Şarkı: Niran Ünsal - Hayranım
Çarpıldım boyuna posuna bismillah
Razıyım çilene derdine eyvallah
⁂
Atakan, küçüklüğünden beri duygularını saklamayı iyi bilen bir çocuk olmuştu.
Zaten etrafı "Erkek adamın canı yanmaz, erkek adam ağlamaz." diyen baskıcı bir baba ve her daim kavgaya meyilli arkadaşlarla çevriliyken öbür türlüsü pek de mümkün olmamıştı. Bu sebeptendir ki, Atakan hep neyi ne kadar göstermek istediyse insanlar ancak o kadarını görebilmişti. Daha fazlasını değil.
Atakan'a göre mesafeli olmak, her daim en iyisiydi. Ama nasıl olduysa, genelde yeni tanıştığı insanlarla olduğundan biraz fazla 'samimi' olmuştu Melih'le. Ve bu mesafesizlik yakınlığı doğurduğu gibi, Atakan'ı da git gide felaketine sürüklüyordu. Delikanlı dikkat etmeliydi. Çünkü Melih onu 'açık bir kitap gibi' okuyabiliyor, her hareketinden kolaylıkla bir anlam çıkarabiliyordu. Eğer Atakan kendiyle ilgili daha fazla 'bilgi' vermek istemiyorsa, aralarındaki mesafeyi korumak zorundaydı. Ama bu ne yazık ki şu aralar pek mümkün değildi. Çünkü hem kız kardeşinin konuştuğu kişi olması, hem onun yüzünden yaralanması, hem de şimdi bu kediye ortaklaşa sahip çıkmaları sebebiyle bir süre daha göbekten bağlıydılar Melih'le .
"Ooo! Yiğenim hayırlı olsun! Şahin yapmışsın."
Atakan, sanayi kapısından içeri girerken duyduğu sesle beraber başını camdan çıkardığında, pek de bir muhabbetlerinin olmadığı Kaynakçı Recep Usta'nın güler yüzüyle karşılaştı. Geçen sefer Kalender Usta'nın dükkanını ararken amcanın biriyle yol kavgasına tutuştuklarında, Melih gelene kadar tarafları sakinleştirmeye çalışmıştı bu adam. Şimdi hatırlıyordu.
"E-Eyvallah abi. Sağ olasın."
"Nereye böyle?"
"Kalender Usta'ya..."
"Ooo iyi hadi bakalım, selam söyle ustama!"
"Aleykümselam."
Yanından usul usul geçip giderken, onu daha bir kere gören adamın adını bile bilmediği birine karşı nasıl bu kadar samimi, bu kadar candan olabildiğini düşünüyordu Atakan. Epey şaşırmıştı. Birkaç dakika sonra KALENDER USTA yazan tabelaya yaklaşırken hemen yan koltuğunda, kafesinin içinden meraklı gözlerle onu izleyen kediciğe indirdi bakışlarını.
"Şşş... Uyudun mu?"
Torpidonun altına koyduğu market poşetine kaydı sonra bakışları. Veterinerden ayrılmak üzere arabaya bindiğinde Melih'ten mesaj gelince adeta yayından kurtulmuş ok gibi fırlayıp sokak sokak market aramış, bulduğunda da soslu fıstık almadan çıkmamıştı. Ve şimdi kedicikle beraber -25 dakika sonra- tam şu an Melih'in hava sahasındalardı.
"Geldik kız geldik, kalk."
Atakan dükkanın hemen dibindeki tellerle çevrili toprak araziye girip Şahin'i münasip bir yere park ettikten sonra, geçen seferkine nazaran daha derli toplu görünen park alanını inceledi bir süre. Burası yeni ya da külüstür bir sürü aracı muhafaza eden, sökülmüş koltuklar, tekerlekler ve araç parçalarının istiflendiği bir yerdi. Atakan her gelişinde farklı model araçlar görüyordu burada. Tofaş'tan Mercedes'e ne ararsan vardı arazide. Bu da Kalender Usta'nın müşteri yelpazesinin ne kadar geniş olduğunu gösteriyordu. İçten içe takdir etti bu saygınlığı.
"Hadi bakalım, gidiyoruz."
Hızlıca market poşetini sol bileğine astıktan sonra pusete uzandı ve kedinin meraklı bakışları eşliğinde arabadan indi. Sürprizini gören Melih'in yüzünde oluşacak ifadenin hayaliyle gülümsüyordu bir yandan da. Eğer Aytaç onunla taşşak geçmediyse, biraz sonra hayatında ilk defa soslu fıstıkla gönül alacaktı.
Bol miktarda merak ve heyecanla arabayı kilitleyip eli kolu dolu şekilde park yerinden dükkâna doğru yürümeye koyuldu. Yüzünde uzun zamandır kendiliğinden belirmeyen çocuksu gülüşü vardı.
Büyük adımlarla dükkânın ön tarafına geldiğinde Tayfun ve Kemal'i kapıdaki kamyonun tepesinde; Kalender Usta'yı da aşağıda -muhtemel- araç sahipleriyle sohbet ederken buldu. Arka planda çalan ismini bilmediği Anadolu Rock parçasına eşlik eden çay kaşığı sesleri ve bol kahkahalı sohbetin arasında kimse onun geldiğini fark etmemişti.
Atakan bu boşluktan istifade, bakışlarını dükkânın içine çevirdi fakat ilk bakışta Melih'i göremedi. Tam izlemeyi bırakıp garaj kapısından içeri adım atıyordu ki, Kalender Usta'nın buyur eden sesiyle olduğu yerde kalakaldı.
"Ooo! Atakan oğlum, hoş geldin! Buyur, gel!"
Dükkanın sahibine selam vermeden içeri girmek olmazdı elbette. Atakan, her ne kadar önce Melih'in yanına gitmek istediyse de mecburen Kalender Usta'nın yanına yanaştı kısa bir sohbet için. Kamyoncu abiler çoktan ayrılmışlardı.
"Hoş bulduk Usta'm. Nasılsın?"
"İyi diyelim, iyi olalım be evlat."
Her zamanki dostane edasıyla Atakan'ı süzerken:
"...Kusura bakma sohbet koyuydu anca gördüm seni. De... Hayırdır, bu suratının hâli ne böyle? Çarşamba pazarına dönmüş." diye devam ettiğinde Atakan oflamamak için kendini zor tuttu. Her soran kişiye farklı bi yalan uydurmaktan bıkmıştı artık.
"Ha o mu..? Boşver be Usta, dalaştık birileriyle. Anlatmıyım şimdi canımız sıkılmasın."
Kalender Usta soğukkanlılıkla onaylayıp mevzuyu deşmemeye karar verdiğinde göklerden bir ses duyuldu:
"HOOP! ATAKAN ABİİ! HOŞ GELDİN!"
Atakan kafasını kaldırıp da yukarı baktığında kırmızı kamyonun tepesinden aşağı sarkmış ona seslenen Tayfun'u gördü. Çocuğun yamuk gülüşüne karşılık o da gülmesine engel olamadı.
"Hoş bulduk kardeşim. Hoş bulduk..."
"Melih abiye bakıyorsan, içerde o."
Sanki buraya sadece Melih'i görmeye gelmiş gibi konuşması gözlerini devirmesine neden olduysa da bozuntuya vermeden geçiştirdi onu kibarca. "Tamam kardeşim, sağ ol."
Bu dikkat dağınıklığından istifade, Kalender Usta'nın inceleyen bakışları biraz aşağı kayıp da Kara Kız'ın üzüm yeşili gözleriyle buluştuğunda, Atakan kediyi tamamen unuttuğunu fark etti.
"Hayırdır evlat?"
Laf buraya gelene kadar kediye market poşeti muamelesi yaptığından, şimdi gözler ona çevrilince ne diyeceğini bilemedi Atakan.
"Bu mu? Bu şey ya..." Biraz bocaladı. "Kedi."
"Onu ben de görüyorum evladım. Kimin kedisi bu, nereden çıktı? Onu soruyoruz herhalde."
"Ustam şimdi şöyle... Biraz karışık bir hikâyesi var. Ben sana sonr-"
Kalender Usta isyan etti sonunda:
"Allah Allaah! Yahu suratını anlatmıyorsun bari bunu anlat be çocuk. Merak etme bugün öyle çok iş de yok zaten. Dinlerim ben seni. Geç otur şöyle, bi' çay koyayım?"
Kalender Usta bugün tam sohbet havasındaydı. Atakan'sa bir an önce kumralın yanında varmak istiyordu. Ama nasıl olacaktı bu, orasını hiç bilmiyordu.
"Yok Usta'm sağ ol, içmeyeyim. Çok çay içtim bugün."
Kibarlıktan kırılarak Usta'nın çay teklifini reddetti ve kedi kafesiyle market poşetini ayağının dibine koyup ona gösterilen tabureye oturdu ağır hareketlerle. Biraz gergindi çünkü Usta'nın Melih'in yarasından haberinin olup olmadığını henüz bilmiyordu. Eğer haberi vardıysa ve susuyorsa, bu güler yüzü aslında sinsi bir öfkenin habercisi olabilirdi. Kim bilir, belki de birazdan yarıklarla dolu emektar elleriyle yakasına yapışıp 'Oğlum senin yüzünden yaralanmış, piç herif!' diye hesap soracaktı? Her geçen saniye bu düşüncelerle kendi kendini kurarken, bir de üstüne Kalender Usta'nın "Eh tabi içme zaten." deyip hafif kaş çattığını görünce biraz daha gerildi. Sanki adam her an Melih'in yaralanmasıyla ilgili soru soracakmış gibi kurdeşen döküyordu.
Oysa Kalender Usta, hiç de onun tahmin ettiği gibi sinirli falan değildi. Aksine oğlunun yaralandığından bile haberi yoktu. Kaşlarını çattığı o minicik anda ise, sabahtan beri piknik tüpünün üzerinde fokur fokur kaynattığı zift gibi çayı kendinden başka içecek adam bulamadığından, yeni çay demlesem mi diye düşünüyordu. Tek derdi buydu.
"Eeh... Anlat bakalım şu kediyi de öğrenelim hikâyesini."
Atakan, korktuğu soru gelmeyince rahat bir nefes alarak "Sorma Usta'm... Geçen Melih'le çıkmıştık ya buradan?" diye başladı. "...Belki hatırlarsın, hava çok yağıyordu o akşam."
"Evet."
İşaret parmağıyla ayağının dibinde duran kafesi göstererek devam etti: "İşte sizin mahalleye giderken kanalın orada bu ufaklık atladı önümüze. Ben de hemen duramayınca..."
Kalender Usta "Anlaşıldı." dedi ağır ağır. "Kaza kurbanı oldu yani bu ufaklık." Kır saçlı başını anlayışla sallarken kafesin kapağını açıp kediyi kendine çağırdı tatlı tatlı:
"Gel canım gel, bana gel."
Kömür karası yavruyu nazikçe ellerinin arasına alıp göz hizzasına çıkarırken genişçe gülümsüyordu Usta. Hayvan o kadar asil görünüşlüydü ki, sanki ellerinin arasında minyatür bir panter tutuyormuş gibi hissetmişti bir an.
"Sen buralara nereden geldin? He? Güzel yavrum benim..."
Sevildiğini anlamış gibi gırlamaya başlayan kedinin kadife gibi yumuşacık tüylü başını okşarken bir yandan da bir yerinde bir şey var mı diye inceliyordu Kalender Usta dikkatle.
"İyi mi bari şimdi? Görünürde bir şey yok gibi ama..."
"İyi Usta'm, çok şükür." diye cevapladı Atakan, hafif vicdan azabına bulanmış sesiyle. "Çenesi kırılmıştı, sabitlediler. Yaş mama yemesi gerekiyormuş bir süre. İyileşene kadar..."
"Vah canım... Pek de ufakmış."
"4 aylık dedi doktor. Dişiymiş."
Yavruyu kocaman elleri arasında döndürüp başını öperken hüzünle gülümsüyordu Kalender Usta.
"Ee ne olacak şimdi bu yavrucağa?
"Valla Usta'm bilmiyorum. Daha önce hiç kedi bakmadım. Kaldı ki zaten benim valide eve kedi medi sokmaz, alerjisi var. Ben de mecbur aldım size getirdim. Belki Melih Bey'in bir fikri vardır diye ona danışacaktım."
Kalender Usta bir yandan sessizce delikanlıyı dinlerken, bir yandan da kedinin yumuşacık, kadife tüylerini seviyordu ilgiyle.
"Hay Allah... Bizim evde kalsın derdim ama Hatun teyzen de pek kedici değildir."
"Onun da mı kedilere alerjisi var?"
"Yok oğlum, onun sade bana alerjisi var."
Atakan boş bulunup dudaklarından bir kıkırtı kaçırınca hemen öksürüp toparlandı.
"Kusura bakma Usta'm, boş bulundum."
"Ne kusuru oğlum sen de? Allah Allaah! Gül geç." diyip keyifle oğlanın sırtına bir tokat patlattı Kalender Usta. "Kalay dediğin bi kere olur."
Atakan, adamın tersinin pis olduğunu biliyordu. Bu yüzden ikinci kez haşlanmamak adına ihtiyatlı davranmıştı. Fakat şimdi görüyordu ki, aslında buna hiç gerek yoktu. Kalender Usta bal kaymak bir adamdı ve -çırakları dahil- kimseye öyle kızmış olmak için kızmıyordu. Çünkü biliyordu ki; gönül yapmak, gönül yıkmaktan daha zordu.
"Neyse..."
Usta üst üste attığı bacaklarını indirip kediyi kucağında serbest bıraktı. Ufaklık birkaç saniye etrafına bakındıktan sonra keyifle mırlayarak sırt üstü dizlerine uzanınca da bu sefer karnını sevmeye başladı.
"...Sen git bi' konuş bakalım Melih'le. Kafa kafaya verin bir çaresini bulun. Sokakta kalmasın yavrucak."
"Tamamdır Usta'm."
Atakan ayaklanıp gitmeden evvel son anda aklına gelen şeyle durakladı.
"Bu arada... Girişteki kaynakçı abi sana selam söyledi."
"Recep mi? Aleykümselam!"
Kalender Usta aydınlanan yüzüyle kendisine getirilen selama karşılık verip keyifle kedi sevme işine geri döndüğünde, Atakan muhabbetlerinin kısa sürmesine sevinerek elindeki market poşetiyle beraber garaj kapısından içeri girdi hızlı adımlarla. Melih'i bulup konuşmalıydı artık.
Nerede bu? Nerede..?
Tam o dakikada, onlarca alet edavatın arasından sıyrılan keskin bakışları bir süredir aşina olduğu o sevecen, sarı kafayı buluverdi. Delikanlı -her zaman olduğu gibi- kotunun arka cebinden sarkan, atletten bozma, kirli el beziyle sanayi modasının nabzını tutarken, bir yandan da az ilerideki kaputu açık Toyota'nın aküsünü kontrol ediyordu.
Dümdüz bir çizgi halini alan dudakları, ciddiyetle çatılmış gür kaşları ve ne yaptığını bilen becerikli elleriyle çıraktan ziyade son derece "usta" görünüyordu Melih. Atakan bir süre laf atmadan durup öylece onu seyretti uzaktan. Melih'in yaptığı her işte bir özen ve incelik bulmak artık garibine gitmiyordu.
Biraz sonra izlemeye son verip yanına yaklaşmaya karar verdi. Ona doğru attığı her adımda kalbinin heyecanla sıkıştığını hissediyordu.
Hay Allah'ım ya...
Cüssesinden utanmadan sanki vahşi bir ejderin inine giriyormuşçasına temkinli yürüyor, her adımda sıcak sıcak terliyordu. Gerçi... dükkânın içi çok sıcaktı. Bu, Melih'in neden kolsuz tişörtle takıldığını bir nebze olsun açıklıyordu ama yine de terleme olayı dükkândan değil, onun içinde bir yerlerden kaynaklanıyor gibiydi.
"Vaay! Melih Usta'm kolay gelsin!"
Atakan sonunda aralarındaki hatırı sayılır mesafeyi kapattı ve neşeli bir selamlamayla Melih'in yanına varıp omzuna vurdu hafif, dostane bir tavırla.
"...Görüşemiyoruz kaç gündür, nerelerdesin ya? Yüzünü gören cennetlik."
Melih usulca kaputun içinden doğrulup da Atakan'ın traşlı yüzündeki taze yaraları görünce afalladı. Aklına direkt bu sabah kan ter içinde uyanmasına sebep olan o cenabet rüya gelmişti. Ürpererek ona dönerken dilinin ucuna kadar gelen bütün kontratak cevapları yutup "Oğlum bu ne hâl?" diye sorarken bulmuştu kendini.
Atakan o sorunca yeniden hatırladığı yaralı yüzünü sol eliyle ovuşturup arabaya yasladı kalçasını.
"Ne yapacaksın lan sen benim hâlimi?"
Rahatsızca, dik dik bakıyordu şimdi Melih'e. Az önceki yumuşak bakışlar yine terk etmişti yeşil gözlerini. "...Sen bana kendi hâlini anlat."
Elindeki poşeti lastiğin dibine bırakırken bakışları Melih'in merakla yüzünü inceleyen gözlerindeydi.
"Kavga ettin di mi o çocukla? Neydi adı? Caner? Şebnem'in eski sevgi-"
"Yaran nasıl oldu?"
Hiç istemese de Melih'i duymazlıktan gelerek sorusunu kestirip attı Atakan. Bu eski sevgili muhabbetini ne zaman duysa alerjik reaksiyon gösterir gibi ya diliyle yanağının içini yokluyor ya boynunu kıtlatıyor ya da işte böyle söz kesiyordu.
"...Kaç gündür yazıyorum, cevap vermiyordun. Bugün sanayideyim, gel deyince... Aceleden kırmızı ışıkta geçmiş bile olabilirim. Bakayım bi nasıl oldun?"
Melih onun bu ilgili hallerine anlam veremeyerek sağ elini sol omzuna koyup ovaladı düşünceli bir ifadeyle. O gece kendini rezil edişi aklına geldikçe sinirleri bozuluyordu. Ayrıca bugün Atakan'ın gayet öküzce kaydettiği 'O kadar öpücüğe dikelmeyeni Allah çarpardı zaten.' diyen sesini de dinlemişti. Ve sonuç olarak bu rezilliğini de, tıpkı diğer rezilliklerine yaptığı gibi, zihninin kuytu bir köşesine atıp hayatına devam etmeye karar vermişti. Bu konu hakkında onunla daha fazla konuşmayacaktı. Utanç verici bir iddiaydı ve olmuş bitmişti.
Atakan'ı şimdi buraya kadar getiren şey kediden ya da öpücüklerden ziyade vicdan yapmış olması, diye geçirdi içinden. Muhtemelen onu korumak isterken yaralandığım için kendini suçlu hissediyor.
Uzun bir sessizliğin ardından "İyiyim ben, bir şeyim yok." dedi kısaca.
Bu cevaptan tatmin olmayan Atakan'ın çekingen, yeşil gözleri bir süre onun yorgun yüzünde oyalandıysa da hemen sonra kendine engel olamayarak aşağılara kaymıştı. Melih'in karın bölgesinde sargı bezi namına bir kabartı ya da ufak bir kan lekesi falan aramış fakat bulamamıştı.
Hay Allah'ım...
"İyi... İyi gördüm ben de seni. Maşallah..."
Bi' bok göremiyorum.
Melih ona pas vermeden arkası dönük şekilde ayağının altına aldığı takoz yardımıyla tekrar Toyota'nın kaputuna gömüldüğünde, bu hareketiyle beraber bollaşmış atletinin etekleri sırtına doğru kaydı. Bu vesileyle Atakan onun -ucundan azıcık görünen kareli baksırının yanında- çok ince, temiz bir bandajla sardığı yarasını da görmüş oldu. İlk günkünden çok daha iyi durumda olduğu belliydi. Zaten küçük bir sıyrıktı. İyileşmeyecek gibi değildi ki.
Çok şükür...
Atakan rahat bir nefes aldı.
Melih, biraz yorgun olması haricinde, o kadar da kötü görünmüyordu. Annesi babası bu yaranın nerede olduğunu sormuşlar mıdır acaba, diye düşündü bir an Atakan. Ama Kalender Usta'nın bir şeyden haberi yok gibiydi. Belki de hiç görmemiş, fark etmemişlerdi bile. Ama yine de... Birinin yaralanmasından sorumlu tutulmak hiç de isteyeceği bir şey değildi. Özellikle bu çocuk kız kardeşinin -evlenmek amacıyla- görüştüğü ana kuzusu biriyse...
Atakan düşüncelerini bir kenara bırakıp elindeki market poşetini karıştırdı ve içinden çıkardığı soslu fıstık paketini her şeyden habersiz arabayla ilgilenen Melih'in önüne, kaputun içine, fırlattı.
"Çam sakızı çoban armağanı. Geçmiş olsun yavrum, afiyetle ye diye aldım."
Melih bir an durup ellerini belinden sarkan atlete silerken yüzünde tatlı bir gülüşün peydahlanmasına engel olamadı.
"Bu ne şimdi?"
Atakan'a kızmıştı falan ama bu çocuk bunu nasıl bilebildi diye hayret etmeden de duramamıştı.
"Aytaç mı söyledi?"
Hesap sorar gibi konuşmak istemişti ama soslu fıstığa olan zaafı, Atakan'a boktan yere tripli kalamayacak kadar büyük olduğundan neşeli bir tınıyla çıkmıştı bu soru ağzından.
"Bir şeyler fısıldadı işte. Ben de doğru mu diye teyit edeyim dedim. Kediye mama alırken sana da mama aldım. Fena mı yaptım?"
Atakan'ın 'sana da mama aldım' derkenki gülüşü uzanıp koluna yumruk atmasını sağlarken paketi açıp içinden bir tane turuncu, soslu fıstık çıkarıp ağzına attı Melih hemen. Çocukluğundan beri bıkmadan yediği tek şey buydu.
"Sağ ol, mamamı aldığın için. Çok makbule geçti. Öğle yemeği yememiştim daha."
Atakan ağzının içinde 'ne demek, afiyet olsun' tarzında bir şeyler geveleyip bakışlarını kaçırdığında güldü Melih. Bir yandan soslu fıstığın tadını çıkarırken bir yandan da onu izliyordu.
Bu herif hakikaten bir garip, diye geçirdi içinden ona bakarken. Daha geçen kahvaltıdan sonra 'bizden dost olmaz' cart curt demedi mi ya? Ne bu şimdi dost olma çabası? İki öpücükle ben mi etkilendim, yoksa o mu?
Kafasında binbir türlü soru cirit atarken soslu fıstık paketini Atakan'a uzattı Melih nezaketen.
"Yer misin?"
"Yok, sağ ol." Bakışlarını Melih'in terden parıldayan kollarından ayırmakta güçlük çekerek kibarca reddetti onu Atakan. "...Baharatlı şeyler dokunuyor bana, reflüm var."
"Ben dışarıdan, sen içeriden hassasız desene." dedi Melih gülümseyerek. Bir tane daha fıstık atmıştı ağzına. Onun hakkında yeni bir şey daha öğrenmiş olmaktan memnundu. Atakan ilginç bir kişilikti sonuçta. Ünlü düşünür Recep İvedik'in de dediği gibi "Agresif, kompleksli, ama perdelerini kaldırdığında kedi gibi..." bir insandı. Ve soğan gibi katman katman oluşu Melih'i onu daha da çok keşfetmeye itiyordu.
"Eee kara kız ne durumda?"
Fıstıkların bahanesine mola vermişti Melih. Sabahtan beri iki demli çayla neredeyse karın tokluğuna araba içi söküp takıyordu. Biraz sohbet etse, dinlense dünya yıkılmazdı herhalde.
"İyi gayet... Çenesi kaynayana kadar yaş mama yemesi gerekiyormuş. Kalender Usta'ya bıraktım şimdi, ilgileniyor. Seviyor kedileri baya."
Gülümsedi Melih.
"Sever babam hayvanları. Da... Anneme aşılayamadık bir türlü."
Bu konuda annesine karşı biraz sitemli olduğunu fark etti Atakan. Bunun sebebi tabi ki rahmetli Fıstık'tı...
"Ha bu arada... Kalender Usta kedi sokakta kalmasın diyor. Kafa kafaya verip bir çözüm bulacakmışız."
Melih ağzına attığı fıstıkları güçlü çenesiyle kırıp çiğnerken kaşlarını çattı düşünceli bir ifadeyle.
"Eve götüremem. Annem almaz."
Atakan da kafa salladı.
"Aynı durum bende de var."
Yutkunup diliyle damaklarını, diş etlerini yoklarken "Hıı..." diye mırıldandı. "O zaman... Dükkânda kalacak mecbur."
Atakan itiraz etmedi. Bulunabilecek en mantıklı çözüm bu gibi görünüyordu şu an.
"Ne yapacağız?"
Melih 'sen orasını bana bırak der' gibi göz kırptı ona. Aklında bir şeyler vardı.
"Bak ne diyeceğim... Sen biraz böyle sakalsız takılsana ya. Yüzün gözün açılmış, gençleşmişsin."
Patlak kaşı, çizik burun kemeri ve yaralı alt dudağı görmezden gelindiğinde Melih'in bu dediği son derece doğru bir tespitti. Atakan gülerek çenesini kaşıdı.
"Harbi mi?"
Melih keyifle sırıttı.
"Harbi."
Paketi katlayıp cebine tıkıştırdıktan sonra turuncu tozlarla kaplı parmaklarını belindeki atlete silerken ona bakmadan"...Tam yaşının adamı olmuşsun böyle." diye devam ettiğinde, Atakan ne diyeceğini bilemeden öylece durup kalmıştı.
Her daim siyah giyinmesinin ve davranış olarak hep ağır abi takılmasının onu olduğundan daha yaşlı gösterdiğinin elbette farkındaydı. Bu yüzden şimdi Melih'ten bu iltifatları duyduğuna memnun olmuştu. Dışarıdan her ne kadar Behzat Ç. setinde gibi görünse de içinde her gün birbirinden renkli takımlarla gezen bir İsmail abi varmışçasına memnun olmuştu hem de.
"Off çok terledim haa..."
Melih sıkıntılı yüz ifadesiyle ona arkasını dönüp belindeki artık kullanılamayacak hâldeki atlet parçasını köşeye, kirlileri koydukları metal varilin içine fırtlattı. Terli dolaşmayı sevmiyordu ama -çoğu zaman ikinci bir ev niyetine geldikleri- dükkânda duşları yoktu maalesef. Teri kurumadan evvel üstündeki sıfır kollunun eteklerini tuttuğu gibi hızlıca başından yukarı sıyırdı Melih. Kıvrımlı kürek kemiklerinin aheste hareketleri Atakan'ı bir anlığına hipnoz etmiş gibi görünüyordu.
Melih kumaş parçasıyla terli kollarını kurularken, Atakan onun pürüzsüz buğday tenini, pencereden içeri süzülen gün ışığında sarı sarı parlayan şeftali tüyleriyle kaplı sırtını inceliyordu. Bel kıvrımındaki gamzeleri...
Melih "...Kusura bakma kokuyorsam sana da. Sabah duş almıştım ama sanayi ortamındayız malûm. Her türlü terleniyor." diyerek mahcubiyetini dile getirirken Atakan bundan rahatsız olmuş gibi (hatta fark etmiş gibi bile) görünmüyordu. Melih'in çekim alanında öylesine kaybolmuştu.
"Yok yok... Koku falan almadım."
"Sen öyle diyorsan..."
Çok geçmeden atlet de kirlilerin arasını boyladığında köşedeki askılıktan sabah buraya gelirken giydiği, çok da kalın olmayan, bordo renk sweatshirtünü alıp üzerine geçirdi Melih. Sol kolunun arkası bisiklet zincirine sürtmüş gibi boydan boya yağ olmuştu. Bunu ona söyleyip de onun kusurunu arıyormuş gibi gözükmek istemediği için ağzını açmadı Atakan. Nasılsa Melih böyle giyinmeyi dert etmeyen biriydi. Ki zaten biraz sonra kollarını dirseklerine sıvayınca o leke de görünmez olmuştu.
"Hadi gel benimle. Sana biraz amelelik yaptırayım."
Ve sonunda Melih önde, Atakan arkada arabaların park edildiği toprak araziye, namıdiğer Kalender Usta'nın Otoparkı'na, doğru yürümeye koyuldular. Melih'in aklında Kara Kız için güzel bir fikir vardı.
🔧 Melih'ten... 🔧
Dükkândan çıkar çıkmaz serin esen rüzgar biraz olsun hararetimi alırken, ciğerlerimi temiz havayla doldurdum hiç beklemeden. Saatlerdir içeride bunalmıştım. Ama şikayetçi değildim tabi. Yaptığımız işi seviyordum. Zaten sevilmeden yapılacak iş değildi bizimki.
"Eveet... Atakan Bey..."
Park alanını çevreleyen tel örgülere dizili duran içi boş lastikleri işaret ederek "Şunlardan birini kap gel bakayım." dedim. Bir an durup yüzüme 'Ben mi?' der gibi düz düz baktıysa da çok sorgulamadan üzerindeki siyah deri ceketi çıkarıp köşede duran ahşap bankın sırtına koymuş, ardından siyah kısa kollu gömleğinin eteklerini düzelterek lastiklere doğru yürümeye başlamıştı. Onun gidişini izlerken gülmemek için kendimi zor tuttum. Bu ne dikkat, bu ne özendi? Sanki tır lastiği getir demiştim adama.
"Hay Allah'ım..."
İçimden onunla dalga geçiyordum ama Atakan'ın üzerinde yine her zamanki gibi -dayak yemesine rağmen- bir tertip bir düzen vardı. Geniş omuzlarından dökülen siyah kumaş gömlek ve kalçalarını saran düz paça siyah kotun altına yine siyah bir çift pahalı spor ayakkabı geçirmişti. Sanki podyuma çıkacaktı beyefendi.
Gözlerimi zorlukla ondan çekip köşedeki çeşmeye gittim ellerimi yıkamaya. Ne zaman üzerinde siyahtan başka bir renk göreceğimi cidden merak ediyordum. Bu düşüncelerle taş lavaboya eğilip kapkara olmuş ellerimi ve özellikle tırnak aralarımı sabunla çitileye çitileye yıkadım bir güzel. Bu işlemin sonucunda Süreyya Hanım'ın muhteşem değişimi tadında bir değişim yaşamamıştım tabi ki. Ama ben zaten böyle gezmeye alışıktım. O yüzden çok da diretmeden ellerimi kuruladım hemen askıdaki temiz havluyla. Çıktığı kadardı. Zaman zaman okuldaki bazı kızların gözde 'manikür' konularından biri olsam da, açıkçası bu çok da umrumda değildi.
"Melihciğim... Okulun falan yok mu yavrum senin? Ayıptır sorması, ne bok işin var hâlâ buralarda?"
Atakan'ın sitemli seslenişi düşünce akışımı bölerken güldüm. Tekerleği yolun yarısına kadar anca sürükleyebilmişti. Üstüne değdirmemek için büyük çaba sarf ediyor gibiydi. Ama tabi bu benim yanılgım da olabilirdi pekâla.
"Ne demek, ne bok işin var? Ekmek teknemiz bura bizim." diye cevap verdim kontratak.
"Ayrıca ders kayıtları daha yeni bitti, başlayacak okul merak etme. Zaten bi' başlasın, o zaman biraz zor gelirim buralara. Sen de rahat edersin. Malûm... Üstün başın kirleniyor her gelişinde." dedim hafif laf çakarak. Atakan'ın gömleğine değdirmemeye çalışarak tekerleği ittirme çabası çok özeldi.
"Sana göre değil buralar be Ati..."
Atakan ona seslenişimi duyar duymaz çatık kaşlarıyla siper ettiği güzel yeşil gözlerini anında yüzüme mıhlayıp uyaran bir tonda "Meliih!" diye bağırdığında güldüm. Ne yani, ona sadece yakın arkadaşları mı öyle seslenebilirdi? Biz neydik anasını satayım? Daha arkadaş olamamış mıydık? Püh be... Yazıklar olsun.
Eğilip hızlıca yüzüme su çarptıktan sonra suyu kapatıp kenarı kırık aynada yüzümü inceledim bir süre. Terden kıpkırmızı olmuştu yanaklarım. Islak ellerimi dalgalı saçlarımın arasına atıp biraz karıştırdım. Suyla ısladığım her yerim serin esen rüzgarla temas ettiğinde vücut ısım düşmüş, rahatlamıştım.
"Oh be..."
Ellerim belimde biraz düşündüm de... Şu son bir hafta hiç kolay geçmemişti.
Şebnem'in eski manitası tarafından -onun emriyle- sıkıştırılıp kasten yaralanmış, yaram sarıldıktan sonra da Atakan'la aramızda geçen sikimsonik, iddialı öpücüklü mevzu yüzünden kaldırıp (tam olarak neye kaldırdığımı hâlâ bilmiyorum) rezil olmuştum. Tabi oradan eve nasıl geldiğimi, duşta işimi nasıl hallettiğimi ve yorganın altına nasıl girdiğimi bir ben bir Allah biliyordu. Sakinleşene kadar epey zaman geçmişti.
Rezillik ulan... rezillik.
Bir de tam duruldum derken bu sabah da cila niyetine rüyamda Atakan'ı görmüştüm iyi mi?
O cenabet rüya gene aklıma gelince elimin dudaklarıma uzanmasına engel olamadım. Daha beş dakika önce onun tıraşlı ve yaralı yüzünü gördüğümden beri zihnimde o rüyanın artçı sancılarını bastırmaya çalışıyordum ama artık düşünmezsem beynim patlayacaktı.
Herif siktiğimin rüyasına girip beni dudaklarımdan öpmüş, bir de yakında başıma gelebilecek bir felakete karşı gayet samimice uyarmıştı beni.
Rüyaya gel anasını satayım! Fantazikliğe gel...
Tam bitti sanarken bir de ak sakallı dede ayarında "Kimseye güvenmediğin bir gün gelecek. O gün geldiğinde yaslanacak tek dağın ben olacağım." demesi yok mu? Kalkan taraflarım ürküp geri inmişti yerine. Ela Hanım sağ olsun, bilinç altıma en içten küfürlerimi savurarak uyanmıştım bu sabaha.
İşin garip tarafı, rüyada bile olsa -daha didişmeden doğru düzgün iletişim kuramadığım- atarlı giderli Atakan'la öpüşmemizden çok, bu garabet laflara takmıştım kafayı. Durduk yere rüyama kadar gelip niye beni uyarmıştı ki bu ayı-insan kırması? Bu neye işaretti? Başıma yine ne boklar gelecekti benim?
Her dert, her çile bende anasını satayım. Şimdi de otur bunu düşün işin yoksa.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de bu sabah boktan yere ablamla bozuşmuştuk. Ve buraya geldiğimden beridir aklımda tek bir şey dönüp duruyordu:
Bu ailede benden bir şeyler saklanıyor.
Annemle ablam ve hatta babam bile benden bir şey saklıyormuş gibi hissediyordum bu ara. Dün ablamın gecenin köründe gizli gizli bizim eve gelmesi, sabah da 'kahvaltıya geldim' diye yalan söylemesi (Evet, hâlâ yalan söylediğini düşünüyorum.) içime okkalı bir kurt düşürmüştü. Ayrıca, kayınpederinin hasta olduğu yalanını da yememiştim.
"Ne olacak lan bu lastik?" Atakan yuvarlaya yuvarlaya yanıma kadar getirdiği araba lastiğiyle durmuş bana bakıyordu. Pantolonunun bacakları hafif toz olmuştu.
Onun sorusuyla zihnimin harıl harıl dönen çarklarını bir anlığına susturup gözlerimi ayılmak istercesine kırpıştırarak tüm dikkatimi ona kaydırdım. Açıkçası... Bu kadar bilinmezin ve şüphenin içinde artık hafiften paranoyaklaşma belirtileri göstermeye başlamışken Atakan'ı görmek, onunla sohbet etmek kafamı biraz olsun dağıtmış, bana iyi gelmişti. Bunun rüyamla, rüyamda bana söyledikleriyle bir ilgisi var mıydı bilmiyorum ama... onunla vakit geçirmek bana daha da iyi gelecekti eminim.
En azından kafamı dağıtacaktı.
"Görürsün şimdi. Düş peşime."
Peşim sıra benim arkamdan dükkâna girdiğinde plastik sandalyelere bağladığımız süngerlerden birini bulmak için sağa sola bakındım. Sonunda birini bulduğumda keyfim yerine gelmişti.
"Hah!"
Hemen sonra babamın bütün bu alet edavatın arasında 'ben ne alaka?' diyen üstü kesme camlı ofis masasının ve eşyalarımızı istiflediğimiz metal kitaplığın arasında kalan boşluğu işaret ederek "Lastiği buraya koy." dedim Atakan'a. Dediğimi ikiletmeden yaptığında ben de elimdeki süngeri lastiğin ortasındaki boş kısma yerleştirdim. Cuk oturmuştu.
"Ne bu şimdi?"
Kenarından sarkan ipleri dikkatle tekerleğin arkasında birleştirip düğüm yaptığımda.Omzumun üzerinden ona baktım düz düz. Parçaları birleştirmekte bu kadar kötü olduğunu tahmin etmezdim.
"Bülbül yuvası Aticiğim. Daha önce görmüş müydün?"
Doğrusunu söylemek gerekirse, ona Ati demek pek ağzıma yakışmıyordu ama sırf gıcıklığına bir kez daha söylemek istemiştim. Ayrıca neyi yasaklarsan o kadar cezbedici olur, derler.
"Bak Melih..."
Biraz sonra tam tahmin ettiğim gibi Atakan hemen kaşlarını çatmıştı bana.
"Yaralısın, nazlısın diye bir şey yapmıyorum. Ama bana bir daha öyle seslenme. Tamam?"
"Ne diyeyim? Polat Alemdar mı diyeyim? Süleyman Çakır mı diyeyim?" diye sordum dalga geçerek. Bu halleri pek hoşuma gidiyordu.
"Ya sabır ya selamet..."
Atakan derin derin nefeslerinin arasında pes eder gibi "Onlar da iyi hoş gülüm ama..." dedi ellerini iki yana açarken. "Sen yine de bana sade Atakan de. Aramız bozulmasın."
Gülüm?
"Ben senin nereden gülün oluyorum lan?" dedim sinirli gülüşüme engel olamayarak. Atakan da gülmüştü benimle.
"Yalan mı? Sanayi gülü değil misin?" Elini uzatıp yanağıma dokunmaya yeltendi. "Şuna bak... Her yanın kıpkırmızı." Yüzündeki sırıtan ifade keyfimi kaçırırken bir hışım kafamı geri çekince eli bana değemeden bacağının yanına düşmüştü.
"Ben sanayi gülüysem, sen ne gülüsün acaba?"
Atakan'ın demin kaputunu incelediğim aracın yanına bıraktığı poşete doğru yürüdüm sinirle. Yaptığım işten utanıyor değildim. Ama bana dalga geçer gibi 'sanayi gülü' demesi de pek hoşuma gitmemişti.
Poşetin içindeki yaş mama paketini çıkarttığımda içeride yankılanan yabancı adım sesleri duydum.
"Abi bu kedi bozuk yav!" Gelen Tayfun'du.
"...Harbi söylüyorum bak. Deminden beri dil çıkartıyor, baksana bana bi."
Tayfun kucağında bizim Kara Kız'la çıkageldiğinde ben çoktan yaş mamanın bir kısmını düz, plastik bir tabağa aktarmıştım.
"Herhalde oğlum! Çenesi kırıldı hayvanın."
Atakan'ın kollarını göğsünde bağlamış metal dolaba yaslı şekilde bizi izlediğini sezsem de ona direkt olarak bakmadan lastiği koyduğumuz yere yöneldim.
"Tayfun, beni iyi dinle abicim."
"Buyur abim?"
"...Bu Kara Kız bir süre misafirimiz olacak."
"Dükkânda mı kalacak abi?"
Kafa salladım. "Evet... Yatacak yer ayarladık biz ona Atakan abinle."
Tayfun yerdeki lastik ve minderden oluşan minik yatağı gösterdiğimde gülümsedi mutlu mutlu. Atakan pek bizimle ilgilenmiyor gibiydi. Kendi iç dünyasında 'acaba ben ne gülüyüm?' diye düşünüyor olabilirdi pekâlâ. Ama tabi bunu ondan başka kimse bilemezdi.
"Ne güzel abi... Dükkânımızın kedisi olacak." deyince Tayfun, ona döndüm tekrar.
"Evet öyle bir şey olacak."
Mama koyduğum tabağı usulca yere koyduğumda kucağındaki kediyi bırakmasını işaret ettim çenemle. Tayfun hemen dediğimi yaptığında Kara Kız koşarak gelip büyük bir açlıkla tabağa yumulmuştu. Çenesini pek oynatamadığı için sadece yalayarak yemeye çalışıyordu. İşi biraz zordu ama zamanla, biz ona güzel baktıkça daha iyi olacaktı eminim.
"Sana görev!" Tayfun hemen kulaklarını dikmişti.
"Buyur abim!"
"Dükkânı kapatırken Kara Kız'ın mamasını suyunu koyma işi sende. Tamam? Benim okulum başlayacak yakında, buralara çok sık gelemeyeceğim ama... Geldiğimde de kontrol ederim, haberin olsun. Kara Kız'ı sana, seni de Kara Kız'a zimmetledim. Hadi bakayım, hayırlı olsun."
Atakan bizim bu yarı ciddi-yarı laubali muhabbetimize bıyık altından ufak ufak kıkırdarken, Tayfun "Hayırlı olsun Melih abi!" dedi emir eri gibi. Saliselik bir sıçramayla geri çekildim ama sonra Tayfun biraz ezilip büzülerek "Abim bu kedi bakma işini ek ücret olarak yansıtabilme durumumuz var mı acaba yevmiyeme?" diye sorduğunda, yüzümde belli belirsiz bir gülümsemeyle tekrar yaklaştım ona.
Vay çakal Tayfun vayy...
"Tamam tamam, konuşurum pederle. Ayarlarız bir şeyler."
Anında boynuma atlayıp sımsıkı sarıldı.
"Aslansın abim!"
Geri çekildiğinde üzerimden piton kalkmış gibiydi.
O koştura koştura dükkânın önüne, muhtemelen iki gün daha burada duracak olan kırmızı kamyona giderken ben de onu izlemeyi bırakıp Atakan'a döndüm. Düşünceli gözlerle Kara Kız'ın mama yiyişini seyrediyordu.
"Hadi gel eve bırakayım seni, geç oldu."
Yok ya... hem beni sinirlendir hem de gönül alma ayağına eve bırak.
"İstemez, kendim giderim."
Kara Kız mamanın fazlasını bırakıp biz göstermeden -patisiyle koymuş gibi- lastiğin içine girip ortasındaki kalın mindere kurulduğunda buradaki işimin bittiğini biliyordum. Artık kim bilir ne zaman uğrayacaktım. Okuldan arta ne vakit kalırsa...
"Melih inat etme yavrum. Baban geç çıkıyor biliyorum. Hem bak yorulmuşsun, otobüsle falan uğraşma. Gel bırakayım işte seni."
Her zamankinden yumuşak bir dille teklif etmesi gözümden kaçmasa da hemen kabul etmedim. Bakışlarımdan ona kırıldığımı anlamışsa, düzeltmek için bir hamle yapardı herhalde.
"Senin canın gene abicilik mi oynamak istiyor lan? O bi kere olur."
Güldüm elimde olmadan. Buraya benden özür dilemeye geldiğinde cilveli cilveli 'Melih abi' deyişi kulağımdan gitmiyordu. Komikti.
"Tekrar duyarsam belki teklifini düşünebilirim." dedim. Söylemeyeceğinden neredeyse emindim ama...
"Melih abim benim!"
Yüzünde beliren çapkın gülüşle bana abi demesi içime kıpraştırırken gülüşüme engel olamadım. Harbi albenili çocuktu bu Atakan.
"Gel hadi tamam, sana bir daha 'sanayi gülü' demeyeceğim söz. Sade gülüm diyeceğim."
"Höst ulan! Onu da deme." diye çıkıştım.
Gülüm neydi ya? Memati'yle Bulut muyduk biz?
"Tamam lan tamam utanma, bi' şey demedik. Daha bi kızardın durduk yere. Dışarıdan gören ateşin çıktı sanacak. Düş önüme de gidelim."
Onun peşinden park yerine girdiğimde biraz yavaş kaldığımı fark edip omzunun üstünden dönerek beni kontrol etti tekrar.
"Ne o? Yaralısın diye bir de kucak mı isteyeceksin şimdi de?"
Ne kucağı be? Gayet de iyiyim. Turp gibiyim. Ama...
"Vaay... Demek sen beni kucağında bile taşımazmışsın. Oysa ben senin için bıçak yemişim..."
Bunu sırf dalgasına söylemiştim ama birden durup bana doğru yürüyeceğini hiç AMA HİÇ tahmin etmemiştim.
Şu vicdan azabı nelere kadirmiş Yüce Rabbim. Adamı muma da çeviriyor, kibarlık abidesine de...
"Gel buraya gel... Başımın belası."
Atakan yarı söylenme yarı muziplik arasında bir sesle bana uzandığında gözlerim büyüdü.
"N-ne oluyor? N'apıyorsun?"
Ben sadece koluma girer sanmıştım ama o beni un çuvalı gibi kollarımdan tutup sırtına attığında neye uğradığımı şaşırmıştım.
"LAN!! İNDİR BENİ MANYAK HERİF! HİÇ ŞAKAN DA MI YOK SENİN BE! AHH..."
Saniyeler sonra siyah, camları filmli bir Şahin'in ön koltuğunda gözümü açtığımda Atakan arabanın etrafından dolanıp şoför koltuğuna geçmişti vakit kaybetmeden.
Arabayı çalıştırdığında teypte 2000'ler Pop'unun güzide parçalarından biri çalıyordu:
♫ "Hayranım kaşına gözüne maşallah
Razıyım çilene derdine eyvallah...
Çarpıldım boyuna posuna bismillah
Razıyım çilene derdine ah..." ♫
Kemerini takar takmaz bana çevirdi başını.
"Tamam mısın gülüm? Gidelim mi?"
Arabaya bindiriliş şeklime mi güleyim, yoksa içinde fıkır fıkır 2000'ler pop müziği çalan bir Şahin'de Atakan'la boncuk boncuk bakışıyor olmamıza mı güleyim? Bilemiyordum ama...
Çalan müziğin tesiriyle keyifli keyifli sırıtışını izlemekten, ısrarla bana 'gülüm' demiş olmasına bile kafayı takamamıştım o an.
"Gidelim ulan, sür..."
⁂
Bölüm sonu.. :')
Bunlar iyice samimi oluyor, benim kalbim de yerinden çıkıyor... Ayayayayy....
Neyse... sakinim tamam. >.Sizce ablası (ya da ailesi mi demeli) Melih'ten ne saklıyor?
Atakan daha ne kadar vicdan azabı çeker?
Hamam olayını unutmadınız değil mi? Yakında gelecek. ;) Nasıl olsun istersiniz?
Çok yakında yeni bölümde görüşeceğiz. O zamana kadar sağlıcakla kalın...👋🏼🤎✨