişti. Yurtdışından gizlice getirilen o yavru, birkaç ay içinde evin neşesi olmuştu. Kumru onu “Kahve” diye çağırıyordu artık. Evde geniş bir bahçe vardı; ceylan orada özgürce koşabiliyor, korumalar sürekli göz kulak oluyordu. “Bakalım mı o zaman?” diye sordu Cesur, başını yana eğerek. Kumru heyecanla doğruldu, “Evet baba!” diye cıvıldadı. Cesur hemen yerinden kalktı. Meltem banyodan çıkmadan odadan çıkmak istiyordu. Sessiz adımlarla giyinme odasına geçti. Aynadaki yansımasına kısa bir an baktı .Yüzünde gece uykusuzluğunun izleri, alnının kenarında gerilen damarlar, yorgun ama hâlâ tehditkar bir kararlılık vardı. Çıplak gövdesine siyah bir gömlek geçirdi, kumaş geniş omuzlarında salaş bir şekilde durdu. Altındaki şortu çıkardı, yerine siyah bir pantolon giydi. Odaya geçti ve kızı çoktan kapının önünde onu bekliyordu. Elinde oyuncak ceylanın ayakları yere değiyordu. Cesur onu kucağına alıp odadan çıktı. Merdivenleri inerken birkaç hizmetçi kadın başlarını eğip, alçak bir tonda “Günaydın, ağam,” dediler; Cesur tek kelime etmedi, yalnızca ağır adımlarla kızıyla birlikte arka bahçeye yöneldi. Arka bahçede, gözü bir çiftliğin tüm sıcaklığını taşıyan ama arsanın büyüklüğüne göre nispeten küçük sayılabilecek bir alan uzanıyordu. Tavşanlar tünemiş, ördekler suyu çalkalıyor, iki alman kurdu uyanık bir dikkatle gezinirken üç at sakin bir dinginlikle otluyordu. Çitlerin çevrelediği bu alana adım atınca Kumru küçük sesiyle çığlık attı: “KAHVE!” İki alman kurdu aynı anda ayağa kalktı ve sevgiyle havlayarak Kumru’yu karşıladılar; atlar kişnedi, ördekler kümeslerinde homurdandı. Kumru, “Beni indir baba!” diye fısıldadı heyecanla. Cesur onu nazikçe indirdi. Kumru hızla ceylanın yanına koştu, küçük tahta kapıyı açıp içeri girdi; pelüş oyuncağını hâlâ kolunun altına sıkıştırmıştı. Ceylan anında yanına yaklaştı, burnunu kızın boyuna değdirince Kumru kıkırdayarak babasına, “Bak, gördün mü?!” diye bağırdı. Cesur, kızıyla göz göze geldi; göz kırptı, dudaklarında kısa, neredeyse fark edilmez bir tebessüm belirdi. Cesur cebinden bir paket çıkardı, bir sigara aldı ve yaktı; duman, sabahın serinliğine usul usul karıştı. Arkasından gelen adım seslerine döndü; Yağız, abisinin tam zıttı bir tarzla yanına yaklaştı — açık kahve keten bir gömlek ve beyaz pantolonuyla, ferah bir kombin içinde. “Günaydın, ağam,” dedi Yağız kısa bir selamın ardından. Cesur başını hafifçe salladı, sigarasından bir nefes daha çekti ve düz bir sesle sordu: “Araştırdın mı?” Yağız, sanki hazırlıklıymış gibi cebinden bir küçük not defteri ya da telefon çıkarırmışçasına durdu, bir sigara istedi ve çakmağı uzatılan alevle kendi sigarasını yaktı. Dumanı üflerken yüzünde hem gerilim hem de bir tür memnuniyet vardı. Konuşurken arada Kumru’ya bakıp gülümsedi; sonra Cesur’a döndü: “Araştırdım biraz,” dedi. “Kızın adı Müge Karaca. Babası Harun Karaca — akademisyen, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde görevliymiş. Annesi Ebru Karaca, diyetisyen; küçük bir kliniği var. Maddi durumları iyiymiş. Müge, babasının çalıştığı üniversitede okuyor; alanı keman çalmak. Bir de Berkay Sancak adında bir erkek arkadaşı varmış, ilişkileri gizliymiş; Berkay aynı zamanda keman hocasıymış. Erdinç ve diğer ikisi Müge’yi kaçırmışlar, o adamı da iyice perişan etmişler ama kimlikleri belli olmadığı için şikâyetçi olamamışlar daha. Ebru ve Harun, kızlarını kaçıranların kim olduğunu biliyorlar…” Yağız sözü burada kesti; duman hafifçe rüzgâra savruldu, kısa bir sessizlik çöktü. Cesur bir an uzaklara daldı; Yağız’ın getirdiği bilgiler doğruysa iş sandıkları gibi basit değildi, düşündüklerinden daha karışık bir hal almıştı. Gözlerini kızı Kumru’dan ayırdı, titreyen bir sakinlikle sordu: “Nasıl?” Yağız omuzlarını hafifçe silkerek öne eğildi, sigarasından bir nefes daha çekti ve etrafı kolaçan edercesine çimlerin üzerindeki izlere baktıktan sonra konuştu: “Yoldalarmış. Mardin’e geliyorlar. Polise gitmemişler; bu da demek oluyor ki, ya Faik’le bir anlaşmaları var ya da başka bir iş çevirmişler. Henüz net bir şey öğrenemedim.” Cesur başını öne çevirdi. Kumru peşindeki ceylanla oyun peşindeydi; küçük adımlarla koşuyor, ceylan onunla arkadaşça zıplıyor, bahçenin sabahı bu masum seslerle doluydu. “Akşam yedide isteme olacak,” dedi Yağız sonra, sesinin tınısı yağmur öncesi sessizliği gibi alçaldı. “Dün isteyemedik ama önemi yok. Yüzükleri takarız, bugün hazırlıkları da fazla uzatmadık; annem öyle dedi.” Cesur uzun bir nefes verdi, göğsü derinlerden gelen bir ağırlıkla inip kalktı. “İki göstermelik hareketle günü kapatırız,” dedi, sesi soğuktu ama kesin. İç çekerken göz ucuyla etrafa bakındı; korumalar, çitler, uzak tepede bir adamın silueti; her şey onun hesaplarına yenik düşmemeliydi. “Sefer’den haber yok mu?” diye ekledi. Yağız başını sağa sola salladı, tedirgince cevap verdi: “Yok abi. Büyük ihtimal ya Ege tarafına kaçtı ya da Yunanistan’a geçti bu it. Ama araştırıyoruz. Faik’in adamları oralarda dolaşıyormuş; bizim çocuklar da onları takip ediyor, pek rahat hareket edemiyorlar. Eğer Faik’in adamları oralardan giderse bizimkiler aramayı daha kapsamlı araştırırlar." Cesur gözünü daralttı; güneşin ışığı onun yüzündeki gölgelere sertçe vuruyor, çenesindeki sıkışmış çizgiler daha belirgin oluyordu. “Tamam,” dedi. “Dikkatli olsunlar. İşlerini yaparken şüphe çekmesinler.” Yağız, abisinin yüksek, soğuk bakışını görünce omuzlarını indirdi ve güven verici bir tonla: “Merak etme, çocuklar bu işte iyidir.” “Sadece sana güveniyorum, Yağız. Bu işin peşini bırakma.” “Benim de babam öldü, abi.” dedi Yağız, sesi ilk kez kararlı bir tona bürünmüştü. O söz, Cesur’un boğazında sert bir düğüm gibi takıldı; istemsizce yutkundu. “Sen ne kadar bana babalık etsen de o yokluğu hissediyorum,” diye devam etti Yağız. “Merak etme, halamla babamın kanının yerde kalmasına izin vermeyeceğim.” Cesur sadece başını sallamakla yetindi. Gözleri kısa bir an kardeşine kaydı, sonra uzak bir noktaya daldı. “Hem…” dedi Yağız, dudaklarını büzüp kısa bir sessizlikten sonra, “şu Müge’yle nikah kıyacak olman sadece onların işine geldi. Elimize hiçbir şey geçmedi. Kendi ailesinden kimseye dokunulmadı sonuçta. Zaten terk ettikleri kızlarını umursamamışlar, baksana. Heveslerini kursaklarında bırakacak bir şey yapmak lazım.” Cesur’un bakışları keskinleşti. Kardeşinin her kelimesi yerini bulmuştu. “Sevinsinler bir süre,” dedi kısık bir sesle, neredeyse fısıldayarak. “İyi oluyor böyle… Daha çok kinleniyorum. Ödeyecekleri bedel içimde her geçen gün biraz daha büyüyor.” "Ne geçiyor aklından abi?" Cesur, Yağız'ın ela gözlerine baktı, "Boşver abim. Uykuların kaçmasın." Yağız donuk bir ifadeyle baktı. Cesur önüne döndü sonra kızının yanına adımladı. "Ah be abi...Senin şu halin bile uykularımı kaçırıyor." dediği anda tüyleri ürperdi ve hafifçe titredi. Sonra ceylanı seven baba kızı arkasında bırakıp oradan uzaklaştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE