‘’Mahir!’’ dedi titreyen sesiyle. İçine bir alev düştü Asya’nın. Geceki rüya, şimdi de bu haber…
‘’Mahir!’’
Kaç defa amca oğlunun adını tekrarladı bilmiyordu.
‘’Kızım bozuk saat gibi takılı kaldın Mahir Mahir. Adını mı ezberliyorsun abinin?’’
Asya babasına bir şey hissettirmeden kendini toparlamaya çalıştı.
‘’Birden Mahir abin gelecek dedin ya baba, şaşırdım işte. Adam öldürmemiş miydi o? Çektiği ceza bitti mi?’’
İdris duvardaki çiviye asılı ceketini hızlıca giyindi. Cebindeki cüzdanını ve yanına alacağı çantayı yokladı.
‘’Daha ne çeksin çocuk? On yıl yattığı yetmedi mi? Her şeyi hazır edelim de bari gelince rahat etsin.’’
Asya babasının Mahir’e olan düşkünlüğünün nedenini hiçbir zaman çözememişti. Amcası kendi öz oğluna sahip çıkmazken babası Mahir’e kol kanat geriyordu. En son dokuz yaşında gördüğü Mahir abisi İstanbul’da üniversite kazanmış, köy halkının bir düğün havası coşkusuyla okuma yolculuğuna uğurlanmıştı. Ancak bir sene sonra doktor olacak diye beklenen Mahir, adının anıldığı bir cinayet yüzünden hapse atılmıştı. On sene… Kocaman on sene geçmiş, o gün şenlikle gönderilen genç bugün sessizce karşılanacaktı.
Asya geceyi ve bugün aldığı haberi çok fazla düşünmemeye karar verdi. Ahşap evlerinin her yerinin tozunu attırdı. Süpürgeyi bağırta bağırta halıya sürdü. Açtığı pencerelerde eve dolan havayı içine bir güzel çekti.
Bir yanı deniz diğer yanı yeşilliklerle dolu çayın diyarından kaleme dökülen bir hayatın hikayesiydi bu.
Asya... Ara ara akan nehirlerin sesine karışmış, dağların isine bulanmış, çayın karasından daha kara olmuş kaderin yeşile kavuşmaya çalışmasıydı.
Kardeşlerinin dolaplarını açıp dağılan pijamaları düzenledi. Elindeki toz beziyle hayatın tozunu alır gibi her yeri mis gibi etti. Sonra tekrar açık pencereden baktı. Çevresindeki ahşap evleri usulca süzdü.
Gıcırdayan ahşap kapıların ardında ne garip hayatlar vardı? Kaçının hikayesini bilirdi, kaçının derdine çare bulurdu?
Her zamanki gibi aniden basan yağmuru görünce açık olan bütün pencereleri kapattı. Şimdi de yağmurun buğusuyla o evleri izlemeye koyuldu. Sonra bir ara evin hemen yanında yatan anasının mezarına gözü kaydı. Her gün neredeyse akşama kadar o mezarla yalnız kalıyordu. Bu ıssızlıkta gizli gözyaşlarını akıttı yine.
Akan gözyaşları yağmura karıştığı için kimseler bilmezdi. Anasının ölümünden sonra bir ton yük binmişti üzerine.
Asya...
Yaylalarda kar yağdığında çile içinde çıkan kardelenler gibiydi. Annesi ölünce kazandığı üniversiteye bile kardeşlerini bırakıp gidememişti.
Asya...
Kulağına gelen kuş dili melodiden anlamıştı çağrıyı. Yağmur dinmiş olacaktı ki Hasan onu dereye çağrıyordu.
‘’Hasan!’’
Asya bazen bir sigaranın ucunda yanan izmaritti. Hasan yere attığı sigarayı yağmurun söndürmesini beklemeden ezerek söndürmüştü. Her zamanki çağrısını yineledi. Buluşma noktalarında bir an önce Asya’yı görmek istiyordu çünkü.
Asya...
Kargaların ağıt yaktığı garip bir sessizlikti. Yağmurun damlalarının azaldığı noktada uçuşa devam eden kuşların ötüşü giriyordu devreye.
Asya...
Mandanın sütünden özenle çıkardığı kaymağı kalın Karadeniz ekmeğine sürdü önce titizlikle. Ardına ayılardan kaçırarak babasının zorla çıkardığı balı kaymağın üzerine yerleştirdi. Hazırladığı ekmeği sarıp çantasına koyarak örgüsünü arkasına savurdu.
"Bunu yesin de fındığı daha çok yüklensin yiğidim."
Dişlerini göstermeden gülümsedi. Kapıdaki köpeği atlatmaya çalıştı ama beceremedi.
"Dost sakın gelme peşimden."
Dili dışına çıkmış köpek Asya'nın arkasından merakla bakıyordu. Bir iki adım attı kuyruğunu sallayarak.
Asya işaret parmağını kaldırarak
"Sakın !" diye yineledi.
Dost gelen komutu anlamıştı ki olduğu yerde kala kaldı. Arkasına döndü, tekrar adım atmaya çalıştı ama nafile.
"Sakın dedim Dost. Sakın arkamdan gelme. Gelirsen akşam babamın getireceği kemiği unut."
Dost anlarcasına ayaklarını yere serdi ve uzandı.
Asya derenin kenarında bulunan amcasına ait kuytu evde kendini bekleyen sevdiceğine koşuyordu. Amcası bu evi hiçbir zaman kullanmazdı. Babaannesi bu evde vefat etmişti Asya’nın. Sonra da Rum Haki Teyze kiraya oturmuştu. O da vefat edince kaderine terk edilmişti iki odalı küçücük ev. Amcası belki de bu kadar ölüme ev sahipliği yapan bu evin varlığını bile unutmak istemişti.
İçinde umut, içinde heyecan vardı Asya’nın. Tepenin doruk noktasına yakın evinden çalıları çekiştirerek derenin kenarındaki eve nihayet ulaştı. Karşısında boyunu sevdiği yari vardı.
"Hasan!" Dedi heyecanla.
Hasan kollarını açarak sardı Asya’yı.
"Asya beklemekten aha şuradaki çınara döndüm. Neredesin iki saattir?"
"Ancak çıkabildim Hasan. Çocukları okula hazırla, babamı doyur sonra da evi temizle." Asya ile Hasan derenin kenarındaki bu evin gölge kuytuluğuna gömüldü. Hasan Asya'nın boynuna doğru eğilerek derin derin kokladı. Bu koku burnunda ebedi kalsın istiyordu. Çamın çiçekle buluştuğu, acımsı sakızın yanında yaseminler dolduran garip bir kokuydu bu.
Asya Hasan'ın bu hareketlerine normalde alışkınken geceki gördüğü rüyanın etkisiyle birden Hasan’ı ittirmeye başladı.
"Hasan az uzak dur."
İteklese de Hasan daha yakın olmak istiyordu.
"Kız nasıl uzak durayım ? Yine sürünmüşsün çamlara?"
"Çam mı korkuyorum ben?’’ Büktüğü dizlerine tutundu sıkıca. Hasan’a sımsıkı sarılmak istese de içindeki duygu bugün sebepsiz engel oluyordu. Hasan ise her zamankinden daha sıkı sarılmak istiyordu Asya’ya. Kızın saçlarının örgüsünü sıvazlayarak kokusunu içine çekti.
"Saçlar çiçek,..."
Sonra ise göğsüne doğru bir hamle yaptı. Asya ise geri çekilerek izin vermedi.
"Burası da çam kokuyor."
"Dikkat et o çam kafana devrilmesin Hasan."
Az yan tarafa kayarak kafasını çevirdi.
"Ne zaman baban babamdan isteyecek beni? Bu iş fazla uzamadı mı Hasan?"
Hasan mahcup şekilde dizlerine getirdi ellerini. Yüreği sıkılmıştı genç adamın. Asya yine aynı konulara değiniyordu. Babasına ne zaman konuyu açsa "Daha zamanı var. " Deyip sözü başlamadan bitiriyordu. Annesi ise hiç oralı değildi. "İsteyecek gülüm isteyecek de fındık hasadı bitsin diye bekliyor."
Asya kırgın ve kızgın bakışıyla Hasan'a sitem etti. Kavuşmalarının tek çaresi Hasan'ın ailesiydi. Zira kendi babası İdris, asla zorlayacak bir adam değildi.
Aşka inanırdı İdris. İki gönül bir olunca samanlığın seyran olacağını bilirdi. Hasan Asya’nın elini avuçlarının içine aldı. Asya her zaman ellerini tutan bu adamın ellerinden ilk defa irkildi. Sebepsiz ve tuhaf duygular yaşıyordu. Kalbi Hasan’a aitti. Geçmişi, geleceği ve hayali hep Hasan’la doluydu. Evlilik öncesi bir olmayan bedeni de tek Hasan’a ait olacaktı. Ama… İçinde garip bir hissiyat belirmişti geleceğe dair.
Hasan her zaman mavi gülümsemesiyle bakan gözlerin şimdi böyle kaçmasının nedenini arıyordu. Asya ise Hasan’ın elinde kilitlenmiş ellerini unutmuş nehrin sesine kendini kaptırmıştı. Çünkü içindeki fırtınaları ancak Fırtına deresinin sesi bastırabiliyordu.
‘’Ben senin niye böyle mahzun olduğunu anladım Asyam.’’
Asya nihayet dereye dalan bakışlarını Hasan’a çevirdi.
‘’Tamam be! Ne olursa olsun artık. Deniz gözlüm yarın annemlere seni isteteceğim. Babamı ne olursa olsun karşıma alacağım. ‘Baba beni mavi gözlere kavuştur artık da’ diyeceğim. O yüzüğü yarın parmağına takıp gelecek aya da nikahı basacağım. ‘’
Asya Hasan’ın sözleri karşısında ne diyeceğini bilemedi. Onun kendine çeken hareketiyle uzun kollarının arasına girdi. Simsiyah kirli sakalların arasında gülümseyen çehreye uzun uzun bakakaldı. Hasan da Asya’nın siyah uzun kirpiklerinin arasındaki kocaman maviliklere daldı. Şaşkınca açılan dudakların yanına küçücük bir buse kondurdu.
‘’Hem artık daha fazla dayanamıyorum sensizliğe.’’