BIÇAK YARASI (2/2)

2887 Kelimeler
. . . "Evet..? Nasıl bulacaksın benim tespihi? Anlat bakalım." Melih yarım bir gülüşle sınıfındaki 'kendini medyum sanan' kızın söylediklerini anımsamaya çalıştı. Bazen ondan çok ürküyordu ama bazen de sözlerinde bir mantık payı bulup etkileniyordu. Şimdi anlatacağı şey de ondan duyduğu ve bazı zamanlar aklını gerçekten kurcalayan bir şeydi. Atakan'a da... sadece anlatmak istediği için anlatacaktı. "Bizim sınıfta Ceren diye bir kız var." diye başladı. "...Bir keresinde bana insanların eşyalara yüklediği değerlerin, eşyalar üzerinde bir aura oluşturduğunu söylemişti." Atakan hiçbir şey anlamadı. "Nasıl yani?" Melih, Atakan'ın nasıl bunun bir 'safsata' olduğunu söyleyip kestirip atmadığına şaşarak devam etti: "Şöyle ki... Sevdiğimiz bir eşya ortadan kaybolduğunda, onu bulmak için ortaya çıkan motivasyonumuz tamamen o eşyayla olan bağımızdan gelirmiş. Annenin eşarbını kokusundan, en sevdiğin saati sesinden tanıman... ya da bunun gibi bir sürü şey. Ama Ceren bana demişti ki... Bütün bunların yanında bir de duygusal bir bağ varmış. Ve o bağ sayesinde kaybolan neyimiz varsa kolayca bulabilirmişiz. Yani... Bence senin de o tespihle duygusal bir bağın var." Atakan bunu hiç böyle düşünmemişti. Neydi bu? Iphone'umu bul uygulamasının spiritüel versiyonu falan mı? Böyle bir bağın olduğuna bir miktar inanabilirdi belki ama yine de bunun eşyalarını bulmasına yarayacağına hayatta inanmazdı. Çünkü bu bir saçmalıktı. Yüzündeki çarpık, düşünceli ifadeyle dudak bükerek Melih'e çevirdi şüpheli bakışlarını. "Tespihle bir bağım var mı? Evet. Ama bu bağ onu K-9 köpeği gibi koklayarak bulmamı sağlayacak türden bir bağ mı? Sanmam." Yarım ağız güldüğünde Melih de gülerek ona eşlik etti. "Di mi? Bence de..." Aşağı yukarı o da aynı şekilde düşünüyordu. "Peki bir şey soracağım. Tespih kimin?" Atakan bu sefer bacaklarının üzerinde kımıldamadan duran kollarına indirdi bakışlarını. "Dedemin." "Dedeni sever miydin?" "E herhalde! Sevmesem tespihini yanımda taşır mıydım?" Kafa salladı Melih usulca. Atakan'ın tespihle olan duygusal bağının dedesinden geçtiğini öğrenmek biraz garip hissettirmişti. Oysa Melih onun sadece serserilik olsun diye -millete göz dağı vermek için- yanında tespih taşıdığını sanmıştı. Sevdiği birinden bir hatıra olarak yanında taşıdığı ihtimalini hiç düşünmemişti. "Dedenden sana kalan başka ne var?" Atakan gergince ellerini kucağında birleştirirken hâlâ ona bakmıyordu. "Sadece tespih ve birkaç mendil." "Mendil?" "Hani var ya... Eskiden erkekler ceketlerinin iç cebinde taşırmış." Atakan açıklamaya girince Melih onu durdurdu hemen. "Tamam tamam..! Biliyorum. O kadar da değil." Karşısında salak gibi görünmek istemiyordu ama her ne hikmetse bir şekilde öyle görünmeyi başarıyordu. Bir dakika... Aklına gelen şeyle durakladı birden. Tanıştıkları ilk gün... Tuvalette yüzünü yıkadıktan sonra, kurulanması için ona bir mendil uzatmıştı Atakan. Kenarları desenli beyaz bir mendildi bu. Yarım saat itinayla katladıktan sonra anca cebine koyabilmişti. O mendil, bu mendil olabilir miydi? Melih zihninde parçaları birleştirirken bir an olsun bakışlarını Atakan'ın yeşil gözlerinden ayırmadı. Mendile bu kadar özen göstermesi, dedesinin mendili olmasından dolayı mıydı yani? Neden onun için kıymetli olan bir eşyaya yüzünü sürmesine izin vermişti ki? "Sence şu an tespihin nerededir?" Atakan derin bir nefes alarak kollarını yukarı kaldırıp gerindikten sonra yorgun soluğunu ağır ağır dışarı üfledi. "Bilmiyorum. Ama... Bu saçma sapan 'aura' şeyine takılmadan mantıklı bir tahmin yürütecek olursam..." Kolunu koltuğun sırtına dayayıp dudağına iliştirdiği çok bilmiş gülüşle tamamen Melih'e yöneltti bakışlarını. "Kesin senin odanda bir yere düşürmüşümdür." Özgüvenli hâline geri dönmesi Melih'e de bir hareketlilik getirmişti. Daha fazla bu muhabbeti uzatıp Atakan'ı boşuna beklentiye sokmak istemiyordu. Sadece, tespihine kavuştuğunda yüzünde oluşacak ifadeyi seyretmek istiyordu. "Gözlerini kapat." Atakan alt dudağını ıslatırken tek kaşını havaya kaldırdı merakla. "Sebep?" "Sadece dediğimi yapsan?" Atakan -neden bunu yaptığını bilmese de- daha fazla bir şey söylemeden gözlerini kapattı ve çıt çıkarmadan beklemeye koyuldu. Yerinde kımıldanan Melih'in hışırtılarını çok yakından duyuyordu şimdi. En çok da kıyıya vuran sıcak dalgalar gibi boynuna değip kaybolan sıcak nefeslerini... Melih sessizce arka cebindeki tespihi çıkarıp yumruğunun içinde sıkıca tutarak gövdesini Atakan'a çevirdi. Delikanlı, gözleri kapalı sessiz sakin oturuyordu yanında. Paşa paşa yapmıştı ne dediyse. "Sana son bir şey soracağım." "Sor." "Tespihi eline aldığında... tam olarak ne hissediyorsun?" "Vefa." dedi Atakan direkt. Bunu düşünmesine bile gerek yoktu. Tespih deyince kafasında beliren ilk sözcük buydu. Vefa. Atakan dedesine karşı babasının bile hissetmediği kadar büyük bir vefa duyuyordu. Çünkü aslında... büyürken babasından ziyade, dedesini 'baba' yerine koymuştu. Ve şimdiye kadar öğrendiği ne varsa hepsini ondan öğrenmişti. Bağcık bağlamayı, bisiklete binmeyi, misinayla balık avlamayı, gölde taş sektirmeyi, uçurtma yapmayı, kovandan bal toplamayı, soba yakmayı, çay demlemeyi, doğru olmayı, dürüst olmayı, ayaklarının üzerinde dimdik durmayı... Hepsini dedesinden öğrenmişti. Kişiliğinin büyük bir parçası dedesinin şefkatli, usta ellerinde şekillenmişti. "Başka?" diye sordu Melih merakla. Atakan alt dudağını ıslattıktan sonra sırayla saymaya başladı. Bu tespih ona daha bir sürü şey hissettiriyordu. "Özlem... Kırgınlık... Öfke..." Örtük göz kapaklarının altında bir sağa bir sola hareket eden gözleri, Melih'in göremediği anıların tekrarını izliyor gibiydi sanki. "Huzur..." dedi yutkunurken. "Merhamet." Melih onun yüzündeki duygu değişimlerini takip etmekte bir an zorluk çektiyse de, Atakan'ın gerilip gevşeyen kaşlarını, bükülüp kıvrılan biçimli dudaklarını ve en sonunda da sakinleyen güler yüzünü görünce... Dedesinin nasıl biri olduğunu ciddi ciddi merak etti. Olur da bir gün onunla tanışma fırsatı bulursa, kesinlikle kaçırmayacaktı. "Pekâlâ..." Birkaç saniye sonra uzanıp Atakan'ın dizinin üstünde gevşekçe duran sağ elini tutup kendine çekti usulca. Öteki elinde tuttuğu kehribar rengi tespih büyülü bir parıltıyla, rüzgârın hayaleti eşliğinde sallanarak dans ediyordu parmaklarının arasında. "Şimdi ne hissediyorsun?" "Elimin üzerinde sallanan bir şey..." "Lan!" Melih, gülüşünü gizlemeye çalışırken az kalsın tespihi Atakan'ın avucuna değdirecekti. "Etrafında değil, içinde ne hissettiğini sordum!" Atakan dudak büktü hafif. "Dürüst olmamı ister misin?" "Mümkünse..." Yutkunup burukça gülümsedi Atakan hâlâ gözleri kapalıyken. Aklından geçenleri filtreden geçirmeden, olduğu gibi konuşmak çok zordu. Ama bunu şimdi onunla, baş başayken yapabilirdi değil mi? Melih, onun hissettikleriyle dalga geçecek türde biri değildi. "Sanki..." Elinin üzerinde hareketsizce duran sağ elini, parmak boğumları bembeyaz olana kadar sıktı, sıktı... sonra uyuşan elini usulca açıp avucu tavana bakacak şekilde Melih'in eline bıraktı. Tenleri birbirine değer değmez Atakan'ın elindeki uyuşukluk kaybolup gitmiş, yerine ufak cızırtılarla içini titreten minik elektrik akımları gelmişti. Üstelik tam olarak el ele tutuşuyor bile sayılmazlardı. Bu neydi şimdi? Derin bir nefes aldı. "Sanki göğsüm eski bir gazete parçasıymış da sen ucundan tutuşturuyormuşsun gibi hissediyorum." Melih bu üzerine düşünülmüş, 'aşırı' dürüst cevap karşısında bir an nutkunun tutulduğunu hissetti. "Vaay..." Bir süre konuşacak laf bulamadı. Ama sonra sessizlik ne kadar sürerse ortam o kadar gerileceğinden, saçma da olsa bir şeyler geveledi: "Boş zamanlarında şiir yazdığını söyle de tam olsun bari. Bu ne be kardeşim?" Atakan'ın böyle afili laflar bildiğini bilmiyordu Melih. O sadece 'keko' dili ve edebiyatını bilir sanıyordu. Ama görünüşe bakılırsa, epey yanılmıştı. Yalandan birkaç öksürüğün ardından "Tamam o zaman..." diye başladı. Nefesini düzene sokarken gencin -boyut olarak aşağı yukarı kendisininkine denk olan- elini biraz yukarı kaldırdı ve avucunun içine usulca tespihi bırakırken "...Aç bakalım gözlerini." dedi. Atakan gözlerini açar açmaz avucundaki tespihi gördü. Ve yüzünde tıpkı küçük bir çocuğun yavru köpeklere attığı türden heyecanlı bir bakış belirdi. Bunu seyretmek Melih'in çok hoşuna gitmişti. "Yatağın içine düşürmüşsün. Toplarken buld-" "Sağ ol Melih." Atakan birden uzanıp kollarını onun çıplak gövdesine sıkıca doladığında, Melih neye uğradığını şaşırdı. Ona sarılacağını açıkçası hiç düşünmemişti. Hele de hislerini göstermekten pek hoşlanmayan (Ya da en azından o öyle sanıyordu.) bir mahalle abisinin... "Çok sağ ol." Çıplak sırtındaki ellerin sıcaklığına o kadar odaklanmıştı ki, ani hareket yaptığı için sızlayan yarasına bile aldırmaz olmuştu. "Önemli değil." Melih sesinin neden bu kadar kısık çıktığını anlayamadı. "Dikkat et, bir daha kaybetme." İkisi de geri çekilmişti. Ama hâlâ yüzlerinin aralarında bir karışlık mesafe vardı ve Atakan'ın gözlerindeki çocuksu parıltı... Garip bir şekilde elini onun kıvırcık saçlarına götürüp karıştırmak istemesine neden oluyordu. Bu neydi şimdi hissettiği? Şefkat mi? Gözleri... Gözleri sanki sss ormanlarına yıldızlar düşmüş gibi parlıyor, diye düşündü. Elinde olmadan ona çekiliyordu sanki. "Aslında... en başta buraya bunun için gelmiştim. Tespihini verip gidecektim ama..." Bakışlarını aşağı indirip sargılı karnını gösterdi burukça gülerek. Ne ummuştu ne bulmuştu... "Eyvallah." Atakan usulca kendini geri çekerken. Önüne eğdiği yüzündeki ifade değişikliği Melih'in gözünden kaçmamıştı. Sanki kendiyle mücadele ediyor gibiydi. Ellerindeki ufak titremeler de... Bu mücadelenin bir parçasıydı belli ki. Ayağa kalkıp hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldiğinde Melih de kapıya seyirtti onun peşinden. "Atakan!" Atakan bir eli kapının kulbunda öylece kalakaldı adını duyunca. "Efendim?" Melih yutkundu. Belki de -ilk gün hariç- ilk defa onunla konuşurken bu kadar çekiniyordu. "İddia ne olacak?" "İddia?" Atakan bu konu buralara kadar geldiği için kendine çok kızgındı. "Az önce, tespihini bulursam bana seni nereden öpt-" "Artık şu muhabbeti kesemez misin?!" "Allah Allah! Demin atıp tutuyordun." Melih, Atakan onu öpsün diye yalvarıyor falan değildi. Sadece kendini ne derece rezil ettiğini öğrenmek istiyordu. Ayrıca 'söylemekle kalmam gösteririm' diye atıp tutan özgüven abidesi de Atakan'ın ta kendisiydi. Hem kendi üstünde göstermeyi de teklif edebilirdi. Niye öyle yapmıyordu? "Ulan..." Bilinçaltının oyununa gelen Atakan hayatında ilk defa sözünde durduğu için pişmanlık duyarak -teslim olmuş gibi- "...Tamam." dedi sonunda. "Göstereceğim." Yüzünde biraz atarlı, biraz yılgın, biraz da çekingen bir ifade vardı. "... Ama bunu sağdan soldan duyarsam var ya Melih... Kırarım o belini. Haberin olsun." "Yaa ne tatava yaptın be kardeşim! Tamam be tamam..." Bir anlığına aşağıya kayan eline baktığında kapıyı usulca kilitlediğini fark etti Melih. "Ne yapıyorsun?" Atakan kaşlarını çattı hemen. Cevabı hazırdı: "Önlem alıyorum. Bizi öyle yakalamalarına izin veremem herhalde. Değil mi?" Haklı, diye düşündü Melih. Ama bir yandan da içindeki çirkefi bir türlü susturamıyordu: Sonuçta Atakan heteronun da heterosu bir kabadayı bozması, değil mi?(!) Bir erkeği öperken yakalanması -özellikle de nişanı attıktan sonra- isteyebileceği en son şeydir muhtemelen... Işığı da kapattığında Melih'in iç sesi kendiliğinden susmuştu. "Işık niye?" Atakan cevap vermedi. Pencereden süzülen sokak lambasının ışığında sadece dudaklarını, çenesini ve tişörtünün açık kısımlarından, yer yer kan lekesi olan damarlı kollarını görebiliyordu Melih. "Ciddi misin ya?" Atakan onu başıyla onaylarken, kehribar tespihi siyah kotunun arka cebine koyup birkaç adım yaklaşarak Melih'in tam önünde durdu. "Gözlerini kapat." Komut verme sırası ona geçmiş gibiydi. Melih güldü ama bu tedirgin bir gülüşten öteye geçemedi. "Ne o? Yerleri mi değiştik?" "Sayılır." Atakan, utanıyor değildi. Ama yine de hiçbir şekilde görülmek istemiyordu. "Ohoo! Amma gizem yaptın ha! Nereni öpmüş olabilirim ki bu kadar nazlanacak?" Melih, Atakan'ın yüzündeki ifadeden gerginlik seviyesinin her saniye biraz daha arttığını gayet net görebiliyordu. Bu yüzden -saçma da bulsa- uzatmadan gözlerini kapattı. Küçücük depoda sadece kısık nefesler ve kapının arkasından duyulan buğulu arabesk müzik nağmeleri duyuluyordu şimdi. Melih bir an durup kendini dışarıdan izlediğini hayal etti. Elleri iki yanında, gözleri kapalı, çıplak sargılı gövdesiyle Atakan'ın tam karşısında dimdik duruyordu. Terleyen avuçlarını umursamamaya çalışarak... Birazdan 'nasıl bir şey' deneyimleyeceğini harbiden çok merak ediyordu. "Nasıl bir psikopatsın oğlum sen? Karanlık odada bir de göz kapattırıyorsun. Buna değecek mi bari?" Melih durmadan sızlansa da Atakan ona aldırmadan bir süre dikildiği yerde onu seyretti. Kendine itiraf etmekten delicesine korksa da, aklındaki şey zaten bir süredir orada geziniyordu. Melih'i öpme fikri, bu 'Fıstık' olayından çok önce de vardı aklında. Ama sadece edepsiz bir arzu olarak zihninin en karanlık köşesinde yatmaktaydı. Ta ki... bugüne kadar. Atakan böyle bir fırsat elde ettiği için sevinmeli miydi? Yoksa saçma sapan bir şey yapıp her şeyi mahvedeceği için dehşete mi kapılmalıydı? Bilemiyordu. Sadece korkuyordu. Çok direnmişti aslında. Ama... Sanki ne kadar direnirse dirensin boşaydı. Uzanıp dudaklarını Melih'in boynuna değdirdi. Terle karışık hafif sandal ağacı kokusunu şimdi daha yakından duyabiliyordu. Gözlerini kapattı ve dudağının değdiği yere sıcak, küçük bir öpücük kondurdu. Melih, o dudaklar boynuna değer değmez yandığını hissetti. Sanki teni birden alev almıştı. "Bunun için miydi bunca tantana? Bir kere boynundan öpmüşüm işt-" "Sadece bir kere olsa iyi..." Onun puslu ses tonuna karşılık gözlerini açmamak için büyük çaba göstererek kendini ona teslim ederken, bir elini usulca yarasının üzerine koydu Melih. Bedeni adeta bir heyecan fırtınasının içine hapsolmuş gibiydi. İliklerine kadar titriyordu. Öte yandan Atakan, teninin tuzlu tadı başını döndürürken alt dudağını ıslayıp birkaç kere daha öptü onun damarlı boynunu. Melih ister istemez bu ufacık öpücük darbelerinin bünyesinde yarattığı etkiyle sarsılarak başını geriye atmıştı. "S-seni..." Öpücüğün hemen ardından gelen sıcak ten sesi ikisinin de içini gıdıklamıştı. Ama Melih'i en çok sersemleten şey, ıslak öpücük izlerine değen rüzgârdı. "Seni böyle öptüğüme emin misin?" diye sordu, çekingen bir sesle. "Evet, niye?" Atakan, Melih'in gözlerinin hâlâ kapalı olmasının verdiği güvenle yarım ağız, çapkın bir gülümsemeyle yeniden boynuna uzandı. Bu sefer dilini de kullanarak bir öpücük bıraktı oraya. "Hiiç... Sanki... Ahh... " Melih sıcak nefeslerin boynundan göğsüne indiğini fark ettiğinde kalbinin hızlanmasına engel olamadı. Ve inlemesine... "Sanki bu biraz fazla..." "Fazla ne?" "...Şehvetli." 'Şehvetli' kelimesini söylerlerken duraklaması, bir anlığına da olsa Atakan'da daha başka şeyler yapma isteği uyandırmıştı. Kesinlikle Melih'in durmadan konuşup ânı bozmasını umursamıyordu. "Uyuyan bir insan nasıl böyle öpebilir?" "Valla ben de şaşırmıştım ama işte..." Ellerini Melih'in omuzlarına koydu nazikçe. "...Çok ısrar ettin, gösteriyorum." Eğilip onu sol köprücük kemiğinden öptü. "Atak-" Birkaç saniye sonra bunu göğsünün tam ortasına kondurduğu ıslak öpücük takip ettiğinde Melih'in nefesi kesilmişti. "Hass..." Atakan'ın köprücük kemiğine kadar öptüğü her yer Melih'in bu sabah öptüğü yerlerdi. Fakat göğsünün ortasına kondurduğu o son öpücük... tamamen kendi kişisel istekleri doğrultusunda gerçekleşmişti. Ve Melih'in bunun da 'gösteriye' dahil olup olmadığını anlayamaması, ona içten içe büyük bir zevk veriyordu. Aralarındaki suskunluk devam ederken Atakan ona belli etmediğini umarak göğsünden derin bir nefes çekti içine. Teninin üzerinde buluttan bir hare misali asılı duran görünmez, yatıştırıcı koku ciğerlerine dolarken, elinde olmadan gözlerini kapattı. Bir kokunun nasıl olup da onu bu kadar sersemlettiğine akıl sır erdiremiyordu. Omuzlarındaki ellerini usul usul bileklerine doğru kaydırırken, avuçlarının içinde hissettiği gergin pazuları ve -bir nevi tamirciliğin mesleki deformasyonu olan- damarlı kolları şaşkınlıkla hissetti. Oversize gömleklerinin üstünden belki pek fark edememişti ama aslında baya baya kaslıydı Melih. Bileklerine kadar indiğinde teninin altında akan kanın sıcaklığına varana kadar hissedebiliyordu şimdi onun her bir zerresini. Nabzının ne kadar hızlandığını da... "Melih..?" Usulca adını fısıldarken, yutkunan Melih'in adem elmasına ve çaresiz bir bekleyişle ısırdığı alt dudağına baktı Atakan bir süre. Ama keşke ona gözlerini kapat derken, kendi de kapatsaydı. Çünkü karşısındaki bu görüntü onu daha kötü yapmıştı. "Efendim?" En başta gözlerini kapatmak konusunda inat etmişti biraz ama şimdi hiç açmak istemiyordu Melih. Atakan durduğuna göre, belli ki öpücükler bu kadardı. Ama sebebini bilmediği şekilde, Melih gözlerini açıp da bu iç gıcıklatan, tatlı hisleri geride bırakarak gerçek dünyaya dönmeyi hiç istemiyordu. "Gözlerini açabilirsin." Bir kelebeğin kanat çırpışı gibi nazik bir kıpırdanmayla araladı gözlerini Melih. Karanlık odada pencereden süzülen puslu ışığın elverdiği kadarıyla ancak Atakan'ın boynunu ve dudaklarını görebiliyordu durduğu yerden. Bir adım ilerleyip ona yaklaştığında gözlerini de gördü. Her zamankinden daha derin ve anlamlı bakıyorlardı. Melih, o yeşilliklerin derinine kazınmış heyecan kıvılcımlarını saklamaya çalışan uyuşuk ve mahçup eda karşısında içi titreyerek yutkunup dişlerini sıktı. Az önce yaptıkları her ne kadar bir iddianın sonucu da olsa, biraz 'garip'ti. Seksi ve garip... Melih ne düşünmesi gerektiğine tam olarak karar veremiyordu. Tek düşünebildiği, ondan -daha doğrusu dokunuşlarından- ne kadar etkilendiğiydi. Atakan göz temasını keserken dalga geçer gibi "Şşş... Ne oldu dilini mi yuttun?" diye sordu sonunda sessizliği bozarak. Melih de silkelenip ona yalandan bir gülüşle cevap verecekti ki... Bir anlığına göz ucuyla aşağı bakma gafletinde bulununca, ense köküne kadar kızarmıştı. "Hass..." Aceleyle kendini koltuktan tarafa, gölgelerin arasına atarken "Gömleğim nerede?" diye sordu. "Dur, öyle bulamazsın. Işığı açay-" "Açma!" Atakan olduğu yerde kalakalırken Melih'in neden birden bire bu kadar panik olduğunu anlayamadı. "Niye lan, n'oldu?" "Yok... Yok bir şey. Gözüm alıştı ya şimdi karanlığa, birden açarsan olmaz." Az önce Atakan'ın ışıkları kapatmasını saçma ve gereksiz bulan Melih, şimdi 'İyi ki kapatmış.' diyordu içinden. Çünkü biliyordu ki, o kadar öpücükten sonra Atakan onu dikelmiş hâlde yakalarsa çok pis madara ederdi. Bunu adı gibi biliyordu. Bu yüzden ne olursa olsun ona ışığı açtırmamalı, gömleğini bulup bir an önce buradan tüymeliydi. "Gömleğim nerede? Üşüyorum." Atakan'ın suratında birden fesat bir ifade belirdi. Melih'in paçalarının neden tutuştuğunu sonunda anlamıştı. "Ne oldu ya sen bi' hopladın, bir şey oldun..." Atakan'ın -sanki ne olmuş olabileceğinden hiç haberi yokmuş gibi- sırıtarak sorduğu soru Melih'i uyuz etmişti. "Ebenin körü oldu abi. Ebenin körü oldu tamam mı? Bir çekil ya..." Bir eli sızlayan yarasının üzerinde, el yordamıyla koltuğu yoklaya yoklaya gömleğini ararken Atakan da ona yardım etmek amaçlı koltuktan tarafa dönüp öne eğildi. Ama karanlığın azizliğine uğrayarak yanlışlıkla yüzünü Melih'in sırtına vurmuştu. "Aah!" Ve yere düşmemek için anlık yaptığı bir refleks sonucunda da ellerini beline dolayarak ona arkadan sarılırken bulmuştu kendini. "AAAAĞH! YARAM... ELİNİ ÇEK!" Farkında olmadan yarasına bastırdığını anlayınca, Melih'in canını daha fazla yakmamak için elini biraz aşağı indirdi. Ama o an o dakikada eline sürtünen sertlik aklını başından aldı. "Lan..." Azami miktarda şok içeren kısa bir sessizlik oldu. İki taraf da şaşkındı. "Dokunma bana!" Deminden beri el yordamıyla aradığı gömleği koltuğun ucunda bulur bulmaz büyük bir panikle Atakan'ı itip kapıya seyirtti Melih. Hayatının en utanç verici anlarından birini yaşamıştı az önce. "Melih, dur..." Az önce olan şeyin hâyâl ürünü mü yoksa gerçek mi olduğunu ayırt edemeyerek, titreyen parmaklarıyla kilitli kapıyı açtı ve tezgâhın arkasında çatal-bıçak hazırlayan Tevfik ve Batu'ya aldırmadan ciğer kokan dükkândan koşarak çıkıp gitti. Atakan da arkasından seyirtti ama dükkânın kapısını açana kadar Melih çoktan yarı çıplak hâlde yola kadar koşmuştu. "Yaralı ama hızlı koşuyor şerefsiz." dedi arkasından Atakan. Neticede Melih sportif çocuktu.Yaralı olması fark etmiyordu. "Melih!!" Dükkânın kapısından ona seslenen Atakan'a aldırmadan nefes nefese kaldırımda durup gömleğini üzerine geçirirken gördüğü ilk taksiye el etti Melih. "Dur dur dur!" Taksici üstü başı dağılmış, nefes nefese kendine doğru gelen gence şaşırarak baktıysa da müşteri müşteridir diyerekten yanına yanaşıp durdu. "Hayırdır yeğenim, ne bu hâl?" "Sorma dayı sorma..." Melih aceleyle kapıyı açıp kendini arka koltuğa attığında 'tehlike'nin göbeğinden uzaklaştığı için memnundu. "Nereye gideceksin?" "Sen buradan ana yola çık, tarif edicem dayı ben sana." Titreyen parmaklarıyla güç bela gömleğinin önünü iliklerken sızlayan yarasını görmezden geldi. Ama az önce olanları -hatta tüm gece olanları- görmezden gelemiyordu. Gözünü kapattığı an kafasında gif gibi oynuyordu az önceki manzara. Yutkunup alt dudağını ısırarak başını iki elinin arasına aldı ve dizlerine doğru eğildi. Uzun zamandır kimseden bu kadar tahrik olduğunu hatırlamıyordu. ✶ • ✶ • ✶ Yeni bölümde görüşmek üzere...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE