Selaaam 👋
Bu bölüm terleteceğim sizi biraz ;) hafif dokunuşlar, küçük temaslar... bakalım neler olacak? ;)
Beğeni ve yorum yapmayı unutmayın lütfenn 🤎
Keyifli okumalarr 😚
Şarkı: Birsen Tezer - Delikanlı
"Aşkı için ölecek
Nerede kaldı böyle yürek..?"
✶ • ✶ • ✶
"MELİİİHH!"
Saniyeler günler gibi gelirken sokağın loş ışığında adım sesleri yükseldi.
Atakan, Melih'in elindeki kanı görünce -kendisini hâlâ neden tuttuklarını anlamadığı- Tefo ve Batu'yu itip konteynerların üzerinden atlayarak soluğu onun yanında aldı hemen.
"Melih iyi misin? Melih! Beni duyuyor musun?"
Dizlerinin üzerine çöküp bir elini omzuna attığı gibi onu kendine yaslarken gözlerindeki panik görülmeye değerdi. Ama Melih o an ona bakacak hâlde değildi. Küçüklüğünden beri kan görmeye dayanamadığı için dizlerinin bağı çözülmüştü ve güçlükle nefes alabiliyordu şimdi.
"O Samet var ya o Samet... Bitti oğlum o Samet!"
Atakan bir yandan Samet'e söverken, bir yandan Melih'i dikkatle ayağa kaldırdı ve konteynerların yanından geçirip tekelden tarafa yürütmeye başladı.
"Şerefsiz piç kurusu! Daha yeni çıktı içeriden. Bu ne cesaret amınakoyim?!"
Melih'in başı hafif önüne düşecek gibi olduğunda boştaki eliyle yanağına tokat attı birkaç kere usulca.
"Şşş... Meliih! Bayılma lan, Melih."
Sesindeki kavgadan uzak yumuşaklığı, ilgili tonu daha önce hiçbir konuşmasında duyduğunu hatırlamıyordu Melih. Çok garip ve güzeldi. Kulağında tatlı, şımarık bir etki bırakıyordu. Anlatması güçtü. Birinin -senden ne kadar haz etmese de- senin için endişelendiğinde dibine kadar hissettiğin o 'nadir' anlardan biri gibiydi. Çok özeldi...
"Abi acile mi götürsek n'apsak?" dedi Tevfik. Mantıklı konuşma sırası ona geçmişti.
Boştaki eliyle Melih'in çenesini dik tutmaya çalışarak onu dikkatlice dükkana yürütürken "Hayır." dedi Atakan.
"Zabıt tuttururlar şimdi. Ne oldu ne bitti, sorarlar da sorarlar. Bir ton iş."
Atakan'la Melih tekele girerlerken Tefo ve Batu da peşlerinden geliyordu.
"Yarasına bir bakalım. Duruma göre..."
İki delikanlı tökezleye tökezleye ufacık tekelin içine, personel odası işlevinde küçük bir odaya girdiler. Atakan hemen Melih'i usulca iki kişilik deri koltuğa oturtup etrafta ilk yardım çantası aramaya başladı.
"Melih! Bayılma sakın! Melih..."
Atakan bir yandan bıçak yarasının ne kadar derin olduğunu tahmin etmeye çalışırken, diğer yandan annesi babası öğrenirse bunu onlara nasıl açıklayacağını düşünüyordu.
Bir de o 'gavat oğlu gavat' Samet'e ve sahibi Caner'e neler edeceğini...
Hayatında hiç bu kadar şeyi bir arada düşünmemişti. Şu an stresin âlâsını yaşıyordu.
Birinin 'onun için' ölümün eşiğine bu kadar yaklaştığını hiç görmemişti Atakan. Genelde olaylara hep o atlar, asar, keser, kurtarırdı. Ya da intikam alırdı. Ama daha önce onun yerine mevzuya dalan pek olmamıştı. Tefo da Batu da tek başına iki metrelik Samet azmanının üstüne atlayacak taşağa sahip değildi. Düşündüğü zaman... Melih'in karakterine göre fazla cesurca bir hareketti bu.
Atakan kabul etmeliydi ki, Melih'ten etkilenmişti.
Köşedeki dolabın çekmecelerini karıştırırken "Niye atladın lan adamın üstüne manyak herif? Canına mı susadın?" diye sordu elinde olmadan.
Hâlâ olayın şokundaydı. Aradığını bulamayınca tekrar ona dönüp aceleyle gömleğini kollarından aşağı sıyırıp çıkarttı bir köşeye. Sonra -titreyen ellerini görmezden gelerek- kan gölüne dönen beyaz tişörtü belinden yukarı sıyırdı yarayı görebilmek için.
"Ne dedin?"
Melih onun hiçbir sözünü yakalayamamıştı. Kulakları uğulduyordu. Başını eğip önüne baktı sadece.
"Bende bu kadar kan var mıydı ya?"
Kan vermeye gittiğinde iki kolunu da delip anca bir paket kanı zor çıkartıyorlardı. Şimdi bu kadar kanın akması hayra alamet gelmedi Melih'e.
"Varmış demek ki... Dur, şöyle bi' kaldır kollarını."
Melih baygın baygın tavandaki çıplak ampule bakarken kendine denileni sorgusuz yapıp -güç de olsa- kollarını havaya kaldırdı. Atakan da kanlamış beyaz tişörtü eteklerinden tutup başından çıkardı usulca. Yanlışlıkla çocuğun yanağına kan bulaştırmıştı. Ama bakışlarını yüzünden aşağı indirdiğinde daha kötü bir manzarayla karşılaştı.
Melih'in karnının sol tarafında kasığına doğru inen, işaret parmağı uzunluğunda bir kesi vardı ve durmadan kanıyordu.
Onu öyle görünce içine bir şey oturur gibi oldu Atakan'ın. Sanki o daha Melih'in ensesine tokat atmaya çekinirken, başkasının gelip onu şişlemesi zoruna gidiyor gibiydi.
"Of be oğlum... Of be Melih..."
Çatık kaşlarıyla eğilip tişörtün ıslanmayan taraflarını yaraya bastırırken kapının aralığından Tefo'ya seslendi. Parmakları tek tek kana bulanmıştı.
"Tefo!"
Ses gelmeyince söylenmeye devam etti:
"Kim dedi oğlum sana atla o hayvanın üzerine diye? Bıraksaydın ya bana ben onun ağzını burnunu k-"
Melih bir an durup ona baktı saf saf.
"O zaman seni bıçaklamaz mıydı?"
"Evet de... ben alışkınım. Sen..."
Atakan cümlesini nasıl tamamlayacağını bilemeyince daha fazla konuşmadı. Kim kim için bıçak yerdi lan bu zamanda? Kafası karışmıştı.
"TEFO!!"
"Söyle abi?"
"Nereye kayboldun amınakoyim?! Çocuk ölüyor burada! İlk yardım çantası nerede?!"
"Deminden beri arıyorum, bulamadım. Bir bakayım, çok mu derine takmış?"
"Nesine bakacaksın oğlum, takmış işte bıçağı. Temizlemeden nasıl göreceğiz?"
Batu hemen atladı:
"Abi önce alkol falan mı içirsek acaba? Uyuşur falan belki daha kolay temizlersin yarayı."
"Batu sen konuşma abi. Siktir git yat aşağı."
Batu ilk yardım çantasını arama işine geri döndüğünde Tefo yeniden sazı eline aldı.
"Ati, ben bir bakayım mı abi?"
"Ya sabır ya selamet..."
İki saniye sonra kapı aralığından başını uzatıp Melih'in yarasına baktı.
"Hassiktir..!"
Baktığı gibi çıkması bir olmuştu.
"N'oldu abi?" dedi Batu kasanın arkasından. Önünü doğru belli göremezken ilk yardım çantası bulmaya çalışması takdire şayandı.
"Az önce beni kan tuttuğunu öğrendim." dedi Tevfik. "Olan o!"
"Geçmiş olsun abi."
"Lan... Dükkanı niye kapatmadın mal Batu? Kasada ilk yardım çantası mı aranır?!"
Batuhan hemen koşa koşa gidip kapıyı örttü ve dükkanın camındaki ufak tabelayı "KAPALI"ya çevirdi. Tevfik de o arada gidip alt rafları karıştırmaya başladı. İki dakika sonra kırmızılı beyazlı ilk yardım çantasını siyah bir poşete sarılı halde buldu. Hangi akıl hastası bunu bu şekilde koymuştu oraya hiç bilmiyordu ama o an sorgulayacak hâlde değildi. Hemen gidip çantayı Atakan'a verdi. Sonra da kapıyı çekip odadan uzaklaştı.
"Abi çocuk çok kan kaybetti yazık ya... Ciğer falan mı alsak n'apsak? Kan yapar. Ha?"
Batu'ya -her zamanki gibi- düz düz baktı Tefo. Sabahtan beri ona okkalı bir şamar indirmek istiyordu ama kahretsin ki mantıklı konuşmuştu bir kere daha. Şimdi vurursa boşuna vurmuş olurdu.
"Ciğeri herkes sevmez oğlum. Ne kan yapar başka? Onu düşün."
Batu melül melül gözlerini kırpıştırarak camlı buzdolabındaki biraları seyretti bir süre.
"Vişne suyu?"
Tefo ona haddinden fazla tahammül ettiğini anlamıştı.
"Ulan ben senin beyninin..."
Onlar orada didişedursunlar...
Atakan çoktan ilk yardım çantasını açmış, o kadar tişörtle tampondan sonra -bir zahmet- pıhtılaşan kanı temizlemiş ve bıçak yarasının sadece sıyrık olduğunu görünce rahat bir nefes almıştı. Samet balyoz gibi kafayı suratına yiyince bıçağı güzel saplayamamıştı anlaşılan. İyi ki de saplayamamıştı.
"Çok şükür, derine inmemiş."
Melih yorgun başını koltuğun sırtına yaslamış gözleri kapalıyken gülümsedi. Demek ki kollarından çıkmayan kan orada toplanmıştı. Güldü halsizce.
"Ağzımda kan tadı var. Bıçaklanınca ağzına kan tadı gelmesi normal mi?"
Atakan gülmemek için zor tuttu kendini.
"Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. En son askerden önce bıçaklanmıştım."
Melih sanki sarhoşmuş gibi "Sen hep belirli aralıklarla bıçaklanır mısın kardeş?" diye sordu. Kafası çorba olmuştu. Ve bu kesinlikle Samet'e saldırırken geçirdiği kafa travmasından dolayıydı. En son ilk okulda falan birine bu kadar sert kafa atmıştı. O da sıra arkadaşıyla kazayla kafalarının tokuşmasından ibaretti.
"Haa... Evet. Bıçaklanmak hobidir bende."
Atakan pes etmiş, artık ona cevap vermek yerine sadece gülümsemeye karar vermişti. Ama Melih devam etti yorgun sesiyle konuşmaya:
"Biliyor musun... bu benim ilk bıçaklanışım."
Elindeki kanlı bezi diğerlerinin yanına koyarken durakladı Atakan.
"Daha önce birine kafa atmışlığım bile yok. O da ilkti."
Melih söylediklerinde o kadar samimi görünüyordu ki bir süre ne diyeceğini bilemedi.
"Harbi mi..?"
"Harbi."
Atakan, içinde durmadan parıldayıp duran şeyin ne olduğunu anlayamadı. Göğsünün içi -şairin de dediği gibi- ışıklarla dolmuştu sanki birden.
Daha önce hep fedakarlık yapan taraf o olmuştu. Kendisi için fedakârlık yapanı da çok görmemişti. Babası yıllarca ya döverek ya söverek ya da 'terbiye vermek' adı altında çeşitli yaptırımlar uygulayarak onu 'adam' etmeye, kendi ideallerini onda gerçekleştirmeye uğraşmıştı. Fedakârlık yapmayı geç, Atakan'ın hayallerini bile umursamamıştı. Annesi desen Hatun teyzenin lacivertiydi. Kardeşleri de... hepsinin derdi ayrıydı. Hem zaten Atakan kimseden fekakârlık beklemezdi. Daha çok kendi feda ederdi bir şeyleri.
Sadece bir keresinde askerdeyken, devresi Ali onun yerine nöbet tutmuştu.
Bir de işte Melih...
Onun için bıçak yemişti.
Duygulandığını hissetti birden.
Hayatta her şeyi -evlatları arasında ayrım yapan- despot babası yüzünden tek başına kazıya kazıya elde etmiş; sokaklarda saygıyı söke söke kazanarak yaşamıştı. Bu nişan işi adını lekelemese, öyle de yaşamaya devam ederdi. Ama işte...
Gerçi, Selçuk'un defterini dürmüştü. Ama yıllarca kız kardeşini oyalayıp iş ciddiye binince de siktir olup giden Caner'den hâlâ tam olarak hesap sormuş değildi. Ayrıca bugünkü bıçaklanma olayı aralarındaki 'kan davasını' bir kademe daha derinleştirmişti.
Caner, Melih'e sataşmakla çok yanlış bir hamle yapmıştı. Henüz farkında değildi ama Atakan bunun bedelini ona fena ödetecekti. Onunla tek başına yüzleşecekti. Ve bu sefer 'üçüncü kişiler' olmadan kozlarını paylaşacaklardı.
Atakan, belki de buradaki en kabahatsiz kişi olan Melih'i bu mevzudan kesinlikle uzak tutacaktı. Çünkü şu anda Caner'in tek istediği Şebnem'in ondan sonra konuştuğu ilk kişiyi tepelemekti. Ve o kişinin Şebnem'den hoşlanıp hoşlanmamasının bir önemi yoktu. Caner sadece hıncını çıkarmak istiyordu. Ama içten içe o da biliyordu ki, Atakan buna müsaade etmeyecekti.
23 yıllık hayatında ilk kafasını daha bugün atan Melih'i kimseye yedirmeyecekti.
...Çünkü onunla mutlaka halı sahaya gitmeliydi.
"N'oldu sustun birden? Ne düşünüyorsun kara kara?"
Melih'in gözlerini aralamış ona baktığını görünce yüzündeki savunmasız ifadeyi başını eğerek gizlemeye çalıştı Atakan. Tamamen yok ettiğinden emin olunca da işine geri döndü.
"Hiç... Dalmışım öyle."
Kesiyi temizledikten sonra eline temiz bir gazlı bez alıp yaranın üzerine örttü ve sargı bezini dikkatlice Melih'in karnının etrafından sarmaya başladı. Bunu yapması için dibine girmesi gerekmişti. Ve Melih farkında olmadan bu yakınlıktan ilk defa istifade etmişti.
"Saçların çok güzel kokuyor."
Sargı bezini bir tur sardıktan sonra başını kaldırıp çakmak çakmak bakan yeşil gözlerini Melih'e dikti Atakan. Yüzünde savunmasız, meraklı ama bir o kadar da mağrur bir ifade vardı.
"Kafan mı güzel?"
"Senin gözlerin daha güzel. Bir daha kırp bakayım."
Atakan elindeki sargı bezi ve yüzündeki şaşkın bir ifadeyle olduğu yerde kalakaldı. Göğsünün ortasına sıcak su torbasıyla vurmuşlardı sanki.
"Haydaa..."
Birkaç kere cıkladıktan sonra Melih'in kafayı Samet'e gerçekten 'çok sağlam' geçirdiğini düşünerek, cevap vermeden sargı işine geri döndü. İstemeyeceği bir şey söyleyip ya da yapıp kendini rezil etmekten hiç bu kadar korktuğu olmamıştı.
Büyük bir sessizlik ve itinayla ikinci tur, üçüncü tur derken... yarayı güzelce sarıp sıkıca bantladı.
"Tamamdııır! Geçmiş olsun Melihciğim. Sokak kavgasında bıçak yemedim demezsin artık."
'Melihciğim' demişti ama sesinde -her zamankinin aksine- eğlenen bir tını yoktu. Kafası hoşaf da olsa anlamıştı Melih bunu. Ama yine de 'Gene olsa gene yerim.' der gibi bakması epey komikti. Atakan uzun bir süre bu bakışın etkisinden kurtulamamıştı.
Ayrıca... Birkaç gündür şapşal gibi durup durup onu izlerken buluyordu kendini.
Yemek masasındayken ağzına bir lokma koyduktan sonra pembe dudaklarının kapanışını, lokmalarını -sanki yemeğini önünden alacaklarmış gibi- hızlı hızlı çiğneyen güçlü çenesini, kırışan burnunu, çatılan kaşlarını, bulaşık yıkayan becerikli ellerini ve ne kadar yıkarsa yıkasın çıkmayan, motor yağlı tırnaklarını, her daim kotunun arkasına sokuşturduğu lekeli atlet parçasını, su içerken inip kalkan belirgin adem elmasını...
Onun bütün ayrıntılarına bu denli hâkim olmak, ürkütücü derecede garip geliyordu. Buna bir son vermeliydi.
"Gel yüzünü de silelim. Tişörtünden kan bulaşmıştı demin."
Atakan aralarındaki göz temasını aceleyle kesti ve pet şişeden azıcık su dökerek ıslattığı bezle beraber iki kişilik eski deri koltukta yanına oturdu. Melih onun işini kolaylaştırmak için yüzünü hafif ona yaklaştırdı. Dudaklarında yorgun bir gülümseme vardı.
"Annem bu hâlimi görse var ya... Sana artık 'Atakan oğlum' demez. Hatta seni bana yasaklar."
Atakan konuşmadı. Kurumuş kan izlerini yanağına fazla baskı uygulamadan çıkarmaya uğraşıyordu. Ne de olsa 'Melihciğinin' teni hassastı.
"Aslında bu sabahı düşününce... İyi olurdu belki de ha?"
Atakan hemen kulakları dikti.
"Niyeymiş o?"
"Sabah dedin ya hani bana 'Bizden dost olmaz.' diye. Ben de düşmanımın burnunun dibine girip rahatsızlık vermemiş olurdum işte. O bakımdan dedim."
Atakan göz devirip güldü.
"Sen de bana rahatsızlık vermekten çok çekinirsin ya... Neyse."
Melih boşluğa daldığı birkaç saniyenin ardından gözlerini tekrar ona çevirdi.
"Atakan..."
Sabahki sözlerini çoktan unutmuştu ama şimdi zihnine çöreklenen şu düşünceden bir türlü kurtulamıyordu:
"İnsan hiç düşmanının yarasını sarar mı?"
Melih'in yorgun sesiyle nazlı nazlı ismini telaffuz etmesi kalbinin ritmini bir anlığına bozsa da kılını kıpırdatmadı Atakan. Bir zamanlar -öfke kontrolü için- zorla götürüldüğü psikoloğun dediklerini hatırlayıp sakinleşmek için içinden 10'a kadar saymaya başladı. Ve sonra derin bir nefes alıp cevap verdi:
"Düşmanım değilsin ki sen benim."
Melih saf bir merakla sordu:
"Ne zamandan beri?"
Tanıştıkları ilk günü hâlâ dün gibi hatırlıyordu. Pek de 'dost canlısı' bir tanışma yaşamamışlardı. Besbelli düşmanıydı Melih onun. Açık hedefti. İstenmeyendi. Ne olmuştu da onun ilgisine mazhar olabilmişti?
Elbette bu düşmanlığın kırıldığı bir an olmuştu.
Ama hangi an?
Atakan Melih'in yanağındaki kanı temizlemeyi bitirip bezi sehpaya atarken dalgasına "Bu sabah beni 'Fıstık' sanıp öptün ya hani..." dedi gülerek.
"O zamandan beri."
Birkaç saniye sonra bilinçaltının oyunlarından birine düştüğünü farkettiğinde artık çok geçti. Beyni ona içinden geleni söyletmişti.
Planladığını değil...
Melih gülmemek için kendini zor tuttu. Bunun bir rüya olduğuna kendini o kadar inandırmıştı ki... Gerçekten bu kadar utanç verici bir şey yapıp kendini rezil etmemiş olmayı umarak sordu yine:
"Gerçekten... Seni öptüğümden emin misin?"
Atakan soğuk soğuk terlemeye başladıysa da bozuntuya vermedi. Çünkü yalan söylemiyordu. Sabahki öpücükler gerçeğin ta kendisiydi. Görünmez izleriyse hâlâ boynunda duruyordu.
"Kamera kaydı mı almam gerekiyor bana inanman için?"
Melih "Hayır da... Bu sabaha dair çok bir şey hatırlamıyorum. Bu yüzden beni kandırma ihtimalin çok yüksek. Hani hep yapıyorsun ya. Dalga geçiyors-" diye açıklamaya girişince, Atakan "Seninle dalga geçmiyorum Melih!" diye çıkışarak bu saçma tartışmaya son noktayı koydu.
"...Harbiden öptün beni."
Melih artık inkâr etmemeye karar verdi. Annesine sorduğunda 'E, uykunda konuşuyorsun tabi oğlum.' cevabını almasa inkâr etmeye devam edebilirdi tabi ama... Daha fazla inatlaşamayacaktı. Eğer uykumda konuşacak kadar saykoysam kesin Atakan'ı da öpmüşümdür, diye düşünüyordu.
Ama şimdi de başka bir şeyi merak ediyordu.
"Nereden?"
"Ne?"
Atakan bu sorunun geleceğini tahmin etmeliydi. Ama konuya girerken ucunun buraya dokunacağını kestirememişti.
"Seni diyorum... nereden öptüm?"
Derin nefes aldı. Çilesi bitmiyordu.
"Yaa ne yapacaksın? Geçmiş gitmiş olay."
Sanki bir şey arıyormuş gibi rahatsızca yerinde kımıldanırken "Güldük, eğlendik tamam... bırak artık peşini." diye gevelemeye başladığında, Melih inceleyen bakışlarını bir an olsun Atakan'ın kızarık elmacık kemiklerinden ayırmadı. Az önce orada kızarıklık görmediğine yemin edebilirdi. Şimdi olmuştu bu.
"Utandın mı sen?"
Atakan kuyruk sokumundan ensesine doğru tırmanan insafsız ürpertiyle olduğu yerde kaskatı kesilirken hiç olmadığı kadar amatör hissetti kendini.
"Yioo... Ne utanacağım be saçmalama."
Melih onun bu 'kuyruğu dik tutma' çabasına keyifle gülerken, aniden gelen sızıyla yarasını tuttu yüzünü ekşiterek.
"Ahh..."
"Al işte! Her şeye gülersen böyle olur."
"Ya ne alaka? Ne alaka?"
Sesindeki eğlenen tını hâlâ oradaydı. Atakan o böyle yaparken daha fazla rahat oturamayacağını anlayıp ayağa kalktı ve sabahtan beri belki de onuncu kez ceplerini karıştırdı.
"Ulan nerede bu canına yandığımın tespihi? Çıldıracağım şimdi..."
Melih'e bir aydınlanma geldi o an. Kafa travması yavaş yavaş geçerken, buraya ne için geldiğini hatırlamıştı sonunda.
Bıçaklanmadan çok çok önce... Buraya Atakan'ın tespihini vermek için gelmişti.
"Atakan, bak ne diyeceğim..."
Aklına gelen hınzırlıkla tatlı tatlı gülümseyerek arkasına iyice yaslandı Melih.
"Tespihini bulursam, seni nereden öptüğümü söyler misin?"
Atakan buna ihtimal vermeyerek bilmiş bilmiş ona baktı omzunun üzerinden.
"Bulamayacağına göre..?"
Atakan, bir dakika öncesine kadar gayet kendinden emin hatta alaylı bir ifadeyle onu süzerken, Melih dişlerini göstererek gülünce birden duruşunu bozup -adeta bu karizmatik gülüşten etkilenmemek için savunma yaparcasına- bakışlarını duvar dibindeki mini buzdolabına indirdi hemen. Göğsündeki teklemelerin sayısı arttıkça kendine olan şüpheleri artıyordu.
Melih bunu fark etmeden konuşmaya devam etti:
"Bulduğumu varsayalım..."
Kıvırcık oğlan derin bir nefes aldı düşünürken. O tespih onun için çok kıymetliydi. Çünkü memleketteki dedesinin, gitmeden önce ona bıraktığı sadece birkaç mendil ve bir tespihten ibaretti. Onlara da gözü gibi bakıyordu. Ta ki... Tespihi kaybedene kadar.
"...Söyler misin?"
Atakan sıcak bakışlarını ona çevirirken yarım ağız güldü. O tespih için her şeyi yapabilirdi.
"Söylemek ne kelime... Gösteririm bile! Sen benim tespihi bul da."
Melih şaşırmıştı. Çünkü bu kadar 'cüretkâr' bir cevap beklemiyordu. Atakan'ın tatlı sert giderken birden flörtöz bir havaya kayması onu tepetaklak etmişti. Gergince güldü elinde olmadan. Tamam... tepkilerini izlemek keyifliydi falan ama bu işin ucu nereye gidiyordu? Melih'i ufaktan ter basmaya başlamıştı.
"Gel... Gel otur o zaman yanıma."
Atakan, iki adımda gelip oturdu yanına uysal bir çocuk gibi. Ufacık odada -toz kokusu hariç- Melih'in yarasından yükselen ilaç kokusu duyuluyordu sadece.
"Bir dakika..."
Uzanıp arkalarındaki pencereyi yukarıdan açtı. Ama pencere kenarından esen rüzgâr göğsüne değer değmez "Çıplağım be!" diyerek isyan etti Melih.
"Kapat şunu."
Kan kaybından mıdır nedir, hissetmesi gerekenden daha fazla hissetmişti soğuğu. Kolları diken diken olurken, Atakan onun bu haline gülerek itiraz etti:
"İlaç kokusundan bayılacağız lan! Açık kalsın pencere. Sen yaklaş bana."
Melih cevap vermeden aralarındaki bir kişilik boşluğu doldurarak ondan tarafa kaydı usulca. Şimdi rüzgâr direkt göğsüne esmiyordu. Ama bu sefer de Atakan'ın dibinde oturuyordu. Ve kaçınılmaz olarak bacağı bacağına, kolu da koluna temas ediyordu.
"Böyle daha iyi misin?"
"Hı hı..."
Atakan, Melih'in sütlü kahve rengindeki göğüs uçlarına bakmamak için kendisiyle savaşarak bakışlarını duvardaki "SEK İÇİNİZ ;)" yazan rakı posterine mıhladı.
. . .
Not: Bölüm 5000 kelimeyi geçtiği için ikiye böldüm. Lütfen devam edin.