Şarkı: Ferdi Özbeğen - Sevda
Sevda, sevda...
Unut onu dinsin gönlündeki fırtına.
Atakan'dan...
💫 . . .
"Eee? Şimdi nasıl pederle aranız? Konuşabildiniz mi dünden beri?"
Tefo, sargılı eliyle kavradığı çaydanlığı güç bela taşıyıp bize birer çay koydu. Soruyu sormak için sormuştu herhalde.
"Ne konuşacağız oğlum? Ağzıma sıçtı diyorum. Sen beni dinlemiyor musun?"
Sağ elimdeki tespihi parmaklarımın arasında sinirli sinirli çevirirken gözlerim mahallenin aşağısında, kahvehanenin hemen önüne park edilen Passat'taydı. Puşt Caner ve tayfası iki gün önce ettiğimiz kavgadan sonra -sanki hiçbir şey olmamış gibi- okeye gelmişti.
Tefo elindeki çay dolu bardaklarla dükkandan çıkarken "Ne gamsız herif lan bunlar?" diye söylendi aksi bir tonda. Kısa boylu olmasından mütevellit, kavgada bir hayli hırpalanmıştı. Yüzünün her tarafı morluklar ve çürüklerle kaplıydı. Ama bereket versin ki, atarlı bünyesinden hiçbir şey eksilmemişti.
"Ati! Biz bunları daha taze dövmedik mi abi? Ne sikime hâlâ dibimize giriyorlar?"
Bir bilsem...
"Ulan mahalleye polisler girdi, yaka paça karakolluk olduk bunlar yüzünden. Üstüne bi' de gece gece Yılmaz amcadan bi' ton laf işittik. Ne itliğimiz kaldı ne piçliğimiz..."
Çayları masaya koyarken burnundan soluyordu.
"Orada ağzımı açıp bir şey demedim ama çok ağrıma gitti babanın ettiği laflar. Resmen itin götüne soktu çıkarttı bizi. Hayır... Ben utandım lan bu yaşımla!"
Çayından acele bir yudum aldı. Dilini yakmıştı ama bu sinirle bardağı çiğnese n'apıyorsun demezdim.
"...Heriflerde ar yok ki anasını satayım, sırıtıp durdular puştlar! Onlar yüzünden salınacağımız yerde nezarette sabahladık."
Her lafında haklıydı. Ben de onunla aynı kızgınlığı paylaşıyordum ama yapacak bir şey yoktu. Akacak kanımız vardı. Nitekim damarda da durmamıştı. Zaten çok öncesinde Şebnem'den ötürü Caner'e kurulmuştum. Uzaktan uzaktan birbirimize diş bileyip duruyorduk. O gece Melih'in bıçaklanması bardağı taşıran son damla olmuştu. Gözüm öyle bir dönmüştü ki... Lise çağlarımda beni çok belalardan kurtaran Ömer abinin kardeşi olması bile umrumda olmamıştı. Çünkü biliyordum ki abim öğrenseydi yaptıklarını, benden önce pataklardı Caner'i.
"O değil de, araba gitti amınakoyim."
Nezaretten çıkar çıkmaz babamdan okkalı bir şamar yiyip ehliyetimi ve arabamın anahtarını masasına bırakmıştım. Bir ay 'tabanvay' turizmle gidecektim her yere. Yani... Peder bey hazretleri (!) öyle uygun görmüştü.
Ama tabi avcı ne kadar av bilse, ayı da o kadar yol bilir.
Karakoldan çıkar çıkmaz hemen aile dostumuz Şefik abiyi arayıp bana külüstür de olsa bir araba ayarlamasını istemiştim. Başta -babamdan korkusuna- biraz mırın kırın ettiyse de dedemin hatırına işimi halletmişti. Sonuç olarak, şimdi nur topu gibi bir siyah Şahin'im vardı. Ya da Şefik abinin taktığı isimle: Kara İnci. Bir süre Şebnem'i ve antin kuntin arkadaşlarıyla takıldığı kafeleri bu bebekle izleyecektim. Ve tabi Melih'i de...
Tefo saymalı sövmeli muhabbetine devam ederken sanki onu dinliyormuşum gibi "Ne yapsan boş bunlara." dedim.
"Bin kere de dövsen, gene gelip kıçımızın dibine girerler." diye de ekledim kınayarak.
Tevfik çayından bir yudum daha alıp sorgulayan çatık kaşlarıyla yandan yandan bana bakmıştı bu lafımın üzerine.
"Ee... Ne olacak şimdi?"
Bir süre çentik izleriyle dolu parmak boğumlarımı inceledikten sonra kafamı ona çevirip aksi aksi "Ebesinin amı olacak Tefo! Ne olacak?" diye parladım. Ama sonradan iki tarafın da teknik olarak 'berabere' kaldığını hatırlayınca...
"Onlar hamle yapana kadar bekleyeceğiz."
Sigaramı iki parmağımla kıstırıp huzursuz hareketlerle cebimde çakmak aradım.
"Beklerken Melih'i de gözetleyeceğiz tabi. Ne olur ne olmaz, çocuk yine bizim yüzümüzden yaralanmasın."
"Olur abi, sen nasıl dersen."
Tefo usul usul kafa sallarken dükkana iki liseli girdi. Öğle arasında sigara almaya geldikleri her hâllerinden belliydi.
"Abi sen mi bakıyorsun kasaya?"
"Geliyorum kardeşim!"
Tefo çayının dibini hızlıca kafasına dikip onların peşinden dükkana girdiğinde sigarayı kenara bırakıp masada duran telefonuma uzandım. Telefonum kırıldıktan sonra hepi topu dört beş gün kullandığım -ve alışamadığım- tuşlu telefondan kurtulup kendime eli yüzü düzgün 2. el dokunmatik bir şey bulmuştum nihayet. Şimdilik beni idare ediyordu. Kilidi açıp mesajlara girdim. Üç gündür Melih'ten çıt çıkmıyordu.
Öldü mü, kaldı mı? Yarası nasıl oldu? Hiçbir şey bilmiyordum.
Aslında sormuştum ama...
Mesajlara girdim.
MELİHCİĞİM
Evvelsi Gün
Siz: Nasıl oldun? [12.50]
Siz: Daha iyi misin? [12.50]
Siz: Annen bir şey sordu mu? [12.51]
(Görüldü ✔✔)
Siz: Görüldü mü? [14.37]
Siz: Harbiden mi? [14.37]
(Görüldü ✔✔)
Dün
Siz: İntikamın alındı [10.59]
Siz: Sana bir daha bulaşan olmayacak [11.00]
Siz: Bu mesele Caner'le bizim aramızda [11.00]
Siz: Seni dahil etmesine izin vermeyeceğim [11.01]
Siz: Sözüme güvenebilirsin [11.02]
(Görüldü ✔✔)
Siz: Sen nasıl oldun? [11.10]
(Görüldü ✔✔)
Bugün
Siz: Ne yapıyorsun? [14.35 - Şimdi]
(Görüldü ✔✔)
MELİHCİĞİM çevrimiçi...
Yine görüldü. Yine cevap yok.
Ve yine çevrimiçi.
Ulan...
Onu görmek için kıç atıyor falan değildim ama benim yüzümden bıçak yemişken merak etmeden de duramıyordum işte.
Lanet olsun içimdeki insan sevgisine...
Hızlıca rehbere girip -pişman olacağımı bilsem de- aradım onu.
İnsan en azından bir 'iyiyim' bile yazmaz mı lan?
Telefonu kulağıma götürürken dirseklerimi dizlerime yasladım. Kulağım onun kızgın sesini duymayı beklerken, telefon bir çaldı, iki çaldı, üçüncüye başlamışken yüzüme kapandı.
"Lan..."
Kalan çayımı kafaya dikip bitirdikten sonra tekrar aradım.
"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor... Lütfen daha sonr-"
Bu sefer hiç çalmadan yüzüme kapanmıştı telefon. Paranoyak olmak istemiyordum ama bu bana sanki Melih'in sırf benimle konuşmamak için telefonunu kökünden kapattığını düşündürtmüştü.
"Bu kadar mı konuşmak istemiyorsun lan benle?"
Sinir krizine selektör çaktığım birkaç gergin dakikanın sonunda telefon elimde titremeye başladığında, bir an için arayanın Melih olduğunu sansam da ekranda rehberime kayıtlı olmayan bir numara vardı. Canım sıkıldı. Ama yine de açıp kulağıma götürdüm sinirle.
"Ne var?!"
"Merhaba, Atakan Polat'la mı görüşüyorum?"
"Evet, benim. Sen kimsin?"
"Aytaç ben."
"Hangi Aytaç?"
"Aytaç isminde kaç kişiyi tanıyor olabilirsin ki?"
"Soruma soruyla karşılık verme birader. Kimsin dedim?"
"Veteriner Aytaç Sürmeli. Melih'in arkadaşıyım."
"Tamam, hatırladım. Numaramı nereden buldun?"
"Kedi taburcu olacağı zaman ulaşamazsam haber vermek için senin numaranı da istemiştim.
"Melih verdi yani numaramı sana?"
"Evet."
"Kendisi nerede peki?"
"Valla, aradım az önce ama... Ulaşılamıyor. Telefonu kapalı herhalde. Ben de seni arayayım dedim. Kediyi bugün taburcu etmem gerekiyor."
"Sebep? Kalsın işte orada, sahiplendirirsiniz."
"Sahiplendirme işini biz yapmıyoruz. Sadece tedavi ediyoruz. Ayrıca... Buraya her gün yeni yaralı kediler getiriliyor. İyileşen kedileri tutmak için kapasitemiz yeterli değil. Melih ısrarla yavruyu barınağa gönderme dedi. Yani şimdi birinizden birinin gelip onu teslim alması gerek. Melih'e de ulaşamadığıma göre..."
"Bak ya..."
"...Bu kişi sen oluyorsun. Hadi, nazlanma da gel al kediyi. Bekliyorum."
Daha cevap veremeden telefon yüzüme kapandığında öylece kalakaldım. Kediyi oraya bıraktığımızda -veteriner de arkadaşı çıkınca- her şeyiyle Melih ilgilenir diye düşünmüştüm. Ama bu noktada yapacak bir şey yoktu. Ayrıca, o geceyi hatırlamak istemesem de hayvanın yaralı hâlleri gözümün önüne geldikçe vicdani sorumluluğum ağır basıyordu. Gidip alacaktım kediyi. Ama eve getirebileceğimi sanmıyordum. Çünkü annemin kedilere alerjisi vardı. Çevremde de hayvan meraklısı kimse olmadığından, mecburen kediyi Melih'e teslim etmem edecektim.
Sabahtan beri çakılıp kaldığım iskemleden kalkıp sırtımı esnettim ve sigaramla telefonumu ceketimin ceplerine tıkıştırıp içeriye seslendim:
"Tefo ben gidiyorum!"
Camlı buzdolabına Tuborg dizdiği sırada beni görebilmek için kapıdan tarafa döndü Tefo.
"Nereye?! Daha dürüm söyleyecektim."
"Aç değilim, ye sen! Akşama da bekleme beni. Bir işim çıktı."
Hızlıca arka sokakta park halinde duran siyah Şahin'e doğru adımlarken telefonumu tekrar elime aldım yolda.
MELİHCİĞİM
Bugün
Sizden sesli mesaj: (🎙)
"Arkadaşın aradı demin. Aytaç... Kediyi taburcu edecekmiş. Veterinere gidiyorum şimdi almaya. Sonra ne bok yiyeceğim bilmiyorum, eve götüremem. Mecbur sana geleceğim. Telefonunu açar açmaz beni ara."
[14.55]
Arabaya binip kapıyı kapatınca bir ses daha atmak üzere mikrofon simgesine tıkladım yeniden. Sabahtan beri kafamın içinde dönüp duran bazı şeyler vardı ona söylemek istediğim. Ve... Açıkçası yüzüne bakmazken daha kolay dökülecekti dilimden.
Sizden sesli mesaj: (🎙)
"Ne yapmaya çalıştığının farkındayım, Melih. Ama beni görmezden gelince öylece ortadan yok olacak değilim. Kafandan ne geçiyor bilmiyorum ama o gece utanmanı gerektirecek bi şey yaşanmadı. Sen sordun, ben gösterdim. Hepsi bu. Zaten o kadar öpücükten sonra dikelmeyeni Allah çarpar. Şu tiribi kes artık."
[14.56]
Gönderiliyor...
Gönderildi.
Bu sefer görüldü bile atmamıştı. Ama illaki cevap verecekti.
Aynaları kontrol edip kontağı çalıştırdım ve bomboş sokakta ilerlemeye başladım. Yol boyunca aklıma dolanıp duran tek şey, Melih'in benden tiksinmiş olma olasılığıydı. Aslında... Benden tiksinmesi işime gelmeliydi ama nedense içten içe bunu istemiyordum.
Kendime o günden beri devamlı olarak şunu soruyordum;
Tiksindiyse neden inledi?
Neden dudağını ısırdı? Zevk alır gibi...
Ana yola çıktığımda radyoyu henüz açmadığımı fark ettim. Ama açmayacaktım da. Çünkü kafamın içindeki sesler bugün sanki dışarı taşıyordu. Yol boyu giderken sessizlik içinde düşünmeye devam ettim.
Evet, bu kısacık zamanda Melih hakkında birtakım düşüncelerim oluşmuştu. Ama hiçbiri kötü değildi.
Tamam... Melih, hafif tripli, her dediğime muhalefet, inatçı, geveze bir tipti. Bazen istediğini yaptırmak için çirkefleştiği de oluyordu. Ama yine de, sevilmeyecek adam değildi. Bir kere dürüsttü. Doğrucuydu. Sonra... Düşünceli, becerikli, çalışkan biriydi. Ve arabalar hakkında benden daha çok şey biliyordu. Ayrıca, yakışıklılığına rağmen sade giyimli ve gösterişsizdi. Şebnem'e karşı da bir yanlışını görmemiştim. Gerçi çok bir araya gelmemişlerdi ama geçen sefer ona çıplak yakalandığında nasıl elinin ayağına dolaştığını bizzat görmüştüm. Hatta Melih'in genel olarak kızların yanında çekingen bir tip olduğu kanaatine varmıştım.
Sinyal verip kanal yoluna girdim. 200 metre daha gittikten sonra sağa dönüp aralarında veteriner kliniğinin de bulunduğu iki katlı bahçeli evlerle dolu mahalleye giriş yapacaktım.
Biraz sonra, Melih'le 'kemer bağlama' kavgası yaparken kediye çarptığım yerden geçince içim bir hoş oldu. Puşt, dikkatimi acayip dağıtmıştı. Yok bu şarkı ne, yok sevgilinden mi ayrıldın ne bu efkâr? Dünyanın sorusunu sormuştu. Kediye çarpmamda onun payı vardı. Ama tabi sorsak, bütün hata bendeydi. Hayır, durumumu öğrendi de ne oldu sanki? Hiç.
Boşu boşuna -eğer olur da bir gün benimle uğraşırsa diye- eline koz vermiştim. Hoş, Melih insanların acılarından kendine zevk damıtan bir tipe benzemiyordu. Ama yine de bu özel bir konuydu. Hem... kahvaltıda annemin dillendirdiği 'nişan' lafından sonra kesinlikle ayrıldığım kişinin sevgilim değil, nişanlım olduğunu anlamıştır.
Harika(!)
Detayları da çenesi düşük Şebnem vermediyse ben bir şey bilmiyorum.
"Ulan zaten..."
Diyeceklerim dilimin ucuna gelip geri giderken dikiz aynasında sallanan şanlı Beşiktaş'ımın oto kokusunu içime çektim sakinleşmek için.
Buse'yle liseden beri -bir dargın bir barışık- bir birlikteliğimiz vardı. Lise 2'de bizim sınıfa nakil öğrenci olarak gelmişti. O, okulun en güzel kızıydı. Bense okulun belalılarından... Bir araya nasıl geldik, ben de bilmiyorum. Aslında, o zamanlar top peşinde koşturmaktan kızlara pek düşmüyordum. Antrenmandan eve, evden okula, okuldan antrenmana bir döngüm vardı. Ama ne hikmetse bizi yan yana görüp yakıştıranlar olmuştu. Sonra -ne bok varsa- uğraşıp edip bizim çöpümüzü çatmışlardı. O güzel, ben yakışıklı... Okulun gözde çifti olmuştuk anlayacağınız.
Kabul, başta ben de ondan biraz etkilenmiştim ama bu asla aşka dönüşmemişti. Ayıp olacak, kız üzülecek diye de ayrılığı hep geciktirmiştim. Ama sonra bir gün mahallemizin sayılan, sevilen abilerinden Ömer abi bize bir arkadaşını tanıştırdı. Şehre yeni gelmiş, part-time iş arayan üniversitelinin biriydi. Adı: Mete'ydi.
Biraz soruşturunca onun Buse'nin abisi olduğunu öğrendim. Yirmili yaşlarının başında, motorcu bir gençti. Kolları dövmeli, kulakları delik, yürüyen 'Akdeniz Akşamları' kıvamında, kumral, uzun boylu, atletik bir herifti. Üniversitede müzik bölümündeydi. Sık sık da okul çıkışlarında motoruyla Buse'yi almaya gelirdi. Öyle pozitif, güleç yüzlü, hayat dolu biriydi ki... çok berbat bir gün geçiriyorsam bile onu görünce mutlaka yüzüme bir gülüş yerleşir, içim kıpır kıpır olurdu. Ama tabi hemen bastırırdım hepsini. Çünkü böyle hissetmem çok yanlış gelirdi. Kusacak gibi olur, bir köşeye çekilirdim.
Derken... Bir senenin sonunda Buse'den ötürü biz de arkadaş olduk. Şakalar espriler, futbol muhabbetleri, müzik zevkleri, 'kafa çocuksun'lar falan filan... 'Abi-kardeş' aradan kalktı ve birbirimize isimlerimizle hitap etmeye başladık. Bir süre sonra -üç kişi bir motora sığamayacağımız için- Mete bizi arabayla gezdiriyordu artık. Yakındık. Hem de çok yakındık. Ve ben sırf onunla daha fazla vakit geçirebilmek için Buse'den ayrılmıyordum. Resmen abisini görebilmek için kullanıyordum kızı. Bencil bir pisliktim. Kızın bana ne kadar aşık olduğunu görüyordum ama elimden bir şey gelmiyordu. Feleğim şaşmıştı. Kalbime ilk defa sözüm geçmiyordu.
Bir gün... Korktuğum başıma geldi. Ve bu yakınlık beni geri dönemeyeceğim bir felakete sürükledi.
Arabada yalnız kaldığımız bir vakit, Mete bana gay olduğunu ve benden uzun süredir hoşlandığını söyledi. Bunlar, daha önce hiçbir erkekten duymadığım itiraflardı. Hemen ardından dudağıma kapanan dudaklar da benim ilk öpücüğümdü. Ve daha dün gibi hatırımdaydı.
O an öyle panik olmuştum ki... Refleks olarak Mete'nin burnuna okkalı bir yumruk geçirip araçtan indiğim gibi kaçmıştım. Sert bir tepkiydi. Ama bu yumruk onu bana daha çok bağlamıştı. Bunu bir sonraki karşılaşmamıza kadar bana sürekli özür mesajları atmasından anlamıştım. Yumruk atan taraf ben olmama rağmen özür dileyenin o olması komikti ama neyse...
Sonuç olarak, ilk aşkım bir erkekti.
Ve ben o zamana kadar hiçbir kıza pas vermeyişimin, kitap okurken 'entel' diyecekler diye köşe bucak saklanışımın ve soyunma odasında kaslarımızı sergilerken bakışlarımın akranlarımın üzerinde fazlaca oyalanmasının sebebini sonunda anlamıştım. Kendime hiç yakıştıramasam da ben hemcinslerime ilgi duyuyordum. Ve Mete, hayatımdaki kısacık serüveninde bana aslında kim olduğumu göstermişti. Sanki sırf bunun için gönderilmiş gibi...
Neyse... Son sınıfa geldiğimizde artık ben, Buse ve Mete bir aşk üçgeniydik. Buse'nin bizden haberi yoktu ve biz ondan ayrı kaldığımız her fırsatta el ele diz dizeydik. Mete, bana yeni bestelerini çalarken; ben de ona hayatımda olup bitenleri ve babamın zorbalıklarını anlatırdım. Sonra babam bizi bilse ne yapar diye tahmin etmeye çalışır, sahte senaryolar yazıp eğlenirdik. Mete benim tek sırdaşımdı. Beni ailemden bile daha iyi tanıyan tek kişiydi. Kara kutumdu.
Henüz birkaç yıldır birbirimizi tanıyor olsak da sanki kırk yıllık dostlar gibiydik onunla. Şeffaftık. Dürüsttük. Sadıktık. Gizli gizli seviyorduk ve -her körkütük aşık gibi- hiçbir şey bizi ayıramaz sanıyorduk. Ama bu yanılgı çok uzun sürmemişti.
Anılar alacaklı gibi üzerime çullanırken, ayağımı gazdan çekip usul usul mahalleye girdim. Bir iki dakika sonra veteriner kliniğinin küçük otoparkındaydım. Kontağı kapatıp durduğumda kafamın içinde yanıp sönen resmi görmezden gelemiyordum artık.
Kemerimi çözdüm ve arka cebime ulaşıp cüzdanımı çıkardım. Ön değil (Çünkü asla bu riski göze alamazdım.) iç yüzünü açtığımda, ilk aşkımın gülen yüzü karşıladı beni.
Fotoğrafı iki parmağımla cüzdandan çıkarıp hafızamda hep genç kalacak olan yüzünü öptüm usulca.
"Ah be Mete... Ah be kumralım..."
Olmasaydı sonumuz böyle...
Herkesten gizli, motorla göl kenarına gittiğimiz gün çekmiştim bu fotoğrafı. Bastırdığımdan beri de cüzdanımdan başka yerde taşımamıştım. Zalim felek bana bunu layık görmüştü. O kadar yasaktık ki birbirimize... Fotoğrafını ulu orta parmaklarımın arasında tutmamalıydım. Hatta ona bakan hasretli gözlerimi bile kimse görmemeliydi. Yoksa yıllardır çizdiğim o "maço" imaj bir anda tuz buz olurdu.
Gülünçtüm. Ama başıma gelenler kadar değil...
Bu fotoğrafı çektiğim gün biraz yakınlaştığımız, hatta belki öpüştüğümüz sırada babamın yakın bir arkadaşı uzaktan bizi görmüş ve yemeyip içmeyip "Yılmaz senin oğlanı balık tuttuğumuz gölde, başka bir oğlanla gördüm. Baya samimilerdi. İbne mi oldu senin oğlan?" diye hadsiz bir soru eşliğinde yetiştirmiş babama. Babam da ona "Ne münasebet! Benim oğlum öyle değil." demiş ama...
Akşam eve gelince kıyamet koptu tabi. Babam olayın aslını benden öğrenmek yerine -arkadaşının dolduruşuna gelip- bana saldırmaya kalktı. Gerçi duydukları yalan değildi ama yine de bana sormaya tenezzül bile etmemişti. Adı gibi emindi sanki. Ve ben o kadar köşeye sıkışmıştım ki... Hayatımda hiçbir zaman o gece söylediğim kadar çok yalan söylememiştim.
İçim almaya almaya "Ne saçmalıyorsun baba sen? Kim söylediyse yalan söylemiş. Yok öyle bir şey! İbne değilim ben! Sen oğlunu tanımıyor musun ya? Sevgilim var benim. Buse'yi seviyorum ben." diye arka arkaya bir sürü şey sıralamış, hatta hızımı alamayıp "Arif amca gitsin kendi ibne oğluna baksın!" bile demiştim. Ama bu yaşıma geldim, size yemin ederim, hâlâ babamın bana tam olarak inandığını düşünmüyorum.
Ulan askere gittim geldim... Adamın yüzünde yine o şüpheci ifadeyi gördüm. Sanki pembe tezkere almışım, askere diye çıkıp 6 ay tatil köyünde kalmışım gibi bakmıştı bana.
Ne yapsam, ne söylesem yalandı onun için.
Şimdi düşünüyorum da, biz onun Birkan'la olduğu kadar bile baba-oğul olamamıştık. Çünkü Birkan, kendine en çok benzeyen, mükemmel oğluydu. Onun erkekliğine karşı en ufak bir şüphesi yoktu içinde. Ama bana karşı -gerçekliğini kanıtlayamadığı- çok fazla şüphesi vardı. Ve içten içe bu olaya inanmak istediğini adım kadar iyi biliyordum.
Neyse...
Biz bu olaydan sonra Mete'yle yolları ayırdık. Hiç istemedik ama mecburduk. Çünkü ifşa olma riskini ikimiz de göze alamazdık. Bu yüzden Mete ortalık biraz durulsun diye memleketine gitti. Ama birkaç ay sonra mezuniyetimizin olduğunu biliyordu. Benim için değilse bile kardeşi için dönecekti. Mezuniyet töreninden önceki gece aradığımda "Yarın sabah yola çıkacağım. Öğlene kadar orada olurum. Merak etme, seni ben mezun edeceğim." demişti.
Ama ertesi sabah olup da tören alanında toplandığımızda kendisinden önce haberi ulaşmıştı. Mete, trafik kazasında hayatını kaybetmişti.
Mezuniyete yetişmek için gaza basmış ve otobanda son sürat giderken motorunun hakimiyetini kaybedip başını yol kenarındaki hız tabelalarından birine çarpmış; kaskı olmasına rağmen kurtulamamış, düştüğü yerde can vermişti.
Meğer o gece sesini son duyuşummuş.
Bilemedim...
İç çekerek fotoğrafı cüzdanıma koyduktan sonra gözümden damlayan bir damla yaşı elimin tersiyle yok edip dikiz aynasında kendime çeki düzen verdim. Boğazım düğüm düğüm olmuştu yine.
O güne dair, Buse'nin yürekleri parçalayan çığlığını ve üzerinde mezuniyet cüppesiyle yere yığılışını hatırlıyordum. Bir de Mete'nin musalla taşına yatırılmış, tavana gülümseyen soğuk bedenini... 'En yakın arkadaşıyım' diye son kez görmeme izin vermişlerdi.
O mavi fayanslı soğuk banyo gözümün önüne geldiğinde başımı direksiyona yasladım. İçimdeki boşluk yine acıyla dolmaya başlamıştı.
"Ulan..."
Olay gününden sonra olup biten her şey, bütün detaylar silinmişti beynimden. Sadece onu toprağa verdiğimiz gün, içimde bir şeylerin bir daha hiç onarılamayacak şekilde kırıldığını hissettiğimi hatırlıyordum. Sanki ömrümde bir perde daha kapanmıştı. Ama bu sefer tüm renkleri soldurarak...
Schindler'in Listesi'ndeki gibi siyah beyazdım artık. Hayatıma renk veren tek şey toprağın altına girerken, ben de yalanlarla dolu büyük ve sonsuz karanlığıma gömülmüştüm.
Psikoloğa göre bundandı hep siyah giyinmem. Çünkü fark etmeden kendimi hiç bitmeyecek bir yasın içine sokmuştum. Ve ne zaman biteceğini ben bile bilmiyordum. Tek bildiğim, hayat denen bu yolda bedenim yaşlanacaktı elbet ama Mete hep aynı kalacaktı. Hep onu tanıdığım şekliyle yaşayacaktı hafızamda.
Başımı direksiyondan kaldırıp sıkılı çenemi gevşettim aynadaki ifadesiz yüzümü incelerken. Yaralı yüzüm her zamankinden daha ciddi ve donuktu. Düşüncelerimse nihayet susmuştu. Ama içim hâlâ acıyordu. Üstelik ölümünün üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen...
Hayal meyal hatırlıyordum artık onunla yaptıklarımızı. Sanki o çok güzel bir rüyaymış da erkenden uyanmışım gibi... Belki de bütün derdim buydu.
Beni son kez görmeden, öpüp sarılmadan, vedalaşmadan, ansızın göçüp gitmesi yakıyordur canımı...
Ama dedemin de dediği gibi: Her ölüm biraz anidir.
Önemli olan geride kalanın, göçüp gidenin anısına sahip çıkmasıydı. Ve ben onun anısına öyle sıkı sarılmıştım ki... kendime yeniden başlamak için bir şans bile vermemiştim. Buse'yle de sırf onun emanetine göz kulak olmak için nişanlanmayı kabul etmiştim. Nasıl bir psikolojideydim o ara bilmiyorum ama yaptığım en saçma işlerden biriydi bu. Sonradan Selçuk'la ilişkilerini öğrendiğimde aslında içten içe sevinmiştim. Ama kardeşim dediğim herifin lafta da olsa 'nişanlım' sıfatını alan kıza ben askerdeyken yan gözle bakması kabul edeceğim bir şey değildi. Cezasını kesmiştim, orası ayrı...
Sonuç olarak, Mete öldükten sonra kimseye aşık olmamış, kalbimin kapısını sımsıkı kapatmıştım. Buse'yle sık sık kavga eder olmuştuk. Barıştığımızda da el ele tutuşmaktan, yanak yanağa gelmekten ileri gidememiştik. Artık yavaş yavaş kız bir şeylerden şüphelenmeye başlamışken ayrılmamız en iyisi olmuştu. Bir ömrü onunla -daha doğrusu bir kadınla- geçiremeyecek kadar eşcinseldim ne yazık ki...
Hem aşka küsmüş olmam hem de kadınlarla yapamamamdan dolayı, hep kısa süreli hep yarım ve hep dürtüsel ilişkilerim olmuştu. Ama ben bundan memnundum. Kimseyle bağ kurmamak ve gizli kalmak en iyisiydi. Çünkü bir daha aynı şeylerin tekrarlanmasını hiç istemiyordum.
Eşcinsellik, bu toplumda gizli kalması gereken bir gerçekti. Bu yüzden ne zaman konusu açılsa hep susmuş, yorumsuz kalmıştım. Ben de bizim gibi hissedenlerin büyük çoğunluğu gibi, saklayanlardan olmuştum.
Ne kadar sert, kaba ve ulaşılmaz görünürsem o kadar şüphe çekmeyeceğime inanmıştım. O kadar 'erkek' olacağıma...
Artık rol yapmak da kesmiyordu ama gittiği yere kadar gidecekti bu sahte 'maço'luk. Ta ki biri maskemi düşürene dek...
İç hesaplaşmam, kendime kurduğum mahkemede yine kendimi yargılayıp kendi kalemimi kırmamla burada son bulurken birkaç dakika kendimi toparlamayı bekledim. Sonra arabadan inip veteriner kliniğine doğru ağır ağır yürümeye koyuldum.
Merdivene ulaştığımda Aytaç denen tipitipin randevu masasının arkasından beni izlediğini gördüm.
"Oooo! Hoş geldiniz Atakan Bey. Ben de arabadan ne zaman ineceksiniz diye merak etmeye başlamıştım. Yüz felci geçirdiniz sandım. Ne oldu, iyi misiniz?"
Sizli bizli konuşmasına rağmen gülen suratı ve ettiği laflar bir hâyli gevşekti.
"Beni Melih'le karıştırmasan iyi edersin doktor. Kediyi ver gideyim. Lak lak etmeye gelmedim."
Aytaç elini beyaz önlüğünün cebinden çıkarıp omzuma koydu. Bu sefer bir parça samimiyet katmıştı sözlerine.
"Ya... Geçen sefer için kusura bakma. Çok yoğun bir gündü. Ve ağrıları olan yaşlı bir köpeği sahibinin izni doğrultusunda uyutmak zorunda kalmıştık. Siz gece öyle gelince ve sen de biraz kendini bilmiş konuşunca... Öyle çıkıştım."
Önemli değil, dercesine kafa salladım. Ne kaba saba adamlar görmüştüm... Aytaç onların yanına çiçek gibi kalıyordu.
"Eyvallah. Sorun yok. Olur öyle, insanlık hâli." dedim bakışlarımı etrafta gezdirirken. Kafesindeki beyaz kediyle sıra bekleyen yaşlı kadın hariç kimse yoktu koridorda.
"Aramızda sorun kalmamasına sevindim."
Aytaç omzumu son bir kez pat patlayıp ellerini yeniden önlüğünün ceplerine sokuşturdu ve "Beni takip et." diyerek önüme geçip yürümeye başladı. Ben de dediğini yapıp onun peşine takıldım. Parmağında yüzük görmüş müydüm hatırlamıyordum ama yürürken gözüme çarpan tek detay buydu. Benim arkadaşlarımın geneli it-kopuk, işsiz ve bekardı. Melih'inkiler ise -sanıyorum geneli- meslek sahibi, yuva kurmuş insanlardı. Aramızdaki fark arkadaşlarımızdan bile kendini belli ediyordu.
"Sıvı takviyemiz bitti. Kızımız artık yumuşak gıdaları çiğneyebiliyor."
"Çok iyi."
Üst üste konumlanmış kafeslerle dolu bir odaya girdiğinde ben de peşinden içeri girdim. İçerisi kedi dışkısı, ilaç ve ucuz oda spreyi kokuyordu. Aytaç hemen içeriye temiz hava girsin diye pencereleri ardına kadar açtı. Kokudan rahatsız olduğumu çok belli etmemiş olmayı diledim. Onu mahçup etmek istemezdim. Ama bazen bazı yüz ifadelerimi kontrol edemiyordum. Tiksinme gibi...
"Aa... Evet. Kedimiz burada." dedi duvar dibindeki kafeslerden birini gösterirken. Boyumun hizasında olduğu için sadece öne doğru birkaç adım atmıştım. Sarılı, alacalı, tekir, gri... Her renkten kedinin arasında, karanlık kafeste asla gözlerinden başka bir yeri görünmeyen tek bu kedi vardı.
"Getirdiğiniz kedicik, 4 aylık Bombay ırkı dişi. İsmi olmadığı için şimdilik 'Kara Kız' dedik arkadaşlarla."
Bombay?
Kedilerin ırkı mı varmış lan?
Dudak büktüm.
"Kara Kız ne oğlum? İnek mi bu? Sarı olsaydı, Sarı Kız mı diyecektiniz?"
Bir yandan da kısık gözlerimle kafesin içindeki canlıyı görmeye çalışıyordum. Aytaç kıkırdayarak isyan etti bu laflarıma:
"Allah Allah! Sana da isim beğendiremiyoruz. Genelini biz koyduk, daha özelini de siz koyarsınız."
Kafesin kapağını açıp elini içeri sokarken elinde eldiven yoktu.
"Bakalım seni hatırlayacak mı? Gel kızım gel..."
Saniyeler sonra kafesin içinden hatırladığımdan daha da ufak görünen kara kediyi kollarının altından tutup dışarı çıkardı. Hayvan sakız gibi sünmüştü bu pozisyonda. Benim en garibime giden olaylardan biriydi bu kedilerin esnekliği. Hatta internette ciddi ciddi kedilerin sıvı olduğunu savunan birtakım insanlar bile görmüştüm.
"Nasıl? Toparlamış mı biraz?"
Aytaç kediyi ortadaki metal tezgaha koyduğunda yönümü ondan tarafa döndüm. Şimdi tam anlamıyla görebiliyordum kara kediyi.
"Baya." dedim hayran hayran bakarken. O gece ölü bir kediden farksızdı kucağımda. Ama şimdi kıpır kıpır, meraklı, enerjik bir hâli vardı. İçten içe bu beni mutlu etmişti.
"İç - dış parazitini yaptık. Düzenli takip edilmesini isterseniz mesaj atarım getirirsiniz."
Bahsettiği şeyin ne olduğunu bilmediğim için sadece kafa sallamakla yetindim. O da anladığımı sanıp konuşmaya devam etti:
"Bu arada... Bir süre daha yaş mamayla beslerseniz çenesi için daha iyi olacaktır. Hemen katı mamaya geçmeyin."
Gene kafa salladım. Mamanın yaşından da kurusundan da anladığım yoktu. O işleri Melih'e paslayacaktım.
"Eee başka? Altına bez de bağlayacak mıyız?" dedim dalga geçer gibi. Sanki kedi değil de hastaneden bebek alıyormuşum gibi hissetmiştim bir an. Ortamın ciddiliğini kırmak için söylediklerim Aytaç'ı yine güldürürken bir elim tezgaha dayayıp öteki elimi kediye uzattım ilgiyle.
"Sen bu dediklerimi Melih'e aynen ilet. O bilir ne yapacağını. Az kedi bakmadı buralarda."
Bu Melih'in de ne çok kedi merakı varmış arkadaş? O mavi tişört travması da yavru bir kedi yüzündendi. Beni kedisi zannedip...
"Ulan zaten başımıza ne geldiyse şu kedilerden geldi..." diye söylenirken "Lan!" diye çıkıştım birden. Kara Kız hiç ummadığım bir anda ön patisiyle elime dokunup aklımı almıştı.
"Bir dakika..."
O gece aceleden fark etmemiştim ama ön sağ patisinin bir kısmı pembe benekliydi. Ve bu çok şirin bir detaydı.
"Ben kara kedilerin gözleri hariç her yeri kara olur sanıyordum." dedim şaşkınlıkla.
Aytaç bana sanki 'gökten kedi yağıyor' demişim gibi garip garip baktıktan sonra dalga geçer gibi "Siyahilerin bile el-ayak içleri siyah değil. Kedi niye olmasın?" dedi. Mantıklı buldum.
"Neyse... Hadi paketle bizim Kara Kız'ı da gideyim. Daha Melih'i bulacağım." dedim umursamaz görünmeye çalışarak. Aslında ona Melih hakkında birkaç şey sormak istiyordum. Ama... konusu açılmamıştı.
"Bir dakika bekle, taşıma kafesi bulayım."
Aytaç odadan çıkıp gittiğinde bir duvar dolusu kedi ve karşımda duran siyah divayla baş başa kalmıştım. Diva diyorum, çünkü hayvanın kendine has asil bir aurası vardı. Sanki önceki hayatında İngiltere prensesiydi haspam. Ama Allah'ı var, gözleri çok güzeldi.
Elimi bir kere daha uzatıp başını sevmeye çalıştım. Kafasını kaçırıp ağzını değdirdi parmaklarıma. Sonra gözlerini kapatıp usul usul yalamaya başladı. Yüzünde memnun bir ifade vardı. Onu kurtardığımız için minnet duyuyordu belli ki. Beni hatırlamış mıydı yani?
Bir dakika sonra Aytaç elinde pembe bir kafesle içeri girdi. Dikdörtgen şeklinde, yumuşak, beyaz, ufak bir çarşafı andıran bez parçasını içine serdikten sonra kediyi usulca kafese soktu. Kapağını kapatırken keyifle gülümsüyordu.
"Al bakalım tüylü dostunu."
"Ver benim tüylü dostumu."
Kafesin kulbunu kavrayıp yere indirdim.
"Bir şey daha..."
Kafesten elimi çekip yüzüne odaklandım.
"Bu benim düğün davetiyem."
Elinde tuttuğu zarfı bana uzatırken bir hayli utangaç görünüyordu.
"Hayırlı olsun." dedim refleks olarak. O da kısaca durumunu anlatmaya başladı:
"Nişanlım Aysu. O da benimle bu klinikte çalışıyor. Kendimin kadın versiyonunu buldum desem bana inanmazsın biliyorum ama... cidden öyle bir şey bu."
Elime tutuşturduğu zarfı açıp pembeli beyazlı konseptin arasında o tanıdık 'Sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyarız.' yazısını aradı gözlerim. Ve buldu da...
"Davetiyeyi Melih'e ulaştırırsan çok sevinirim. Ve eğer gelmek istersen, seni de beklerim."
Aytaç'ın aslında kibar bir adam olduğunu o an fark ettim. Ben tanımadığım etmediğim birini düğünümde görmek istemezdim şahsen. Ama o...
"Sağ ol, eyvallah. Ulaştırırım."
"Melih'e söyle, hiç altın takacağım diye borca harca girmesin. Gerek yok. Orada olması yeter."
Melih'le Aytaç'ın posta güvercini olmak istediğimden pek emin değildim ama aklıma gelirse iletirdim herhalde.
"Siz Melih'le nereden tanışıyorsunuz ya?" diye sordum birden gelen samimi bir merakla. Kalçamı tezgaha dayayıp ellerimi göğsümde bağlamıştım. Melih'in anlattıkları doğru mu diye teyit etmek istiyordum içten içe. Aytaç'la harbiden lise arkadaşı mıydılar, yoksa...
Sorumla beraber yüzünde tatlı bir gülümseme oluşmuştu Aytaç'ın.
"Melih'in yeri bende ayrıdır. O da ailesi de pırlanta gibi insanlardır. Lise sonda babamın kumar borcu yüzünden evimize haciz geldi. Annemle babam boşandı. O sıkıntılı süreçte onlar bana evlerini, sofralarını açtılar. Ben bir sene okula onlardan gidip geldim. O yüzden Melih kardeşim, annesi annem, babası da babam gibidir."
Vay be...
"Bakma sen Melih'in böyle mesafeli görünmesine. Lisede baya popülerdi, kızlar peşinden koşardı. Ulaşılmaz görünürdü falan ama özünde çok esaslı, merhametli, çalışkan çocuktu. Hâlâ da öyle gerçi..."
Bilmez miyim...
"Tam pes etmek üzereyken tuttu elimden. Üniversite sınavına beraber hazırlandık. Aynı kupadan kahve içip sabahlara kadar test çözdüğümüz olurdu. Şimdi buradaysam onun sayesinde yani. Bana pes etmeyi yasakladığı için buradayım."
Bana böyle minnet duyan bir Tefo vardı. O da dükkanı soymaya çalışan puştun tekini zıplattım diyeydi. Zaten onunla o olayda tanışıp arkadaş olmuştuk. Ötekiler de... -Batu dahil- hepsi nankördü.
Ulan iyilik yapıp nankörleri sevindirdiğim kadar denize ekmek içi atsaydım, balıklar bana onlardan daha çok dua ederdi be.
"Vay be... Ne dostlukmuş. Kıskandım."
"Ee öyle." dedi Aytaç gururlu gülüşüyle.
"Çok çalışkandır bizim Melih. Ama Hatun teyzenin ısrarıyla tıp yazdı ilk sene. Sonra yapamadı tabi. Ona göre değildi bölüm. Sınava tekrar girip kendi istediği bölüme, makine mühendisliğine döndü. İyi ki de döndü. Şimdi merkezdeki meşhur Bilbaşar Üniversitesi'nde tam burslu okuyor."
Şebnem oraya %25 bursla zor girmişti. Gerçi o da burstan sayılmıyordu herhalde. Baba Yılmaz bize parayı ucundan koklatıyordu ama Şebnem Hanım'a para muslukları ardına kadar açıktı. Artık nedenini nasılını sorgulamıyordum bunun. İstesek biz de okurduk ama haytalığımızdan kaybetmiştik.
"İyi, iyi ne güzel." dedim kafese uzanırken. Belli etmesem de ucundan azıcık kıskanmıştım.
Aytaç birden durgunlaştı pembe kedi kafesine bakarken.
"Bu arada... Bil diye söylüyorum. Melih kendi derdiyle kimseyi üzmek istemez. O yüzden hep içine atar. Sıkıştırmazsan, özelini pek konuşmaz. Madem onunla arkadaşsın. Bunları bil."
Kafesi tezgahtan indirip yanıma aldım.
"Eyvallah. Başka bilmem gereken bir şey?"
Aytaç gülümsedi bir çocuk haylazlığında.
"Başka ne bilmek istiyorsun?"
Elimde olmadan sırıtırken buldum kendimi.
"Farkında olmadan onu utandıracak bi şey yaptım."
"Evet?"
"Kendimi affettirmek için ne yapabilirim?"
Aytaç benimle beraber kapıya adımlarken elini omzuma koydu samimice. Kapıdan girdiğimde ona karşı ne kadar mesafeli hissettiysem, şimdi çıkarken de bir o kadar yakın hissediyordum.
"Benden duymuş olma ama..." diye başlayıp merakımı kabarttıktan sonra dış kapıya gelene kadar konuşmadı.
"Ne duymamış olayım ya? Söylesene oğlum?"
Sabırsızlığıma gülerken "Fıstık." dedi.
Gene mi lan?
Tabi buradaki fıstık yenebilen fıstıktı. Ama yine de Fıstık'la küsüp fıstıkla barışacak olması komikti.
"Bir paket soslu fıstığa tav olur."
Yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirirken omuzlarımı dikleştirip Aytaç'ın kafasına kafamı tokuşturdum alışkanlık üzere.
"Eyvallah kardeşim! Eyvallah."
Girerken 'gevşek, yavşak' diye söylendiğim adama çıkarken 'kardeşim' demek de nasipte vardıysa demek...
Koşar adımlarla arabaya gidip kediyi ön yolcu koltuğuna koydum ve bir de ne olur ne olmaz diye etrafından kemer taktım. Ani frende hayvan uçarsa falan... Gene Melih'le papaz olmak istemiyordum. Kapıyı kapatıp koşar adımlarla kendi tarafıma geçerken bir yandan da en yakındaki marketi kafamda konumlandırmaya çalışıyordum.
"Soslu fıstık, soslu fıstık... Unutma."
Tam kontağı açtım, telefona mesaj geldi.
"Ne var oğlum? Gene hangi bank-"
Ekranda beliren yazı banka adı değildi.
Melihciğim'den (2) mesaj var...
Hemen kilidi açıp mesajlara attım kendimi. Kaç gündür dünyanın mesajını, sesini atmıştım. Herif bana mısın dememişti. Ve şimdi gönlü olmuşsa demek... cevap yazmıştı.
Melihciğim: Dükkandayım (Şimdi)
Melihciğim: Geleceksen gel (Şimdi)
"Geleceğim tabi ki!"
Geleceğim ve şu siktiğimin trip kafasından çıkaracağım seni.
El frenini indirip arabayı harekete geçirdiğimde kafese yandan bir bakış attım. Kara Kız patisini parmaklığından çıkarmış koltuğumu tırmalıyordu.
"Lan! Yırtma kız, niye yırtıyorsun?" diye çıkıştım kediye. Hayvan da sanki beni anlamış gibi ters bir 'miyav' sesi çıkarttı ulur gibi. Kedi olmasa bana sövdü sanacaktım.
"Az daha sabret gülüm, az daha sabret. Melih abinin çirkin gömleklerini yırtarsın gidince."
Tekrar yola odaklanıp kanal yoluna çıkmadan, mahalle içinde market aramaya koyuldum.
"...Ama önce soslu fıstık."
▪️▪️▪️
Bölüm sonu...
Beklediğinize değsin diye uzun bir bölüm yazmaya çalıştım. Melih yok denecek kadar azdı biliyorum ama bu bölümü bayadır yazmak istiyordum. Sadece Atakan'ın ağzından bir bölüm olsun diyordum. Onu da biraz tanıyın, neyin içinden geçtiğini bilin diye. :'>
Umarım Mete için çok üzülmemişsinizdir. :')
Eveet... Bu bölüm gayet açık ve net belli oldu artık kimin gay olduğu :') Atakan gizli gayimiz. Toplumun, babasının ve diğer herkesin ondan beklediği şekilde bir 'erkek' olmak için, daha doğrusu bunu özünü saklamak için bir maske olarak kullanmış bir karakter. Aslında ileride de göreceksiniz, oldukça duyarlı ve düşünceli biri. Sadece 'maço' tavırlarıyla özünü maskelemeye çalışıyor ama yakında fire vermeye başlayacak. Eee bizim Melih'imiz de bunu değerlendirir. ;)
Bölümü beğendiyseniz oy vermeyi unutmayın. Güzel yorumlarınızı da görürsem ayrıca mutlu olurum.
Yeni bölümde görüşmek üzere...