Zengin karısı

909 Kelimeler
Sabahın köründe gözlerini açtığında, üstünde dev gibi bir tişört vardı. Beyaz, bol, yakası genişlemiş, kolları omuzlarından kayacak kadar büyük. Kesinlikle bir erkeğe aitti. Kokusu bile yabancıydı; hafif deterjan, hafif pahalı bir şey belki odunsu bir parfüm. Panik bir anda midesine oturdu, kalbi tekledi, yataktan fırladı. Elbisesi köşede yığılmış, kırmızı kumaş sanki suçlu gibi duruyordu. Topuklu ayakkabısının teki yatak başlığının dibinde, diğeri kapıya yakın. Çantası açık, telefon dışarı fırlamış, ekranı karanlık. Etrafına baktı: otel odası. Ama bildiği ucuz otel değil. Duvarlar koyu gri, tavan yüksek, yatak büyük, perdeler kalın, ışık bile lüks kokuyordu. Pencereye koştu, perdeyi araladı. “Lan… vay anasını…” Şehir ayaklarının altındaydı. Otuz, belki kırkıncı kat. Karşıda başka gökdelenler, neonlar hâlâ yanıp sönüyor, trafik minik oyuncak arabalar gibi akıyordu. “Nasıl geldim ben buraya?” diye mırıldandı. Ses kendi kulağına bile yabancı geldi, boğuk ve çatallı. Elbisesine döndü. “Bunu giyip nasıl iniceğim aşağıya ya? Herkes bana bakacak,” Gözleri doldu ama ağlamadı. Ağlamak için enerjisi kalmamıştı. Geceyi hatırlamaya çalıştı. Bar. Shot’lar. Yan masadaki adam. Locadaki farklı gözlü herif. Evlilik teklifi. Bileğini tutması. Sonra araba. Siyah, camlar siyah, adam “Buyrun” demişti. “Niye bindim ki lan o arabaya?” Kafasını ellerinin arasına aldı. “Kafama sıçayım. Niye her seferinde aynı bok? Bir daha içmiyorum lan, tövbeee!” Her seferinde tövbe ediyordu. Aslında içkiyi sevmiyordu bile. Tadından iğreniyordu. Bira ekşi, viski boğaz yakıyor, kokteyller şekerli yapış yapış. Ama içiyordu. Peş peşe. Çünkü tek amacı vardı: beynini susturmak. Alkolün “görevini” yapması. Üç shot sonra dünya yumuşuyor, beş shot sonra her şey komik geliyordu, yedi shot sonra unutuyordu. Sonrası hep aynı: boş mide, baş ağrısı, pişmanlık. “Arabaya bindim,” diye tekrarladı yüksek sesle. “Sonra uyudum. Sonrası yok. Ha… ya bayılttıysa beni? Ya ırzıma geçtiyse?” “Irz düşmanı,” dedi sesli sesli, odanın boşluğuna. Bir an sustu. Sonra kendi kendine güldü, ama gülüşü acıydı, boğazından zorla çıkıyordu. Kelimeyi ağzında geveledi. “Ne saçma ya. Düşman olsa niye uğraşsın ki? Elde etmek için çaba sarf eden adama düşman mı denir? Olsa olsa ırz dostu olur. Ya da ırz âşığı. Irz fanatiği.” Pufff. “Odaklan Riva. Odaklan. Kafayı yiyeceksin.” Derin bir nefes aldı. Tam o sırada kapı çaldı. Üç tane tok, kararlı vuruş. Kalbi yine tekledi. Gözleri kapıya kaydı. Üstündeki tişörtü çekiştirdi, ama ne kadar çekerse çeksin dizlerinin üstüne kadar ancak iniyordu. “Kim o?” diye seslendi, sonra kendi kendine söylendi. “Kim o ne ya? Kendi evimdeyim sanki.” Cevap gelmedi. Sadece bir sessizlik. Sonra tekrar iki vuruş. Daha yumuşak. Riva iç çekti. “Tamam lan, geliyorum.” Yalpalayarak kapıya yürüdü. Elini kapı koluna koydu. Bir an durdu. “Ya o herifse?” diye düşündü. Güldü yine. Kendi kendine. Yüksek sesle. “Gel bakalım ırz dostu. Ya da katil.” Kapıyı açtı. Kapıyı açtığında vücudunu hemen kapının arkasına gizledi. Sadece başını uzattı, tişörtün eteğini çekiştirerek. Karşısında dev gibi bir adam duruyordu. Yaklaşık iki metre, omuzları kapı çerçevesini dolduracak kadar geniş, siyah takım elbise, kravat bile takmış ama kravat gevşek, sanki sabah aceleyle bağlamış gibi. Elinde kahverengi bir kâğıt poşet. “Bu ne ve sen kimsin?” diye sordu Riva, sesi hâlâ uykulu ve çatallı. “Giyecek bir şeyler,” dedi adam düz bir sesle. “Arabanız aşağıda bekliyor. Evinize bırakayım.” Riva bir an boş boş baktı. “Ben nasıl geldim buraya ya?” Adam cevap vermedi. Poşeti uzattı, Riva aldıktan sonra arkasını dönüp koridorda kayboldu. Riva kapıyı sertçe kapattı. “Gerizekalı,” diye mırıldandı kendi kendine. Poşeti yatağın üstüne fırlattı, kapıyı kilitledi. Önce banyoya koştu. Duş perdesini çekti, dolapları açtı, klozetin arkasına bile baktı. Kimse yok. Sonra yatak odasına döndü. Çarşaflara eğildi, kokladı, elini gezdirerek baktı. Kan yok. Koku yok. Kırışıklık bile normal. “Hiçbir şey olmamış gibi,” diye düşündü. Hem rahatladı hem sinirlendi. “Ya da çok profesyonel temizlemişler.” Banyoya geçti. Lavabonun üstü lüks malzemelerle dolu. Hatta makyaj temizleme suyu bile var. En pahalısı. Riva’nın evinde olsa bir servet eder bunlar. Makyajını silmeye başladı. Siyah eyeliner akmış, rimel panda yapmış onu. Temizlerken aynaya baktı. “Güzel kızsın be Riva. Niye bu kadar boktan bir hayatın var?” Beğendiği tek kullanımlık şeyleri mini şampuan, duş jeli, krem, bir kaç temizleme malzemesi eline aldı . “Benimkilerden kaliteli. ” diye geçirdi içinden. Hırsızlık yapmak gibi bir niyeti yoktu aslında. Sadece hoşuna gidiyordu. “Zengin adamın odası, zengin adamın kokusu. Bana ne zarar verecek ki iki krem?” Odaya döndü, malzemeleri yatağın üzerine bıraktı, poşeti açtı. İçinden pahalı etiketli, koyu zeytin yeşili, yünlü, uzun kollu, balık etekli bir kışlık elbise çıktı. Yanında siyah deri botlar, topuklu ama yürünür cinsten. Riva şaşkın şaşkın baktı. Banyodan aldıklarını poşete attı. “Dün geceki kırmızı elbiseyi görünce tarzım bu sanmış herhalde.” Mecburen üstüne geçirdi. Tişörtü çıkardı, elbiseyi giydi. Tam oturuyordu. Botlar da ayaklarına cuk. Aynaya baktı. “Vay anasını. Zengin karısı gibi oldum resmen.” Kendi kendine güldü, ama gülüşü yarım kaldı. Köşedeki kırmızı elbiseyi, topukluları ve yatağın üzerinde ki malzemeleri poşete tıktı. Kürkünü omzuna attı, çantasını, telefonu aldı. Odada son bir tur attı. “Bir şey unuttum mu?” Gözü köşedeki komodinin üstündeki oda kokusuna takıldı. Alıp kokladı. “Offf… güzelmiş.” Yanında duran açılmamış yedeğini de poşete attı. “Zaten iki tane koymuşlar, biri benim olsun.” Kapıyı çekip çıktı. Asansöre bindi. Aynada kendine baktı: yeni elbise, botlar, kürk, makyajsız ama havalı. Başını dik tuttu. Lobiye indiğinde kimseye bakmadı. Resepsiyondaki çocuklar ona baktı ama Riva gözlerini kaçırmadı. “Baksınlar. Zengin sevgilimin odasından çıktım işte. Ne var bunda?” Kendi kendini teselli ediyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE