“Abla…” diye bir ses sağımda belirdi; başımı kaldırdım. Genç bir kız, belki yirmilerinin başındaydı; siyah kıvırcık saçları omuzlarına dökülüyordu. Yüzündeki ifade sıcaklık taşımıyordu ama nazikti. Yanındaki sandalyeyi işaret ederek “Otur, gel,” dedi.
Sessizce oturdum. Hiçbir ses çıkarmadan yere baktım; dizlerimin bağı çökmüş gibiydi ama dimdik ayakta kalmaya zorladım kendimi.
Gülsüm’ün sesi, odadaki tüm öfke ve utancın üzerine bir kez daha düştü: “Yarın imam nikahı için hocayı ayarladık. Biraz ani oldu ama bohçasını sonra gönderirim.”
O kelimeler bir kağıt parçası gibi düştü kulaklarımın önüne; içimde bir yer daha koptu. “Bohça” dedi, sanki ben bir eşya, bir takas ürünüymüşüm gibi. Onlar için her şey planlı, hesaplı ve soğuktu. Ben ise hâlâ o sabahki evin içinde gibiydim — annemin sesi, babamın eli — ama hepsi şimdi çok uzaktı, değil mi? Gerçeklik ağır ve keskin bir bıçak gibi üzerime çökmüştü.
Salondaki her insanın yüzü, her duruşu, her ufak jesti bana bir lanet gibi çarptı: beni bir çöp, sonra hiç tereddüt etmeden yitirdikleri bir çocuk olarak görüyorlardı. İçimde ise isyan, dilimde ise sessizlik kaldı. Tutmaya çalıştığım onur, bir avuç toz gibi elden kayıyordu; ama gözlerim hep bir noktaya kilitlenmişti: nasıl kurtulurum, nasıl hayatta kalırım sorusuna kilitlenmişti ruhum.
“Neyse, diyorum ki öyle kalabalık olmasın. Bu ekiple nikahını hallederiz.” dedi Faik, bıkkın bir rahatlıkla.
Sabır.
“Olur tabii.” dedi Cesur’un annesi, sesi kuru ve hoşnutsuzdu.
Yüzündeki ifade, sanki bu evlilik planından kendi payına düşen tiksintiyi gizlemeye bile gerek duymuyordu.
“Biz kalkalım.”
Cesur’un sesi duyulunca herkes aynı anda ayağa kalktı.Sanki onun nefesi bile komut gibiydi.
Yalnız ben yerimden kıpırdamadım; kımıldayacak hâlim yoktu.
Salon yavaşça boşaldı.Gidenlerin ayak sesleri uzaklaştıkça sessizlik ağırlaştı.Ve ben… artık tutamadım.Gözyaşlarımı bıraktım.
Kucağımda hâlâ o gümüş tepsi vardı; aynasından yansıyan yüzüme baktım.
Ne hâle gelmişim ben?
Solgundum. Yüzümde hayat kalmamıştı.
Bir ölü gibi görünüyordum.
Kaçmak istiyordum…
Gitmek, uzaklaşmak, nefes alabileceğim bir yere sığınmak istiyordum.
Ama çaresizdim.
Boynumda görünmeyen prangalar vardı; her hareketimde, o zincirlerin beni öldürecekmiş gibi sıktığını hissediyordum.
Dayan Müge, dedim kendi kendime.
Dayan. Bu böyle gitmez. Eninde sonunda kurtulacaksın. Sadece biraz daha sabret.
Tam o sırada aklıma kemanım geldi.
Kalbim birden sıkıştı.
Buraya geldiğimden beri ilk kez düşündüm onu.Gözlerim büyüdü, panikle nefes aldım.En son beni kaçırdıklarında çantamdaydı…
Yerimden fırladım, salonun kapısına yöneldim.
Kapıya vardığımda dış kapıdan içeri girenlerle göz göze geldim geldim.
Yanlarına gittim. Hepsi afallamış gibiydi.
“Kemanım nerede?” dedim aniden.
Üçü birbirine baktı.
Sanki başka bir dilde konuşmuşum gibi, ne dediğimi anlamaya çalışıyorlardı.
“Ha…” dedi ortadaki, en büyükleri...Erdinç.“Kırıldı.” dedi düz, duygusuz bir sesle.
Gözlerim irileşti, bir adım daha yaklaştım. Başımı kaldırdım, doğrudan yüzüne baktım.
“Ne dedin sen?”
“İstanbul’da senin arkadaşının kolunda kırmıştım.” dedi.
Ağzım açık kaldı.
Elim, irademden önce hareket etti.
Şiddetli bir ses yankılandı.
Avuç içim yanıyordu ...ama pişman değildim.
Hiç.
“Hii!” diye bir ses yükseldi etraftan ama kimden geldiğini umursamadım.
“Sen kemanı mı kırdın!” diye bağırdım.
Erdinç başını bana çevirdi, tam elini kaldırırken yanındaki Fırat tuttu bileğini.
“Abi, yapma…” diye fısıldadı.
“O benim için çok önemliydi!” diye bağırdım tekrar, gözlerimden yaşlar boşanıyordu.
“O keman benim doğum günü hediyemdi! Annem almıştı! Nasıl kırarsın, nasıl?!”
“Nereden bileyim lan, üstünde doğum günü hediyesi mi yazıyordu da?”
Üstüne yürüdüm, saldıracakken bu kez Emirhan — sözde abim — kollarımdan tuttu, geriye çekti.
“Bırak! Dokunma bana!” diye bağırdım.
“Sakin olursan, dokunmam.” dedi kısık sesle, uyarır gibi.
“Siz ne aşağılık insanlarsınız ya!” dedim, sesim titriyordu.“Beni buraya zorla getirdiniz—”
“Eh, yeter be!” diye kesti sözümü Erdinç. “Geldiğinden beri aynı şeyleri söylüyorsun. Mecbur kaldık biz de! Memnun muyuz sanıyorsun? Dinleyemeyeceğim seni daha fazla, şu kızı odasına çıkarın. Moralimi bozmasın!” dedi ve yanımdan geçip gitti.
“Bana bak, o kemanımı tamir edeceksin!” diye arkasından bağırdım.
“Çöpte!”
O kelimeyle içimde bir şey kırıldı.
Bir şey sonsuza kadar koptu.
Dizlerimin bağı çözüldü, yere çöktüm.Artık ağlamak irademin dışında bir eylemdi.Gözyaşlarım durmuyordu.
Ağlamak istemiyordum ama bedenim beni dinlemiyordu.
Gözlerimin önüne on beşinci yaş günüm geldi.Annemin gülümseyişi, babamın “hadi çal bakalım” deyişi,kutudan çıkardığım o kemanın kokusu,ellerimle tellerine ilk dokunuşum…O günün sevinciyle çığlık atıp sarıldığım annem.
O keman, o gün bana hayatın sesini başka vermişti.Ve o sesten sonra başka bir kemana elim değmemişti.
Boğazımda bir yumru, yutkunamıyordum.
Sadece fısıldayabildim:
“Allah belanızı versin…”
“Müge, ben sana alırım yenisini, daha güzelini, söz.”
Bu aptal ne diyordu?
Başımı sağa çevirdim, ayakta dikilen Emirhan’a baktım.
“Sen ne diyorsun be!” dedim, ellerimle yerden destek alıp ayağa kalkarak.
“O kemanın manevi değeri vardı. Sizin gibi iki kuruşluk adamların aldığı hediyeyle ellerimi kirletemem ben!”
“Düzgün konuş.” dedi Emirhan, tek kaşını kaldırarak.
“Adamına göre muamele!” dedim öfkeyle.
“Siz bana düzgün mü davrandınız da saygı bekliyorsunuz ha?! Hepinize bunları ödeteceğim! Her şeyin bir zamanı var. Yaşadım diye sevinin şimdi ama cehennemi size yaşatacağım, bekleyin!”
Emirhan diğerleri gibi alayla bakmadı; yüzünde küçümseme yoktu, sadece bir boşluk.
Ama ben artık hiçbirine tahammül edemiyordum.
Yalnız kalmak istiyordum.İçimdekini kusmak, yaşadıklarıma lanet etmek istiyordum.Arkamı dönüp taş merdivenleri hızla çıktım.
Bacaklarım titriyordu, adımlarım birbirine karışıyordu.
Yarın ne olacağını bilmiyordum ama içimde bir his vardı:Sanki yarın, kendi ölüm fermanıma imza atacakmışım gibiydi.
***
YAZARDAN...
Cesur arabayı bastırmıştı; gece yolunun tekdüzeliğini farların iki şeridi deler gibi ilerliyordu. İçeride yalnızca Yağız oturuyordu; arabanın içinde iki siluet, birbirine sıkışmış düşünceleriyle vınlayıp gidiyordu. Motorun homurtusu, ikisinin de nefeslerine karışıyordu.
“Abi, yavaşla!” Yağız’ın sesi panikle karışmıştı; avuçları arabanın koltuğunu sıkıyordu, tırnakları deriye batıyordu.
“Sus!” diye kesti Cesur, direksiyonu daha sert kavrayıp hızını artırdı.
Yağız biraz daha yerinde sindi. Sessizce mırıldandı: “Onun nereden çıktığını hâlâ anlayamıyorum…”
Cesur’un çenesi gerilmişti; gözleri yoldaydı ama aklı başka yerdeydi. “Sence gerçekten kızları mı, abi?” diye sordu Yağız tekrar, sözcükleri yolun ritmiyle titriyordu.
“Öyleymiş, bak hele nasıl rahattı,” dedi Cesur, sesinde hem şaşkınlık hem öfke vardı. Direksiyona bir yumruk attı; avuçlarının ağrıyan derisi direksiyonun derinliklerinde bir an kayboldu. “Ulan, ben bunu neden tahmin edemedim!” diye kükredi, ellerini avuçlayıp direksiyonun üzerine tekrar vurdu.
Yağız çaresizce omuz silkerek yolu izledi.
“Her şeyi düşündüm, tam bitti dedim, gol yedim!” diye fısıldadı Cesur. Sesinde hem pişmanlık hem eziklik vardı.
Cesur öfkeyle kravatını gevşetti, ardından bir hareketle kravatı çıkarıp kardeşinin kucağına fırlattı. Kravat, Yağız’ın dizlerine düştü; iki kardeşin arasındaki gerilim, o küçük nesnenin çarpmasıyla daha da görünür oldu.
“Yağız…” diye nefes nefese konuştu Cesur; kelimeler arada boğuluyordu. “Yine de yarın DNA işini hallet. Bizim hastanedeki doktora ver. Başka sonuç çıkmaz ama yine de emin olalım.”
“Tamam abi, hallederim,” dedi Yağız, sesi kısıktı ama sözlerinden sorumluluk taşıyordu.
Cesur’un öfkesi dinmiyordu; yüzündeki çizgiler, çenesi, gözlerinin etrafındaki damarlar hepsi ayrı bir karara işaret ediyordu. Kısa bir an durup, Yağız’a doğru döndü ve acı bir kahkaha patlattı: “Sikeyim. Evde bir kadınla takılıyordum, şimdi bir tane daha mı gelecek!” Söylediği kelimeler kaygan, kontrolsüzdü — öfke mırıldanıyordu.
Kendini kuma getireceğini hiç hesaba katmamıştı; üç kız kardeşin evliliklerinin bozulmayacağından emindi. Şimdi ise kendini daha büyük bir çıkmazın içine sokmuştu; planlar altüst olmuş, bütün hesaplar yıkılmıştı. Göğsünde bir düğüm daha sıkıştı.
“Zorla getirmişler ama belliydi ruh gibiydi kızcağız,” dedi Yağız, hafifçe toparlanmaya çalışarak.
“Ha, onu da araştır. Bir bak kime verilmiş, nerede yaşamış.” Cesur’un sesi bir emir, bir komuttu.
“Tamam abi,” diye karşılık verdi Yağız, gözlerini anlık olarak yoldan ayırıp abisine baktı. “Şimdi iki yengem var ha?!” diye alay etti, dudaklarının kenarında acı bir gülümseme oldu.
“Hatırlatma Yağız!” diye ekledi, sesi keskinleşti.
“Yarın yeni hayat…” diye mırıldandı, cümle havada asılı kaldı.
“Arabadan atarım, kes çeneni çocuk!” diye tısladı Cesur, gözlerinde alevler parlıyordu. Yüzündeki her kas gerilmişti.
“Tamam ya… ortam yumuşasın diye söyledim,” diye homurdandı Yağız, başını eğdi.
“Nasıl yumuşası ha!” diye patladı Cesur.
“Sen de evlenme abi kızla. Zaten bu kızdan dram çıkar. Güzel bir ailesi vardı kesin yada kötü bilmiyorum ama bunlardan kötü değildir eminim. Lan kızı bunun için getirmişler şaka gibi, buraya kuma gelmek için zorlanmış ,nasıl şok olmuştur, yazık. Bırakalım gitsin, başka bir yol buluruz.”
Cesur bir an durdu, sonra itiraz eder gibi “Saçma saçma konuşma,” dedi. “Şimdi tüm Midyat öğrenmiştir. Eğer bu kızı gönderirsem amacım töreye uymak değil, Faik’i öldürmeye çalıştığım anlaşılır. Zaten bir ton dedikodu var, bir de bununla uğraşasım yok. Hem belki ileride işimize yarar.”
“Ne işine yarayacak ki?” diye sordu Yağız, şüpheyle.
Cesur’un yüzüne bir kararlılık çöktü; gözleri karanlık bir ateşe dönüştü. “Bakacağız. Ama Sefer denen iti onlardan önce bulacaksın, Yağız. O iti öldürüp dağ başına atıp uzaktan Faik’in feryadını dinlemezsem kanım soğumaz benim.” Sözleri buz gibi, hiç mahcup olmayan bir öfkeyle söylendi.
“Bizim yaptığımız anlaşılır,” diye mırıldandı Yağız, tedirginlikle.
“Anlaşılmaz işte!” diye bağırdı Cesur. “Kızı gönderirsem anlaşılır. Bizden hesap sorarlarsa ‘kızımızı alıp kenara çektik’ deriz. Ellerinde kanıt olmayınca da çok suçlayamazlar.”
Yağız kısa bir süre düşündü, sonunda “Peki,” dedi sessizce. İkisinin arasındaki sessizlik, arabanın içini doldurdu; farların önünde yol tekdüze bir şerit gibi uzanıp gidiyordu.
Dışarıda gece derinleşirken, arabada gerilim daha da yoğunlaşıyordu; ellerin titremesiyle, dişlerin sıkılmasıyla, sözlerin gölgede kalmasıyla… Her biri kendi içinde birer fırtına taşıyordu.