DAYILARIN DAYISI

2998 Kelimeler
Şarkı: Hümeyra - Kördüğüm Melih'ten... 💫 . . . "Tayfun! Küçük anahtarı bana uzatsana kardeşim, kutunun üzerinde." Sabahtan beri kaçıncı arabanın altına yatışımdı bilmiyordum ama bunun son olmasını umarak ön çamurluğun kenarından elimi uzattım. Dışarıda hava soğuktu ama ne hikmetse bizim dükkan bugün hamam gibiydi. Hâliyle her yanım yapış yapış tere batmıştı. Elime yüzüme bulaşan motor yağını ve üzerime sinen inatçı egzoz kokusunu saymıyorum bile... Sonuç olarak, en yakışıklı günümde değildim. "Hadisene oğlum!" Alnımdan süzülüp kulağımın kenarından yere damlayan ter damlasını umursamadan "Elim havada kaldı!" diye söylendim. Artık canım burnuma gelmişti. Şu kapağı takar takmaz eve gidecektim. "Geliyorum abi bir saniye!" Dizlerimi bükmüş sırtüstü arabanın altında sıcaktan ecel terleri dökerken bir çift siyah ayakkabı gördüm aralıktan. Birkaç saniye sonra ayakkabıların sahibi eğildi ve elindeki anahtarı bana uzattı konuşmadan. Aleti tutan eli büyük, parmak boğumları yara bere içindeydi. "Sağ ol." İçimdeki garip hisle anahtarı alıp kapağı yerine montelemek için civatalarını geçirdim. Sonra bütün civataları tek tek sıkarak yerine oturtmaya başladım. Ama bir yandan da kulağım arabanın dışından gelecek herhangi bir sesteydi. "Abi ben çıkıyorum! Sana kolay gelsin." Tayfun'un uzaktan bana seslendiğini duydum. "Sağ ol kardeşim! Görüşürüz..." Son civatayı da sıkar sıkmaz başımı eğip arabanın altındaki aralıktan dışarıya baktım. O bir çift siyah ayakkabı yine görüş alanımdaydı. "Kemal abi? Sen gitmemiş miydin?" Ses gelmedi. İçimdeki merak her geçen saniye biraz daha artarken, arabanın altından çıkmak için yattığım yerde ayaklarımdan destek alarak aşağı doğru kaykıldım. Ama henüz kafamı dışarı çıkaramadan, dizime dokunan el beni olduğum yerde kalmaya zorladı. Tanıdık, sıcak bir temastı bu. O an o saniye vücudum sanki demirden yapılmış gibi ağırlaşırken, bir süre yattığım yerden kalkamadım. Öte yandan sıcak el dizimden aşağı, uyluğuma doğru kaymaya başlamıştı çoktan. Olayın tanıdıklığı beynime durgunluk verirken bir an kımıldayamadıysam da son anda kendime gelerek kasığıma doğru inen eli hızlıca tutup durdurdum. "Şşş... Ne oluyor? Ne yapıyorsun birader?" Sinirle kafamı çamurluktan kurtarıp da bakışlarımı yukarı kaldırdığımda, dükkanın solgun ışığında onun yüzünü görmeyi beklemiyordum. Her zamanki gibi yakışıklı ama bu sefer yara bere içindeki yüzünü... "Atakan? Senin ne işin var burada?" İstifini bozmadan cevapladı sorumu: "Sana yardım ediyorum." Yüzünde en ufak alaycı gülüş yoktu. Aksine, konuşurken gayet ciddiydi. Bir kez daha "Ne işin var burada?" diye sordum huzursuz bakışlarımı ondan kaçırırken. Bıçaklanma hadisesinden beri konuşmuyorduk. Ve o da durmuş durmuş birden böyle karşıma çıkıyordu. "Söyledim ya..." Dudaklarını ıslatıp yüzünü yüzüme yanaştırdı ilgiyle. Elini tutan elimi usulca kavramış kendine çekerken "Sana yardıma geldim." dedi yüzündeki çapkın gülüşle. Neyin peşindeydi anlayamamıştım ama o yeşil bakışlarda tekin olmayan bir şeyler vardı. Şaşkınlığımı gizlemek istercesine "Sen mi bana yardım edeceksin?" diye sordum alayla. Ne hikmetse kapanış saatinde gelmişti yardıma (!) Ayrıca... 'Madem bu kadar çok yardım etmek istiyorsun, o zaman ikinizi birden yok et hayatımdan. O kurnaz kız kardeşini ve kafamı allak bullak eden seni...' diyemedim. "Yardıma ihtiyacım yok." "... Ama olacak." Sessizce mırıldandığı şeyle beraber şüphe dolu bakışlarımı tekrar yüzüne çevirdim. "Ne? Ne diyorsun? Anlamadım." Atakan sanki sorumu duymamış gibi "O gün..." diye devam etti lafına. "O gün orada benim için bıçağın önüne attın kendini. Yaralandın. Benim yüzümden..." Bize geldiğinde karnıyarığını yiyip onu anneme karşı mahçup olmaktan kurtardığımdan beri minnettar bakışlarıyla ilk defa muhattap oluyordum. "Sana bir can borçluyum." Elini kaldırıp yanağıma koydu şefkatle. Sıcaklığı beynimi uyuşturmuştu. "Abartmaya gerek yok... Ufak bir sıyrıktı." Beni dinlemiyormuş gibi baş parmağıyla kaşımı, gözümün kenarını ve elmacık kemiğimi okşadı usul usul. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Patlamış kaşının ucunda kurumuş kana rağmen gözleri her zamankinden parlak, yeşili alacalı ve güzeldi. "Hem zaten... Kim olsa aynısını yap-" "Yapmazdı." Atakan hiç beklemediğim bir anda eğilip dudaklarıma kapandığında ne yapacağımı şaşırarak olduğum yerde kaskatı kesildim. Dudakları yumuşak darbelerle dudaklarımı döverken nefesimin kesildiğini hissettim. Ve... O beni sanki saniyeleri saatlere katlamak istercesine, uzun uzun yavaş yavaş öpmeye devam etti. Yüzüme çarpan sıcak nefesi, dudaklarımın arasında kıvranan dolgun dudakları ve ağzıma gelen metalik kan tadı iliğime kadar titretmeme neden olurken, ellerimle yakasını kavradım sıkıca. Ve sanki bundan daha yakın olabilirmişiz gibi kendime çektim onu. Atakan bir dakika sonra usulca dudaklarımızı ayırıp kulağıma eğilirken epey sarsıldığımı hissettim. Yüzüm yanıyor, kulaklarım uğulduyordu. Nefesimi düzene sokmaya çalışırken, yumuşak bir sesle kulağıma fısıldadığını duydum: "Hiç kimseye güvenmediğin bir gün gelecek, Melih." Sanki yaklaşan bir tehlikeye karşı beni uyarmak ister gibiydi bakışları. İçime korku tohumları serpmişti. "Anlamadım. Ne demek istiyorsun?" Felaket tellalı gibi konuşmasına anlam veremeyerek saf saf ona bakmıştım bir süre. Gerçi, hâlâ öpüşmemizin etkisindeydim. Beynim bulamaça dönmüştü ama yine de heyecanla titreyen dudaklarımı birbirine bastırıp "Biri mi ölecek? Ne bu gerilim?" diye sordum çekinerek. Hiç ummadığım bir anda karşıma çıkıp ak sakallı dedeler gibi bilgiç bilgiç konuşması beni korkutmuştu açıkçası. "Orasını bilmiyorum ama..." Atakan bana uzun uzun baktıktan sonra yine bir tebessümle süsledi yaralı yüzünü. "O gün geldiğinde, yaslanacak tek dağın ben olacağım." Uzanıp dudağımı bir kere daha öptü. Bu sefer kısa ve yumuşaktı öpüşü. Sıcak ve de şefkatli... "Bunu unutma olur mu?" Hâlâ yanağımda duran elini tuttum iki elimle. "Beni korkutma." Gözlerimden süzülen iki damla yaş akıp yüzümdeki kara lekelerin arasında ince uzun yollar oluştururken elinin ellerimin arasından kaydığını hissettim. "Atakan..." Dudaklarım son bir öpücük için yanıp tutuşurken adımı fısıldadığını duyar gibi oldum. "Meliih..." "Melih..." ... "Melih dayı!" "MELİH DAYI!!" "DAYIIII!!!" Kulağımın dibinde bomba patlamış gibi yattığım yerde zıplayarak uyandım rüyamdan. Kan ter içinde kalmış, epey de sersemlemiştim. Bir süre gerçeği, odamı ve bedenimi algılamakta zorluk çektim. Ama sonra beni uyandıran küçük hınzırla göz göz gelince nefesimi güç de olsa düzene sokmayı başardım. "Ela?!" Yatakta, ayaklarımın ucuna dikilmiş, elleri belinde hesap sorar gibi sarı kaşlarını çatmış, bana bakıyordu sert sert. "Ne yapıyorsun kız tepemde? Ödümü koparttın." Demek hepsi rüyaydı... İçime çöreklenen hayal kırıklığıyla gözlerimi ovuşturdum. Dudağımın içinde -sanırım uyurken ısırmıştım- ufak bir yırtık oluşmuştu. Dilimle yokladım. Kan tadı hâlâ oradaydı. "Of dayı yaa! Bu ne biçim uyku? Deminden beri sana sesleniyorum, duymuyorsun." "Uyuyordum kızım, nasıl duyayım?" Yutkundum derin nefeslerimin arasında tavana bakarken. Her şey o bıçaklandığım gece başlamıştı. Gündüz düşlerime, fikirlerime sızdığı yetmiyormuş gibi bir de geceleri rüyalarıma sızmaya başlamıştı bu Atakan Polat, iyi mi? Omuzlarımı silktim belli belirsiz. Rüyadan kesitler aklıma geldikçe içim bir hoş oluyordu. Özellikle Atakan'ın o hâli, beni öpüşü, yanağımı okşayan eli... Sanki kocaman zehirli bir yılan tarafından ısırılmışım da onun zehri usul usul bütün vücudumu sinsice ele geçiriyormuş gibi hissediyordum. Bir dokunuş beni bu kadar kendimden geçirmemeliydi. Bunun beni etkisi altına almasına izin vermemeliydim. Ne olursa olsun kendimi sakınmalıydım. "Ama... İlk seslendiğimde hep uyanırdın." dedi Ela dudak bükerek. Bense hâlâ ona odaklanmakta zorluk çekiyordum. Aklım başka yerdeydi. "Niye uyanmadın hemencik? Öldün sandııım!" Üstüme atlayıp boynuma sımsıkı sarıldığında kollarımı küçük bedenine doladım gülerek. "Geç yatmışım kuzum, ondan..." Ona sarılırken bir yandan da gördüğüm rüyanın tesirinden kurtulmaya çalışarak zihnimden geçenleri sıraya koymaya çalıştım. Üç gün olmuştu... Ne Atakan'ı ne Şebnem'i ne de evlenmemi isteyen herhangi bir insan evladını -annem hariç- görmediğim üç koca gün olmuştu. Odamdan çıkmadan, dizi-film izleyip iyileşerek geçirdiğim üç koca günden sonra... Şimdi beni buradan çıkarabilecek tek kuvvet karşımda duruyordu: Yeğenim, sevgili Ela. Ama siz onu daha çok "Ayaklı Radyo", "Kuzucuk" ya da "Doğrucu Davut" olarak tanıyacaksınız. Ona neden bu lakapları taktık diye hiç sormayın. Yakında öğrenirsiniz. "Annen de geldi mi? Yoksa seni bırakıp gitti mi?" diye sordum yataktan kalkarken. Kuzucuk kalktığım yere yatmıştı hemen. "Hı-hıı annemle birlikte geldik dün gece. Herkes uyuyordu. Nenem açtı kapıyı. Şşş dedi bize. Ses yaparsak dede kızarmış. Biz de parmak ucumuza basarak pıtı pıtı çıktık yukarı. Yattık uyuduk hemencik." Elimi yüzümü yıkar yıkamaz havluyla gelişi güzel kurulanıp içeri, yatağa çevirdim şüpheci bakışlarımı. "Nasıl yani? Niye geldiniz gece gece? Ne oldu?" Ela söylememesi gereken şeyleri söylediğini fark ederek "Ayy!" diye cırlayıp iki eliyle ağzını örttü yorganın altına kaçarken. "Bi'şey yok bi' şey yok! Bi' şey yok dayıcım." "ELAA!!" Hızlı hızlı gidip dolaptan elime ilk geçirdiğim kotu giydim ve -rüyamın şehvetiyle- terden yer yer ıslanan tişörtümü çıkarıp bir hışımla kirli sepetine fırlattım. O Cüneyt piçinin ablamı 'yine' üzdüğünü adım gibi biliyordum. "Çık yataktan Ela! Ciddiyim bak... Ne oldu, çabuk söyle." Koltuk altlarıma hızlıca deodorant sıkıp sandalyenin sırtında asılı duran bordo renk sweatimi üzerime geçirdim hızlıca. Çoraplarımı giyerken yatakta küçük bir tepecik oluşturmuş, inatla suskunluğunu koruyan Ela'yı seyrediyordum. "Tamam! Sen söyleme. Ben öğrenirim nasılsa..." Telefonumu arka cebime tıkıştırıp bir hışımla odamdan çıktım ve merdivenleri uçarcasına inip antreyi kayarak geçtikten sonra salona birleşik olan mutfağa girdim. Annem belinde mutfak önlüğü, kahvaltılıkları diziyordu masaya. Beni görünce "Günaydın oğlum!" dedi gülümseyerek. Ama ben gülmüyordum. "Ablam nerede?" Annem elindeki reçel tabağını usulca masaya bırakırken yüzüne çöreklenen donuk ifadeyi saklayamamıştı. "Sen nereden..." "Ela uyandırdı beni. Ablamla gelmişler dün gece. Ne oldu?!" İstemeyerek de olsa sesimin yükselmesine engel olamamıştım. Çünkü her zaman olduğu gibi yine benden bir şeyler saklanıyordu. Hissediyordum. Gerçi ablamla Cüneyt'in evliliği komple bir sırdı da... Neyse. Ne sorsam ya "Bilmiyorum." ya "Haberim yok." deniyordu. Ya da çok kurcalamayayım diye, önüme kemik atar gibi, yalanlar uyduruluyordu. Ama bu sefer buna izin vermeyecektim. "Anne bak, bir şey biliyorsan söyle." dedim iki adımda dibinde biterken. Çatık kaşlarım her zaman onu ürkütürdü biliyordum. Ama ürkütsündü de zaten... "Gece sen almışsın onları içeri. Ses yapmayın, çıkın yatın demişsin. Ne oldu? Bir durum mu var?" Annem köşeye sıkıştığını anlayıp -gerginlik belirtisi olarak- boynunu sıvazlamaya başladığında ablamın sesini duydum: "Ne oluyor burada? Anne? Melih?" Elindeki kahve kupasıyla bahçe kapısından içeri girerken yüzünde anormal bir şey aradım. Bir yara, bir iz ya da herhangi bir suçluluk... Ama yoktu. "Ay Melike al şu kardeşini tepemden kızım! Çöktü yine tepeme, ne oldu ne oldu diye. Gel kendin anlat, ben daraldım." Annem hava almak için onun açık bıraktığı kapıdan dışarı, bahçeye çıkarken arkasından sert sert bakmaya devam ediyordum. Ama bu bakışlar ablamı sinirlendirmişti. "Melih! Ne bakıyorsun anneme öyle kötü kötü? Senden bir şey sakladığını mı düşünüyorsun?" "Evet, tabi ki saklıyor!" Ellerim belimde çenemin hizasına anca gelebilen ablama dik dik baktım bir süre tepeden. Bu kez olsun, gerçekten olanı anlatsın istiyordum. "Sen bizi bırak şimdi... Dün gece ne oldu bana onu anlat. Yine kavga mı ettiniz Cüneyt'le?" Ablamın yüzü düştü. "Yok..." "Söyle söyle, çekinme. Bu sefer ne yaptı o yandan yemiş Elon Musk?" "Hiçbir şey yapmadı Melih! Keser misin şu tavrı?" Sinirli sinirli gülerken bahçeye açılan camlı kapıdan dışarı, itinayla çiçeklerini sulayan anneme baktım dik dik. "Sağ olsun, annemiz 'Karı-koca arasına girilmez' diye diye tepemize çıkarttı bu puştu. Ama bak var ya ne zamandır tutuyorum kendimi..." Sağ elimi asker selamı verircesine saç diplerimin başladığı yere götürdüm asabice. "Burama kadar geldi, haberin olsun abla. Ağzını burnunu kıracağım o itin en sonunda." Ablam kupasını lavaboya bırakırken derin bir nefes aldı: "Enişten hakkına böyle konuşma Melih. Ayıp." Sokayım ayıbınıza! Ayıp ayıp diye diye örtüyorsunuz her şeyin üzerini zaten. Bileğindeki siyah tokayla kumral dalgalı saçlarını ufak bir topuzla ensesinde topladı. Topuzundan kurtulan birkaç bukle solgun yüzüne düşmüştü. Yeniden konuştuğunda sesi her zamankinden daha sakindi. İlaç mı almıştı? Yoksa gerçekten sakin miydi? Ayırt etmesi güçtü. "Kavga falan etmedik. Anneme kahvaltıya geldim sadece. Ne var bunda?" "Kahvaltıya geceden mi geliniyor artık?" diye sordum sinirli bir gülüşle. Kalçasını tezgaha dayayıp tavana bakarak yine derin bir nefes aldı ablam. Onu köşeye çekmemden nefret ettiğini biliyordum. "Dün gece kayınpederim rahatsızlandı. Tamam mı? Kalp krizi geçirmiş. Apar topar hastaneye kaldırdılar. Cüneyt de refakatçi oldu." "Eee?" "Eesi... Çocuklar çok korktu. Evde tek kalmak istemediğimiz için de buraya geldik." "Niye beni aramadın? Gelir alırdım sizi. Ayrıca... Eren nerede?" diye sordum. Ablam Eren olmadan bir yere gitmezdi. "Farkındaysan saat 10 oldu, Melih. Kreşe bıraktım Eren'i." "Peki Ela? Okulu yok mu? Neden bu saatte burada?" Gözlerini kaçırmadan sakin sakin cevap verdi yine: "Çünkü sınıfı tadilatta. Öğretmen öğleden sonra ders yapacaklarını söyledi." Kalp ritmim 'tehlike arz eden bir durum' olmadığına kanaat getirip normal hızına dönse de içimde hâlâ bir şüphe vardı. Ya ablamın bu anlattıkları gerçekti ya da yıllar içinde biz endişelenmeyelim diye o kadar çok yalan söylemişti ki, artık usta bir yalancı olmuştu. Neye karar vereceğimi bilemeyerek öylece kalakaldığım beş saniyenin ardından ablam gelip omzumu pat patladı usulca. Yüzünde -ona inanmamı kolaylaştırsın diyeydi herhalde- tatlı bir gülümseme bile vardı. "Endişe edecek bir şey yok Melih. Gerçekten. Biz iyiyiz, her şey yolunda." Sana inanmıyorum abla. Üzgünüm... "Peki... sana inanıyorum. Ama bir şey olursa, ilk benim haberim olacak tamam mı? Sen benim ablamsın ya... Başına bir şey gelirse ilk beni araman gerekir. Lütfen bir daha benden bir şey saklama. Tamam mı? Korkutma beni bir daha." Ablam dolu dolu olan gözleriyle bana usulca kafa salladığında tezgahta hazır bekleyen bardaklara çay koymak üzere ocağa döndüm yüzümü. "Hadi çağır annemi gelsin. Çay koyuyorum." "Tamam." Ama bir iki saniyelik sessizliğin ardından uzanıp omzuma tokat attığında neye uğradığımı şaşırmıştım. "Ah! N'oldu be şimdi?" Gülerek "Bir daha anneme öyle bakma Melih." diye uyardı beni. "Korkuyor kadın." Güldüm. Bazen o bakışımı gerçekten hak ediyordu annem. On beş dakika sonra babam hariç -sanayideydi- hepimiz kahvaltı sofrasında neşeyle kahvaltı yapıyorduk. Ablam kuzusunu ballı ekmeklerle beslerken, annem hayran hayran onları seyrediyordu. Ben de uzaktan bu görüntüye bakarken, ablamın anaçlıkta nasıl annemin minik bir kopyası olduğunu görüp -her zamanki gibi- şaşırıyordum. "Nene! Nene!" "Söyle nenem?" Ela'nın ilk söylediği kelime 'Nene'ydi. Diğer kelimeleri öğrenene kadar herkese -en çok da anneme- 'Nene' dediği için bu kelime artık annemle bütünleşmişti. Annem -olduğundan yaşlı da hissettirse- onu 'Nene' lafından vazgeçiremeyeceğini anladığı için durumu kabullenmiş, Ela'yla onun istediği dilden konuşuyordu artık. "Gene ne diyeceksin bakalım?" Ela konuşmadan önce -ağzının kenarındaki bal bulaşığına aldırmadan- alt dudağını büküp sarı kaşlarını hesap sorar gibi havaya kaldırdı ve kollarını da göğsüne bağlayıp bir süre anneme dik dik baktı. "Kız Kuzucuk korkutmasana beni. Ne o öyle dayın gibi kötü kötü bakıyorsun bana? A-aaaa..." Annem çayını tabağına koyarken ufak bir sessizlik oldu. Ama hemen sonra... "Şebnem kim?!" diye sordu Ela pat diye. Öyle bir boşluğuma gelmişti ki, yutmak üzere olduğum bir lokma çay boğazıma kaçıp da beni şiddetli bir öksürük krizine sevk ettiğinde, adeta masaya bomba düşmüş gibi ayaklanıp salona kaçmıştım. "Aaa!! Sen onun nereden biliyorsun kız?" Annem kahkahalarla gülerken Ela "Odanda... aynanın önünde bir hediye paketi var Nene. Bana aldın sandım ama... Üzerinde 'Şebnem' yazıyordu." dedi. Hâlâ dudakları büküktü. Bu muhabbet sonunda ablamın merakını da uyandırmıştı: "Ay ne oluyor ya? Çocuk 'Şebnem' dedi. Biriniz yıkıldı biriniz sevindi. Kim bu Şebnem? Niye hediye aldın anne?" Bunun üzerine, annem gayet sakin çayından bir yudum aldı ve 'mevzu'yu özet geçmeye başladı ablama. Ama bu baya geniş bir özetti. Nedense Şebnem'in bahçede anlaşma yaptığımız gün sevincinden 'dostça' yanağımı öpmesine de yer vermişti bu özette. "AAYYY!!" Ablamı da yavaş yavaş kaybettiğimi hissederek kumandayla hızlı hızlı gündüz kuşağında dolanmaya devam ettim. Başımı kahvaltı masasına çeviremiyordum bile. O kadar gergindim. Ve utanıyordum... "Dayocuuum!" O sırada, ortalığı karıştıran Ela cücesi koltuğun etrafından dolanıp bacaklarımın arasına girdi neşeyle. Yüzündeki çapkın gülüşle uzanıp ellerini yanaklarıma koydu ve ballı dudaklarıyla yanağımı öptü kocaman. "Evleniyomuşsun kuzuuuum?" Hayır, evlenmiyorum! Ama sırf sizden kurtulmak için evleneceğim sonunda o olacak. "Yok kızım öyle bir şey. Uyduruyor Nene'n. İnanma sen her duyduğuna." Koca koca açılmış, adı gibi ela gözlerini gözlerime dikerken "Hiiihh!!" dedi şaşırarak. "Eyvah eyvah!" "Ne oldu kız?" "Sen sevmiyor musun yoksa bu Şebnem'i?" Ufacık çocuk bile nasıl anlıyor lan ilk seferde. Bir de annem anlasa... "Hay sabır..." Usanarak ayağa kalktım. Bal lekesi olan yanağımı silip çıkacaktım tez vakitte evden. "Ay dur kurutucu ötüyor, boşaltayım. Gelince devamını anlatacağım. Kaldığım yeri unutturma!" Annem apar topar kalkıp çamaşır odasına gittiğinde ıslak mendille yanağımı siliyordum köşede. Ablam hemen laf attı bana: "Şşş! Dökül bakalım Romeo. İki hafta boşladım sizi, neler olmuş neler? Hiç arayıp söylemiyorsunuz da. Aşk olsun, Melih! Sana diyorum ya baksana. Doğru mu bunlar?" Kafa salladım isteksizce. "Hı-hıı..." Bir bardak su koyup masanın ucuna oturdum elimde olmadan somurtarak. Ablamın yüzü aydınlandığı gibi solmuştu bu hâlimi görünce. "Ne oluyor oğlum? İstemiyor musun yoksa?" Suyumdan birkaç yudum alıp arkama yaslandım. Ablam da o esnada yerinden kalkıp usulca yanıma sokulmuştu sandalye çekip. "Bizim annemiz biraz heyecanlıdır biliyorsun... Kendi kendine gelin-güvey olduysa eğer, söyle bilelim." Alnımı ovaladım, başıma ağrı giriyordu hafiften. "Yok abla ya evlilik falan. Tanıyoruz birbirimizi daha. Ciddi bir şey yok. Annem üzülmesin diye kabul ettim zaten en başta görüşmeyi." Ve tabi şimdi Şebnem ailesine 'bir şeyler' kanıtlasın diye devam ettiriyorum... Harika (!) "Anladım. Hayırlısı olsun canım. İstemiyorsan seni zorla evlendirecek değiller. İzah edersin durumu. Sevmedim, evlenmeyeceğim dersin. Olur biter." O zamana kadar 'konuşma, konuşma' diyordum kendime içimden ama bu lafı duyunca... "Sen de izah etmiş miydin zamanında?" Masaya anında bir ölüm sessizliği çöktüğünde ben çoktan pişman olmuştum söylediğime. Ama lafımı geri alamazdım artık. Ablam yüzüme düz düz bakarken yutkunup bakışlarımı ellerime indirdim. Çok gerilmiştim. Öte yandan ablamın sorgulayıcı bakışları, içten içe neyi ne kadar bildiğimi ölçmeye çalışır gibiydi. Ama renk vermedim. Sonuçta Cüneyt'le görücü usulü evlendiklerini herkes biliyordu. Tabi... Ablam Ömer abiyi unutmak için onunla evlenmeyi istemişti, orası ayrı. Her neyse... Onun evliliğini kurcalamak benim üzerime vazife değildi. Ama bir terslik olduğunda müdahale etmek için elbette orada olacaktım. Benim dayandığım tek şey buydu. Uzun süren sessizliğin ardından ablam tam ağzını açmış bana sert bir şey -tahminim o yöndeydi- söyleyecekken annem içeri girdi gülücükler saçarak. "Nerede kalmıştım! Hah!" Annem çayını tazelemek üzere boş bardağını alıp çaydanlığın başına geçerken ablam yanımdan bir hışımla kalkıp salona, Ela'nın yanına gitti. Bakışlarındaki kırgın ifade sorumun onu üzdüğünü anlamama yetmişti. Her ne kadar istemesem de kırmıştım onu. Kendimi iyiden iyiye kötü hissederken "Anne ben çıkıyorum." dedim ve -her sabah yaptığımın aksine- sofrayı kaldırmaya yardım etmeden kapıya yöneldim hızlı adımlarla. "Dayı! Dayıı!!" Ela arkamdan koştur koştur gelmişti hemen beni yolcu etmeye. "Nereye gidiyorsun dayı?" Bacaklarıma dolanan ellerine artık alışmıştım. "Hava alacağım biraz. Sanayiye, dedenin yanına giderim belki." Yerimden kımıldamadan askıya uzanıp kot ceketimi kaptığım gibi kapüşonumun üzerine geçirdim. Yakalarımı düzeltirken başımı eğince Ela'nın kocaman ela gözleriyle göz göze geldim. Çatık kaşlarım anında düzelmişti. "Haydaa..." O gözler öyle bir bakıyordu ki bir şey saklamak şöyle dursun, sinirli kalmak bile imkansız hâle geliyordu çoğu zaman. "Gene ne istiyorsun Kuzucuk?" Yüzünü kocaman bir gülücük kaplarken "Çikolata!!" dedi. Eksik dişlerine rağmen yedi kemirgenin çiğneme gücüne sahipti bu ufaklık. "Gelirken çikolata almayı unutma!" "Tamamdır. Not aldım." dedim işaret parmağımla alnımın köşesine dokunurken. Yüzümde ufak da olsa bir tebessüm oluşmuştu. "Hah! Aferin. Şimdi, eğil bakayım!" "Emriniz olur." Belimi büküp ona doğru eğildiğimde Kuzucuk eksik dişleriyle bana gülümseyerek boynuma sarıldı hemen parmak uçlarında. O kadar sıkı sarılmıştı ki, kısa bir anlığına boğazıma piton yılanı dolanmış gibi hissetmiştim. "Seni seviyorum dayı! Çünkü bizi en çok sen düşünüyorsun." Boğazıma bir yumru otururken ben de ona sımsıkı sarıldım. "... İyi ki sen benim dayımsın." ▪️▪️▪️ Umarım tatlı, güzel bir geçiş bölümü olmuştur. Okuduğunuz için teşekkürler. Yeni bölümde görüşmek üzere... 👋🤎✨
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE