RÜYA
Dağların dumanı etrafı sarmış, göz gözü görmüyordu. Hafif esinti iliklerini ürpertirken özgürlük hissi yüreğine vuruyordu. Kendine uzanan elin sahibini dumanların arasında göremese de tebessümle karşıladı. Tuttuğu el yumuşacıktı. Karşıdan kendine yönelen hiçbir ses yoktu; ama o yüreğindeki sese odaklandı.
‘’Hasan!’’
Sis o kadar yoğundu ki burnunun dibine kadar giren adamın kim olduğunu hala seçemiyordu. Saçının örgüsü usulca sıvazlandı ve ucundaki toka firar etti. Birbirine kilitli örgüler teker teker açıldı. Yüzüne değen soluk kalbini bir kartalın kanatları gibi çırpındırıyordu. Saçları özgür bırakan eller boynunu okşayarak omuzundaki entarisine yöneldi. Ne yani? Bu soğuk havada bir tek entari mi vardı üzerinde? Haline şaşırırken aklına gelen tek ismi sayıkladı yine:
‘’Hasan!’’
Asya seslenişine karşılık alamadan kendini büyüleyen ellere itimat ediyordu. İçinde herhangi bir korku da yoktu. Sisin kapattığı her kimse kendine nadide bir çiçeği okşar gibi davranıyordu. Bulunduğu yer nereydi peki? Yayla mı? Ya da Fırtına’nın diğer bayırı mı? Buraya nasıl gelmişti ki? Bütün sorular sisin ardı gibi cevapsız kalıyordu.
Görmediği ellerin bir tek hareketiyle artık üzerindeki entarisi de yoktu. Bacaklarına eğilen insan gölgesi vücuduna hiç tatmadığı duyguları tattırıyordu. Küçük küçük öpücükler ve tenine değen ucu sivri sakallar…
‘’Hasan yapma!’’
Kalçasına saran ellerle daha da tanımadığı bedene yapıştı. Gücünü kaybettiği noktada göbeğine dokunan dudaklar vücudunu önündeki bedene eğdirdi. Karşıdaki kişinin yardımıyla bembeyaz bedeni ıslak toprağa serildi. Asya soğuğun ortasına ateşin en kor halini yaşıyordu. Bedeninde kalan küçük iki penye parçası da yavaşça usta ellerin maharetiyle yok oldu.
‘’Hasan!’’
Yerde solucan gibi kıvranan bedenine güç bulmak için ıslak otlara tutundu. İçini dolu dolu hissediyordu. En son göğsüne yumulan adamın saçlarına tutundu. Bir ateş böceğinin küçücük ışığıyla gördüğü saçlar kaybettiği şuurunu yerine getirdi. Siyah olarak bildiği saçlar kumralın en açık haliydi.
‘’Hasan!’’
Vücudunu çekmek istedi ama gözlerine dikilen gözler buna izin vermedi. Görmeği dilediği siyah gözler yanık bir kehribar gibi bakıyordu.
‘’Sen Hasan değilsin.’’
Asya vücudundaki ağırlığı itmeye çalışsa da gücü yetmedi. Karşıdaki adam Hasan değildi. Kim olduğunu da bilmiyordu. Belki daha önce gördüğü biriydi ama şu an zihni bu garip bulmacayı çözecek halde değildi. Gecenin bir vaktinde, bilmediği bir yerde, tanımadığı bir insanla birlikte olmuştu. Mavilikleri kehribarın ateşinde çoktan yok olmuştu. Ve karşıdaki adam Asya’nın asla cevap veremeyeceği bir soruyu sordu:
‘’Günahın kefareti yeni bir günah mı olmalıydı Asya?’’
……………
‘’Asya!’’
Kan ter içinde uykusundan uyanan Asya gördüğü rüyadan hala kendini alamamıştı. Üzerine çektiği yorgan onu öyle bir sarmalamıştı ki vücudundan akan ter Fırtına deresini yaydığı sular gibi her yeri ıpıslak etmişti.
‘’Asya uyan dedim, yine geç kalacak çocuklar servise.’’
Babasının seslenişine gözlerini zorlukla açtı. Yorganın içinde hızlıca vücuduna baktı.
‘’Oh Allah’ım! Şükürler olsun rüyaymış.’’
Elini alnına koydu. Diğer eliyle bedenini yokladı. Göğüslerini ve iç çamaşırını elledi.
‘’Her şey yerli yerinde. Allah’ım sana şükür.’’
Yorganı havaya kaldırıp ıslanmış geceliğini çıkarıverdi. Yatağının ayakucundaki komodinden çıkarttığı elbiseyi başından geçirdi.
‘’Rüya değil de bir kabustu bu.’’
Kapısını çalmadan içeriye giren minik Asya’ya tuhaf bir simayla bakıyordu.
‘’Abla senin yüzünden yine geç kalacağız servise.’’
‘’Aha geldim da. E giymişsin formanı.’’
‘’Beni babam giydirdi; ama Selvi seni bekliyor.’’
Asya ölmüş annesinin yerini aratmamak için kardeşlerine gözü gibi bakıyordu. Arada bir böyle küçük ihmaller yaşansa da onların her ihtiyacını eksiksiz yerine getiriyordu.
Arif ortaokul beşte, Selvi de ilkokul ikideydi. Taşımalı eğitimle bulundukları köyden en yakın beldeye gidiyorlardı. Karadeniz’in sarp yolları izin verdiği sürece okullarında her zaman hazır oluyorlardı.
Asya babasıyla bu iki kardeşe kol kanat geriyordu. Anneleri öleli iki sene olmuştu. Karadeniz’in çoğunu saran kanser hastalığı annesini bırakmamıştı.
‘’Abla yine mi ballı ekmek?’’
Asya suçlu bir çocuk gibi hemen itiraz etti.
‘’Ne demek yine mi ballı ekmek? Daha geçen kara lahanadan sarma koydum ya beslenmenize.’’
‘’Geçen dediğine iki hafta oldu abla.’’
Selvi de abisi gibi konulan beslenmeden hoşnut değildi. Asya bu geceki rüyadan sebep kardeşlerine güzel bir beslenme hazırlayamamıştı. Allah’tan okulda köyden gelen çocuklara yemek veriliyordu.
‘’Ballı ekmek beni cır cır ediyor.’’
Asya Selvi’nin saçlarını tepeden kıstırarak bağladı.
‘’Çantana bir de limon koyarım cır cır olursan yalarsın.’’
Çantaları da sırtlayan Asya iki çocuğun ellerinden tutarak evlerinin önündeki bayırı inmeye başladı.
Servisin hiç susmayan kornası Asya ve kardeşlerini görünce nihayet son buldu.
‘’Hele verin bir öpücük.’’
Kız kardeşinin yanağını öptü, erkek kardeşinin başını sıvazladı. Hızlıca uzaklaşan servise uzun müddet el salladı.
‘’Allah’a emanet olun. ‘’
Asya bu yollamayı artık günlük ritüel haline getirmişti. Sanki böyle yollamazsa kardeşlerinin işi rast gitmeyecekti.
‘’Kızım daha bekleyecek misin orada?’’
Babası her zamanki gibi arıların yanına gitmek için kıyafetini giymiş, Asya’yı bekliyordu. Asya kahvaltıyı hazırlayana kadar İdris, arıların günlük işlerini hallederdi.
‘’Yok baba geldim aha.’’
Yokuşu hızlıca çıkan Asya başındaki yazmayı yanındaki sedire attı. Ocağa çayı koyup dolaptaki kahvaltılıkları çıkardı.
‘’Kızım arılar oğul vermiş, acele etme. Uzun sürebilir işim.’’
Babasını başıyla onaylayan Asya nihayet kendiyle baş başa kalabilmişti. Gerdanından omuzlarına doğru elini sürterek rüyasındaki adamı taklit etti.
‘’Neydi o rüya öyle?’’
Uzunca dalan gözleri kehribar gözleri hatırlamaya çalıştı. Omuzundan göğsüne inen elleri orada oyalandı. Dudağını hafifçe ısırarak geceyi hissetmeye çalıştı.
‘’Hasan değilse kim ki bu adam?’’
Fokurdayan çaydanlığın sesiyle irkildi. Elini uzattı, fazlaca ısınan çaydanlık elini yaktı.
‘’Yandı elim.’’
Yanan parmağını dudağına götürürken hala geceyi sorguluyordu.
‘’Şimdi cenabet miyim ben?’’
Demliğe sıcak suyu eklerken içinde kopan fırtınaları dindirmeye çalışıyordu.
‘’Ne cenabeti be? Rüyaydı sadece. ‘’
Yine de karasız kalarak banyoya koştu. Açtığı şofbenin fıskiyesine çıplak vücudunu tuttu. Suyun her damlası vücuduna geceyi anımsatıyordu.
İşin tuhafı şu ki bugüne kadar Hasan’dan başka biriyle böyle bir geceyi asla hayal etmemişti. Rüyasını sevdiği insana ihanet gibi görüyordu. Aldığı gusül günahına kefaret olacaktı. Sahi ne demişti rüyasındaki adam:
‘’Günahın kefareti yeni bir günah mı olmalıydı Asya?’’
Asya’nın günahı neydi ki? Günahına karşılık hangi günahı işlemişti? Gelecek günlerin habercisi miydi bu rüya? Asya soruların ağında banyosunu bitirdi. Üzerini giyinirken çoktan babası gelmişti.
‘’Kızım hızlıca kahvaltımı yapayım. Şehre inmem lazım. Bugün çok işim var.’’
Asya hazırladığı sofraya iki de yumurta pişirdi. Babası şehre inecekse gün boyunca gelmeyeceğinin haberiydi bu.
‘’Şehirde ne yapacaksın ki baba? Dükkana gitme günün değil bugün.’’
İdris ağzına aldığı zeytini gevelerken Asya’nın sorularına cevap vermeyi de ihmal etmiyordu. Ürettiği balları haftada üç gün kardeşiyle ortak oldukları dükkana götürürdü. Orada satılan ballar emekli maaşının yanında eve ek gelir olurdu. Ama babasında bugün ayrı bir telaş vardı.
‘’Evet değil ama dükkana artık el atmam lazım; çünkü amcanın oğlu Mahir yakında hapisten çıkacak. Ona iş lazım.’’
‘’Mahir!’’ dedi Asya. Kafasında on yaşında gördüğü adamın silüeti canlandı. Bir anda korkunç bir şekilde geceyi hatırladı.
‘’Mahir!’’
Gördüğü rüyadaki kehribar gözler hayal meyal hatırladığı, yıllardır hapiste olan amcaoğlu Mahir abisine aitti.