MAHALLE

3736 Kelimeler
Selaaam 👋🏼😚💕✨ Not: Beğeni ve yorum unutmayın lütfen • ✶ • ✶ Melih, her zaman utangaç bir çocuk değildi. Kendi halindeyken oldukça özgüvenli ve hareketliyken; topluluk içinde ve -özellikle ergenliğe girdikten sonra- kızların etrafındayken çekingen bir kimliğe bürünürdü. Kendini kabul ettirmek için herkese en iyi yanlarını gösterirdi ama maalesef çoğu zaman hak ettiği karşılığı alamazdı. Sonunda hep kullanılıp kenara atılan saf oğlan olurdu. Herkes onun pratik zekasını ve iş bitiriciliğini över, sonra da borcu takıp ortadan kaybolurdu. Kızlarla olan ilişkilerinde de bundan farklı bir şey yaşamamıştı. Genelde utangaç olduğu için kolay kolay 'hayır' diyemezdi ve bu yüzden de onunla çıkmak isteyen her kızla -sanki bir oyunun deneme sürümünü tekrar tekrar oynarmış gibi- çıkmak zorunda kalırdı. Ve hiçbirinden de keyif almazdı. Çünkü her yeni gelen -tıpkı bir önceki gibi- mutlaka onu yanında 'gezdirmek' için istiyor olurdu. Okul çıkışında el ele sinemaya gitmek, çift tişörtleri giymek, çikolata dolu kalpli kutularla sevgililer günü kutlamak, sınıfın en arka sırasında öpüşüp koklaşmak... Bütün kızlarla aşağı yukarı aynı şeyleri yapmıştı. Ve bir noktadan sonra artık kendini ruhsuz bir robot gibi hissetmeye başlamıştı. Çünkü birlikte olduğu kızlar genelde onun 'içiyle' değil, görünüşüyle ilgileniyorlardı. Sonuçta... Uzun boylu, yakışıklı biriyle hangi kız çıkmak istemezdi ki (!) Melih'in ilişkileri her ne kadar tatlı küçük heyecanlarla başlıyor olsa da, biterken de bir o kadar acı ve mide bulandırıcı olurdu. Çünkü genelde kızlar -maksimum- bir ay sonra, ııı'lamalar, kekelemeler ve biraz da göz yaşıyla tatlandırılmış bayat ayrılık konuşmalarıyla Melih'in karşısına geçer ve onun 'yeteri kadar' kıskanmadığını, çok tatlı, duygusal, nazik fakat istedikleri şekilde 'maço' olmadığını, onlar için 'kavga' bile etmediğini ve bunlara benzer bi bir sürü boktan sebep ileri sürerek ondan ayrılırlardı. En saçma ayrılık sebebi de 'Neden benim bardağımdan su içmiyorsun? Seni tiksindiriyor muyum?' diyen kızınkiydi... Ama Melih bunlara artık takılmıyordu. O kadar çok kızla çıkmıştı ki, ilişkilerin her türlüsünden bıkmıştı. Evlenmek konusunda da keskin düşünceleri ya da ciddi korkuları yoktu. Sadece 'ne gerek var?' modundaydı. Ama annesine göre her erkek 'diriyken' genç ve kuvvetliyken evlenmeliydi. Çünkü yaş ilerledikçe kadınlar tarafından beğenilme olasılıkları düşüyormuş. Aman ne meraklıydı Melih de kadınlar tarafından beğenilmeye... Yaşlanıp göbekli bir ihtiyar olunca yanında durmayacak bir kadın, bu genç ve diri halini de hak etmemeliydi. Melih'in düşüncesi bu yöndeydi. Aslında... Kötü sonla biten onca ilişkisinin ardından artık kendisi için en uygun olanın 'kadınlar' olduğundan bile emin değildi. Ama her neyse... Bu sabah hakikaten çok saçma bir işe girişmişti. Garip bir şekilde şeytanla anlaşma yapan ve durduk yere kendini ölüme mahkum eden salak yan rol gibi hissediyordu. Şebnem'le 'görücü usulü' adlı bir oyuna girişmek ne kadar mantıklıydı bilmiyordu ama bunu zaman gösterecekti. Şimdilik zihnine 'En fazla ne olabilir ki?' düşüncesi hakimdi. Ayrıca... Bu danışıklı dövüş, Şebnem'in onu 'sever gibi' yapıp duygularıyla oynamasından daha iyiydi. Her şey dürüstçe konuşulmuştu. Üstelik bir de Atakan hakkında -bulabileceği en iyi ve yakın kaynaktan- bedava bilgi alacaktı. Tam olarak bir win-win durumuydu yani. En azından şu anlık... "Off be... Omuzlarım..." Akşama doğru bilgisayarın başından anca kalkmayı başaran Melih, başını çevirip de pencereden sokak lambalarının turuncu ışıklarının aydınlattığı karanlık sokağı görünce kaç saattir burada böyle kütük gibi oturmuş dizi seyrettiğini düşündü. Öğleden beri aralıksız Disenchantment izliyordu. Artık buna bir dur demeli ve gerçek hayata karışmalıydı. "Hadi kalk Melih. Kalk oğlum. Yeter bu kadar tembellik." dedi kendine doğrulurken. Kitaplarını, defterlerini ve alet çantasını toplayıp kenara koydu. Masada yeteri kadar yer açtığından emin olunca da yatağını toplamaya girişti. Yorganı uçlarından tutup çırptığındaysa, hiç beklemediği bir şıkırtı eşliğinde ayağının ucuna bir şey düştü. Eğilip baktığında bunun Atakan'ın -yanından hiç ayırmadığı- kehribar rengi tespihi olduğunu gördü. "Harika(!)" Hem titreyip hem de Karayip Korsanları jenerik müziğiyle çalan telefonunun sesiyle beraber tespihe tip tip bakmayı bırakıp masaya koydu. "Efendim?" Arayan Berke'ydi. "Selam abi naber ya? Hiç arayıp sormuyorsun? Özlettin kendini valla. N'apıyorsun?" Melih Berke'nin bu aşırı sululuğuna bağışıklık kazandığı için fazla takılmadı. "Odamı topluyordum. Sen n'apıyorsun?" "Hee... Ben de arkadaşlarla bilardoya geldim. Şey diyeceğim sana..." Melih hemen "Gelemem abi ben bilardo sevm-" diye başlayacak oldu ama... "Yok! Yok onu demeyeceğim." Arka plandan gelen kadeh tokuşturma seslerine karışan müziğe rağmen konuşuyordu Berke. "Ya şey... Benim bir derdim var be kardeşim. Valla zor durumda olmasam seni darlamazdım." Melih gene bir emrivakiye kurban gideceğini sezdiyse de "Ne oldu?" diye sormaktan kendini alamamıştı. "Ders seçimlerini bizim Furkan'a yaptırmıştım. Mühendislik Etiği'ni alttan seç demiştim. O salak da gitmiş gene aynı hocadan seçmiş dersi." "Süleyman Hoca'yı mı seçmiş?" "Evet. Adam 49'da bırakmıştı geçen beni. Bu sene kaçta bırakır bilemiyorum artık. Baya baya sıçtım yani." "Kötü olmuş da... Beni niye aradın, onu anlamadım." Berke derin bir iç çekişin ardından mahçup bir sırıtışın eşlik ettiği (Melih bunu gayet net hayal edebiliyordu.) sesiyle konuştu yeniden: "Sordum soruşturdum. Süleyman Hoca'nın ders notları sende varmış. Her dersine girmişsin adamın. Notun da sağlammış." 'Eee? Bundan sana ne?' dememek için kendini zor tuttu Melih. Neyse ki bu zengin bebelerinin sorumsuzluklarını parayla telafi etmelerine alışmıştı. Hatırı sayılır meblağlara notlarını satmayı da -geç de olsa- öğrenmişti. Maksat, %100 burslu okuyan Melih'in ev ekonomisine katkısı olsundu. "Kaça bırakırsın?" "Valla bilemedim şimdi..." dedi Melih. Bu kalın kafalı zenginlerle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu bazen. Ve bundan gizli bir zevk de duyuyordu açıkçası. "Tamam kardeşim. Ben sana konum atayım şimdi. Sen gel iki kadeh bir şey içelim. Para işi kolay. Onu konuşur hallederiz aramızda." "Tamam, gelirim bir saate." Telefonu kapatıp yatağını düzeltmeye kaldığı yerden devam etti Melih. Bir yandan da üniversiteye başladığından beri nasıl kendisinden faydalanmayan bir Allah'ın kuluyla karşılaşmadığını düşünüyordu. Kime selam verdiyse hep borçlu çıkmıştı. Ama borç ödeye ödeye insanları kendine borçlu etmeyi öğrenmişti neyse ki. Buna da şükür... Hızlıca duşa girip çıktıktan sonra siyah bir kot, beyaz düz bir tişört ve siyah-kırmızı kareli gömleğini giydi. İki fıst parfümünü de sıktıktan sonra cüzdanını ve Atakan'ın kehribar rengi tespihini arka ceplerine koyup telefonu elinde odasından çıktı. "Anne ben gidiyorum!" Saçları hafif nemliydi. Ama yolda her halükârda kuruyacaktı nasılsa. "Nereye gidiyorsun Melih? Baban gelecek şimdi, yemek yiyeceğiz. Acıkmadın mı?" Melih kapı önüne çıkmış siyah Vans'larını giyerken "Siz yiyin ben bir arkadaşa gideceğim. Davet etti, şimdi gitmezsem ayıp olur." dedi. Annesinin 'ayıp' kelimesine zaafı olduğunu biliyordu ve bunu kullanmaktan hiç çekinmemişti. "Aa öyle mi? Tamam çocuğum git git. Ben sana ayırırım yemek." Doğrulup koridorun ucundan ona bakan annesine gülümsedi. "Tamamdır anacığım! Hadi görüşürüz, ben kaçtım. Size afiyet olsun." Ve kapıyı kapatıp hızlı adımlarla demir kapılardan çıktığı gibi sokağa attı kendini. Bilardo salonu, uğrayacağı yerin iki sokak ötesindeydi. Uğrayacağı yer neresi miydi? Sabah gitmeden önce Şebnem'e 'Abin nerelerde takılır? Kimlerle sürter, ne yer ne içer?' diye bir ton soru sormuştu ve şimdi de Atakan'ın yakın bir arkadaşının tekeline gidecekti. Genelde üç arkadaşıyla orada takıldıklarını öğrenmişti. Yolunun üzerinde olduğu için de önce oraya uğrayıp Atakan'a tespihini verecek, sonra da Berke'nin yanına gidip not pazarlığı yapacaktı. Ve belki -canı isterse- bir iki kadeh bir şey içip günü kapatacaktı. Planı bu şekildeydi. Bu düşüncelerle ellerini kotunun ceplerine attı ve yüzündeki muzip sırıtışla sallana sallana yürümeye başladı. Atakan'ın 'Beni nasıl buldun lan sen?' deyişini hayal etmek bile onu keyiften dört köşe yapmaya yetmişti. Aynı saatlerde... TEFO TEKEL'de üç kafadar biraları kapmış, dükkanın önündeki ahşap iskemlelere çökmüş muhabbet ediyordu. "... Hayat hain aga n'apıcan? Boş ver sen takma kafana." Sigarasından büyük bir nefes çekerken sanki güneşe bakıyormuş gibi gözlerini kısmış lacivert gökyüzüne bakıyordu Batuhan. "Nasıl takmasın oğlum? Selçuk bu lan." diye isyan etti Tevfik ona. Bacak bacak üstüne atmış, entelektüel bir pozda sigarasını içerken başını kaşıyordu. Selçuk'un ihaneti onu da Atakan kadar sarsmıştı. "Aynı mahallede büyümedik mi biz bununla ya? 'Kardeşim' demedik mi birbirimize?" Atakan gözleri uzaklara dalarken birasından büyük bir yudum daha alıp elinin tersiyle dudaklarını sildi. O şerefsiz hakkında tek kelime dahi etmek istemiyordu. "Ulan insan kardeşim dediği adamın nişanlısını..." Atakan'ın sert bakışlarıyla karşılaşınca çenesini kapattı Batu. Sarhoştu ama gece gece acillik olacak kadar da kendinden geçmemişti. Atakan'ın tersinin pis olduğunu çok önceden öğrenmişti. "Neyse işte... Siktir et." Birasından bir yudum içip Atakan'ın dizini pat patladı. "Topluca sildik attık biz onu Ati, sen hiç merak etme. Kardeşimize yamuk yapan bize yamuk yapmıştır." Atakan bir elinde sigara bir elinde bira şişesiyle yere çömmüş baygın baygın onu seyreden Batu'nun göz kapaklarına bakarken gevşek bir sırıtış koyverdi. "Eyvallah Batu... Eyvallah kardeşim." Ama Batu yüz bulunca azıtangillerden olduğu için bu muhabbeti tabi ki tadında bırakmadı. "Abi var ya... zaten ben onu hiç sevmiyordum. Sinsinin tekiydi." Tevfik kaşlarını kaldırıp Batu'ya baktı bir an merakla. "Başka ne sinsiliği vardı lan?" Batu kendini çekemeyerek yere oturdu popo üstü. Sabahtan beri belli aralıklarla içtiği için kafası iyice hoşaf olmuştu. "Benim zulayı patlatıyordu şerefsiz. Daha ne yapsın! Gitti de kurtulduk. Oh be!" Tefo ona bakmadan sigarasından bir nefes çekip "Hastir lan oradan..." derken masadaki küçük leblebi kâsesini Atakan'ın önüne ittirdi. "İçimizde mala vuran bir tek sen varsın." Batuhan bunu ısrarla reddetti başını sağa sola sallayarak. "Hayır lan! Bir dakka nasıl..." Birasından bir yudum daha aldı. Ama ağzını koluna sildiğinde zihninde dolaşıp duran düşüncelerin hepsi yok olmuştu sanki. "... Ne diyordum ben ya?" Atakan cıklayıp güldü onun bu rezil haline. "Oğlum iki kelimeyi tutamadın mı lan aklında?" Tefo da güldü bu lafın üzerine. "Tövbe tövbe... Oğlum sen içme artık tamam. Hoşafın çıkmış iyice." Batuhan sadece duruşuyla arkadaşlarını güldürmüş olmanın verdiği gururla daha da geniş sırıtarak "Böyle ne güzel olduk lan!" dedi. "Hem zaten ne demişler..?" Hususi sorsunlar diye birkaç saniye beklediğinde, gereksiz heyecana gelemeyen tez canlı Tevfik "Ne demişler?" diye sordu hemen. Yüzünde canından bezmiş bir ifade vardı. "Üçlü olsun güçlü olsun!" "Tefo ben uzanamıyorum, sen çak bu sefer." "Baş üstüne ağam." Tevfik uzanıp yerde oturan Batu'nun ensesine bir tane patlatınca, tam da bu tokatın zamanlamasıyla aynı anda arka sokaklarda bir yerde bir çöp konteyneri devrildi. Öyle bir ses çıkmıştı ki sanki Tefo tek tokadıyla Batu'nun boynunu kırmıştı. Ama hâlâ it gibi sırıtan Batu'ya bakınca ortada 'başka bir şey' olduğu seziliyordu tabi. "N'oluyor lan?" "Ne bileyim abi? Kedinin biri devirmiştir." Batuhan tokadı yiyince ayılmış olacak ki "Ufacık kedi nasıl devirsin abi koca konteynerı?" dedi. Belki de sabahtan beri ettiği tek mantıklı laf buydu. "Doğru diyorsun." Atakan işkillenmişti. Hemen elindeki birayı masaya bırakıp oturduğu iskemleden kalktı ve iki eli iki yanında ağır ağır, sesin geldiği sokağa doğru yürümeye başladı. O sırada arka sokakta bir 'gözdağı verme' operasyonu dönüyordu. Çok değil, on beş dakika kadar önce Melih bu sokağa girmişti. Çünkü tespihi Atakan'a teslim etmek için tekele gidiyordu. Fakat yolda tanımadığı birkaç kişi tarafından takip edildiğini fark etmemişti. "Şşşş yavruu! Bak buraya bak." "Sen kime yavru diyorsun lan?!" Melih arkasını döndüğünde eli sopalı dört vatandaş görünce afalladı. "Bana mı dediniz abi?" R yapmayı ona kimse öğretmemişti. Tamamen yıllar içinde doğaçlama yaparak öğrendiği bir şeydi. Ama bu noktada başka ne yapacağını 'harbiden' bilemiyordu Melih. "Sana dedik lan tabi!" İçlerinden yüzünün sağ tarafında faça olan iri yarı genç, ezici bir kuvvetle elini Melih'in omzuna koyup mevzuya girdi. "Şebnem yengeye görücü gelen lavuk sen değil misin?" Şebnem yenge derken... Bu heriflerin Şebnem'in exiyle bir ilgisi olduğunu hemen anladı Melih. Ama 'lavuk' lafına ölümüne gıcık olduğu için bunu o an görmezden geldi. "Yalnız lavuk falan, ayıp olmuyor mu beyler?" "Kes lan! Adın ne senin? Adını söyle bana!" "Melih." "Hah... Melih kardeş, gel biz seninle şöyle kısa bir yürüyüşe çıkalım." Melih adım adım bok yoluna gittiğini fark ederek saksıyı çalıştırmaya başladı hemen. "Yok abi benim şimdi acelem var sonr-" "Rica mı ettik lan sana? Yürü dediysek yürü!" Aklına gelen ilk fikir bütün gücüyle çöp konteynerına tekme atıp devirmek ve çıkan gürültüyle birilerinin gelip ona yardım etmesini ummaktı. Evet, kriz anını tam olarak yönetmeyi öğrenememişti. Ama o an aklına gelen tek şey, gerçekten buydu. "Yakalayın lan şunu! Cemo! Sıkı tut kaçmasın." Fazla uzaklaşmadan yüzünde bıçak yarası olan gencin emriyle 'yaka paça' tutularak karanlık sokakta yürütülmeye başlandığında, birinin sırtına sivri uçlu bir şey, bir bıçak dayadığını hissetti Melih. Soğuk metal her adımda kaburgasını yokluyordu. Ürperdi. Daha önce hiçbir kavgada -ya da yaka paça götürülmede- kendine bıçak çekildiğini hatırlamıyordu. "Abi bıçak mı o elindeki?" "Yok lölipop! Te Allah'ım..." "Aslında onu bi' indirsen, daha az tehlik-" "Kes!" Bıçağı tutan ve adının Cemo olduğunu öğrendiği çocuk ensesinde pis pis sırıtırken zorla onların peşinden kuytu bir köşeye yürüdü Melih. Başına gelebilecekler hakkında birkaç senaryo oluşmuştu şimdiden kafasında. 1- Ağzı burnu yamulacaktı 2- Bıçaklanıp bir köşeye atılacaktı 3- Sikilecekti Üçüncü şıkkın olabilitesi uzayın içinde olmadığı için kendini ikinci en kötü senaryo olan bıçaklanmaya hazırlayarak gösterdikleri yerde durdu Melih. Kalbi götünde atıyordu ama son ana kadar sakinliğini koruyacak ve olası ters bir harekette içindeki Karete Kid'i ortaya çıkarmaktan çekinmeyecekti. "Bakın bizim Şebnem'le bir ilişkimiz yok. Siz olayı komple yanlış anlamışsın-" "Neyini yanlış anladık lan?! Neyini yanlış anladık?!" Yakasına yapışan ellerle eşzamanlı olarak kaburgasını sıkıştıran bıçakla gözleri ardına kadar açıldı Melih'in. 'Kestaneyi bugün çizdirmezsem başka hiçbir zaman çizdirmem.' diye düşünüyordu. "Buluşmadınız mı geçen kafede? Yanınızda Ati de vardı." Evet ama... 'Ati dedikleri Atakan herhalde.' diye düşündü. Harbiden ona 'Ati' diyorlardı demek... Vay anasını! "Siz bunu nereden bi-" "Kes lan!" "Ama sürekli 'kes lan' derseniz biz iletişim kuramayız." dedi Melih sonunda dayanamayarak. Onun bu canından bezmiş tripli hâlini gören Cemo'ysa ele başına kaş göz yaptı muzurca gülerek. Biraz sonra da sesli bir şekilde aklından geçenleri söylemişti: "Samet abi, çok nazik lan bu herif. Acaba dövmesek mi? Şöyle iki hırpalayıp bırakalım zaten altına sıçar bu." Melih dişlerini sıktı sabır dilenirken. Hafiften sinirlenmeye başlıyordu artık. Tamam kibar çocuktu, nazikti, efendiydi falan ama... O da mahalle çocuğuydu be! Cam fanusun içinde büyümemişti. O da küçükken camide smackdownculuk oynamıştı. "Yav Cemo bi' dur oğlum. Bi' dur be..." Samet denen genç, yaba gibi elini Melih'in sol omzuna koydu sertçe. "Bak koçum... Biz buraya dövüşmeye değil konuşmaya geldik zaten." Yüzünde tehlikeli bir sırıtış vardı. Dudağının kenarındaki kürdanı boştaki eliyle alıp ona doğrulturken uyaran bir sesle devam etti: "Bu seni bugün ilk ziyaretimiz. Ama eğer Şebnem yengenin etrafında dolaşmayı bırakmazsan, inan bana son olmaz." 'Şebnem 'yenge'lerinin peşinde mi dolaşıyormuşum?' diye düşündü Melih boş boş gencin suratına bakarken. Bu herifler neyin kafasındaydı hâlâ anlayamamıştı. "Yaptıklarımızı yapacaklarımızın fragmanı olarak görürsen memnun oluruz." Gülmek istediyse de kendine engel oldu. Şu an ucuz bir aksiyon filminin sikindirik bir sahnesinde mahsur kalmış gibi hissediyordu ama yine de -canını sokakta bulmadığı için- susmaya karar verdi. Hayır bir de... Atakan Polat gibi bir abinin kız kardeşini 'ne cesaretle' ve 'hangi motivasyonla' korumaya almışlardı? Hâlâ anlamış değildi. 'Şebnem'e yenge demelerini isteyen hanzo her kimse, Atakan'dan daha belalı olamaz herhalde.' diye düşünüyordu. "Anlaştık mı yavrucuğum?" 'Yavrucuğun seni s...' dememek için dilini ısırıp kafa salladı usul usul. Köprüden geçmek isteyenlerin ayıyla nasıl anlaşmaları gerektiğini küçüklükten beri belirli aralıklarla babası hatırlatıyordu sağ olsun. Artık ezberlemişti. "Aferin lan ana kuzusu... Bak isteyince nasıl da güzel yola geliyorsun. Aferin..." Samet denen genç elini omzundan çekip bu sefer Melih'in yanağına koydu ve belirli duraklamalarla üç kere hafifçe tokat attı. Melih'e karşı büyük bir zafer kazanmış da ayar veriyormuş gibiydi. Sanki savaşmadan bir kaleyi fethetmişti... Melih hiçbir zaman hiçbir tokattan bu kadar tiksindiğini hatırlamıyordu. Atakan'ın tanıştıkları ilk gün tuvalette ona attığı tokadı hatırlayınca... Aslında onun, karşısındaki 'düşmanı' da olsa aşağılamayan -karşısındakinin de bir gururu olduğunu bilen- biri olduğunu şimdi anlıyordu. Bu Samet onu tokatlarken gevşek gevşek sırıtıyordu bir kere. Atakan ise keskin bir ciddiyetle yapmıştı bunu. Kız kardeşiyle mesafeli olması gerektiğini söyleyip onu kendince 'racona uygun' biçimde uyarmıştı. Ama bunlar kimin adamıysa... O adamda racon olduğunu hiç sanmıyordu Melih. Atakan'la takıla takıla az çok öğrenmişti bu işleri. Düşmanına bile saygı duymak her yiğidin harcı değildi. "Uzun lafın kısası..." Samet pis elini sonunda kendine çektiğinde, sırtındaki bıçağın hâlâ orada durduğunu hissetmek sinirini bozmuştu Melih'in. "Şebnem yengeden uzak dur. Yoksa Caner abin bir dahakine bu kadar kibar uyarmaz seni. Çizer o yakışıklı façanı. Anladın?" Her tehlike anında olduğu gibi beyni yine elektrik dalgalarını kırbaç gibi kalbine şaklata şaklata uyardı Melih'i fakat... O çoktan kudurtucu modu açmıştı. "Çizdirir diyecektin sanırım. Yanlış oldu." "Ne?" Samet ve diğer üç genç merakla ona bakarken sinir bozucu bir sırıtış takındı Melih. Kendini küçük görenlere her defasında had bildirmeyi becermişti. Bunlardan mı korkacaktı hakikaten? "Caner abiniz kimse, her iddiasına girerim baya korkak biri olmalı. Baksanıza, benim gibi 'ana kuzusu'nu korkutmak için bile kendi gelemeyip sizi yollamış." Gençler sanki dinlerine küfür edilmiş gibi açtılar gözlerini hemen. Melih ise keyiften dört köşe olmuştu. "İleri geri konuşma lan Caner hakkında? Ağzını topla eline vermeyeyim." Melih yarım ağız güldü Samet'in yüzündeki tereddütü seyrederken. "Siz de benim hakkımda ileri geri konuşmadınız mı az önce?" Vakit intikam vaktiydi. "Ne diyorsun lan sen dalyarak?! Dayak mı istiyorsun? Ha!" Sırtındaki bıçak gittikçe sivrileşirken omzunun üzerinden çaktırmadan arkasında duran Cemo'ya baktı Melih. Ani bir hareketle bu pozisyondan kurtulmalı ve bıçağı da aciliyetle ortamdan uzaklaştırmalıydı. Daha önce çok fazla kavgada bulunmamıştı. Ama lise zamanında boksa gitmişliği vardı. Ayrıca sayamayacağı kadar çok John Wick izlemişti. Dövüş konusunda kendine güveni vardı. Bu durumdan kendisini elbette kurtaracaktı. Ama önce onları bi' gaza getirmeliydi. "Dayak istiyorsam ne olacak? Bahse girerim salladığın yumruğu yüzüme bile denk getiremezsin." "Ne diyorsun lan sen..!" Tam da tahmin ettiği gibi lafını bitirir bitirmez Samet hiç duraksamadan elini yumruk yapmış ve tüm gücüyle suratına savurmaya yeltenmişti. Ama Melih son anda başını yana çekince herifin balyoz gibi yumruğu ne yazık ki (!) Cemo'nun suratına denk gelmişti. "AAAHH! Abi ne yapıyorsun ya?!" O an aksiyonun içindeki esas karakter kendisi olmasaydı, bu görüntüye saatlerce gülebilirdi. Ama şu an kaçması gerekiyordu. Cemo yere düşüp bıçak elinden kaydığında Melih hızlıca bıçağa bir tekme atıp alandan uzaklaştırdı ve Samet'in karnına bir dirsek darbesi indirip onu iki büklüm bırakarak sokağın başına, konteynerı devirdiği köşeye doğru koşmaya başladı. Ağzı burnu kırılmamış, bıçaklanmamış ve sikilmemişti. Tek yapması gereken kaçmaktı. Onu da beceremezse zaten... "Yakalayın lan şu iti! Tekin! Yusuf!" Peşinden koşan eli sopalı adamlarla hızını daha bir arttırırken evden çıkarken ne düşündüğünü aklına getirmeye çalıştı Melih. Önce güzel güzel sohbet edecekti insanlarla. Sonra da bir iki kadeh bir şey içip usul usul dönecekti evine. "Elinden kaçıranı ıslak odunla döverim! Duydunuz mu lan?!" Ama şimdi eli sopalı adamlardan kaçıyordu. "Harika(!)" İleride, sokak lambasının altında, konteynerların hemen dibinde duran birkaç kişi gördü Melih. "Abi ne oluyor ya?" "Ne bileyim oğlum. Alacak verecek meselesi herhalde. Çocuğu sopayla kovalıyorlar baksana." Yabancı gençler ona bakarak konuşuyordu. Hemen arkalarında da uzun boylu bir delikanlı dikiliyordu. "Melih mi lan o en önde koşan? Lan... MELİH!" Melih, Atakan'ın sesini duyduğuna daha önce hiç bu kadar sevindiğini hatırlamıyordu. "ATAKAN!" Ama şimdi oturup onunla 'Nereden buldun lan beni?' başlıklı bir sohbete giremeyecek durumdaydı. Hız kesmeden gelip devrilen konteynerlerin üzerinden atladığı gibi Atakanlar'ın tarafına geçtiğinde Samet, Cemo ve diğerleri karşıda kalmıştı. İlerlemek istedilerse de, sokak lambasının sarı ışığında yüzü apaçık meydanda olan Atakan'ı görünce oldukları yerde kalakalmışlardı. "İyi akşamlar beyler!" "İyi akşamlar." diye kısa ve net karşılık verdi Atakan. Bir onlara, bir ellerindeki sopalara, bir de dizlerine dayanmış nefes nefese ona bakan Melih'e bakıyordu çatık kaşlarıyla. "İyi akşamlar da... Siz hayırdır böyle? Maçtan mı dönüyorsunuz?" Atakan'ın ellerindeki sopalara ithafen böyle konuşmasına karşılık Samet bir işaret yapınca diğerleri ellerindeki sopaları kenara köşeye atıp sessizce geri çekildiler. Grubun tam bir sürü gibi davranması Melih'i şaşkına çevirmişti. "Melih'le sohbet ediyorduk." dedi Samet sakince. Sol gözünün altından çenesine doğru inen yıllanmış bıçak yarasını sıvazlıyordu sabırla. "Ne hakkında?" Samet bunun sonunun gelmeyeceğini anlamış olacak... "Ati... Hadi abi uzatma." dedi bıkkınca. Pazarlık yapmak konusunda iyi değildi ve karşısında inatçı bir Karadeniz adamı duruyordu. Boynunu kütletti usulca. "Ver oğlanı, işimize bakalım." Melih onları zor duruma düşürmemek için bir adım öne çıktı fakat Atakan kolundan tutunca daha fazla ileri gidemedi. "Caner'e söyle, kız kardeşimi korumak onun görevi değil. Şebnem için kimin doğru kimin yanlış olduğuna ben karar veririm. Üçüncü kişilere laf düşmesinden de hiç hoşlanmam." Samet duyduklarından memnun olmamış şekilde Cemo hariç diğerlerine gitmelerini söyledi ve onlar giderken dönüp tekrar Atakan'a baktı. "Ati bak Caner'le olan sorununuz her neyse beni bağlamıyor. Ama sen de çok iyi biliyorsun. Caner kız kardeşini seviyor mu? Seviyor. Yıllardır bir şey demiyordunuz. Şimdi ne oldu da birden bozuk atacağınız tuttu? Çok yanlış yaptınız..." Atakan çenesini sıkmaya ara verip nefret dolu gözlerle Samet'e bakarken "Sen mi karar vereceksin neyin doğru neyin yanlış olduğuna? Ha?!" diye çıktıştı. "Ne biliyorsun da ne konuşuyorsun puşt! Sen git sahibin gelsin. Tabi iki dakikadan fazla gözümün içine bakabilecek yüreği varsa." Sesindeki tehlikeli tınıyı sezebiliyordu Melih. Bu muhabbet biraz daha uzarsa şiddet kaçınılmaz olacaktı belli ki. "Bu mesele Caner'le benim aramda. Sen aklının ermeyeceği işlere burnunu sokma Samet kardeş. Ufaktan siktir ol git benim asabımı bozma gece gece. Sonra filler tepişir, ezilen sen olursun." Batu da sanki onun ekosuymuş gibi "Arada kalırsın yazık olur diyor!" diye ekledi. Kafası güzeldi ama bu yer mekan farketmezsizin böyleydi zaten. "Senin devrin geçti Atakan Polat." dedi Samet bunun üzerine. Yediği onca lafa son derece ayar olmuş vaziyette pis pis Atakan'ı süzerken... "Artık Keş Batu'yla Tekelci Tefo'dan başkası takılmaz senin peşine. Bunu aklına yaz." Sırıtmaya devam ederken -daha da canını acıtmak için- mahallede kimsenin söylemeye götünün yemeyeceği lafları etmek üzere açtı ağzını: "Zaten nişanlısını en yakın arkadaşına siktirenin peşine kim takıl-" Tefo'yla Batu Atakan'ı tutmak için ileri atıldıkları sırada bir tangırtı bir gürültü koptu. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki... Atakan'ın kendini kaybedip Samet'e ağız burun dalacağı düşünülürken, Melih birden öne atılıp yan yatmış metal konteynerın üstünden Samet'in üzerine uçmuştu. Kuvvetli negatif enerji ve kaçınılmaz adrenalin tüm sokağı baştan başa sararken Melih'in Samet'in karga burnunun üzerine inen başı görünüp kayboldu. Başta sanki kafa topuna çıkmış gibi bir hali vardı ama finalde sağlam koymuştu. Derken... Samet yere düştü. Melih, elinde bıçak tuttuğunu o zaman fark etmişti. "Ahh... Kafanı sikeyim orospu çocu-" Samet kanayan burnuyla yere yuvarlanırken, Melih ona bir tekme savurup "Kes lan!" dedi nefes nefese. Tıpkı son on beş dakikadır Samet'in ona dediği gibi... Hızını alamayıp "Siktirin gidin nereden geldiyseniz!" diye de ekledi. Sonra çekine çekine -fırsat buldukça eleştirdiği- o kekolar gibi görünmediğini umarak başını kaldırdı. Garip bir şekilde kendini hem gururlu hem de mahçup hissediyordu. Yüzünü konteynerın öteki ucuna çevirdiğinde, başta Atakan olmak üzere Tefo ve Batu'nun kendisine şaşkınlıkla baktıklarını gördü. Cemo bile Samet'in yanına gelirken ihtiyatlı bir hava takınmıştı. "Abi emaneti takmasa mıydın gece gece... daha yeni çıktın iç-" "Çok konuşma Cemo! Gidelim hadi, yürü!" Melih onların ne ara kalkıp uzaklaştıklarını anlayamazken dönüp tekrar baktı arkasına. Atakan ve yanındaki iki genç şaşkın şaşkın ona bakıyorlardı. Melih gerçekten de kendinden beklenmeyeni yapmıştı. Ama bir sorun vardı. "N'oldu? Niye öyle bakıyorsunuz?" Her şey ve herkes yavaşlamış gibi geldi bir an gözüne. "Melih... Kımıldama sakın!" Atakan'ın yüzündeki telaşlı ifade neydi öyle? Melih onu daha önce böyle görmüş müydü? Hiç hatırlamıyordu. "İyi misin?" Geldiği gibi onların yanına dönmek istedi ama yapamadı. Onun yerine elinin kendisinden habersiz gömleğinin içine, tişörtünün ıslanan kısmına gitmesine izin verdi. Bir şeyler doğru değildi. Başını eğip baktığında tişörtünün sol tarafının kanıyla ıslandığını gördü. Bıçaklanmıştı. "Hassiktir..." "Bıçaklamış pezevenk!" "MELİH!" İki saniye sonra dizlerinin üzerine çöktü Melih. Kan içinde kalan eline baktıkça midesinin bulandığını hissediyordu. 'Harika (!)' diye düşündü. Tek istediği Atakan'ın lanet tespihini bırakıp işine bakmaktı. Ama sokak kavgasında bıçaklanmaktan kaçamamıştı. 'Hay ben böyle şansın...' Gözlerini kapatırken gördüğü tek şey kendine doğru koşan Atakan'dı. Gerisi karanlık... ✶ • ✶ • ✶ Yeni bölümde görüşmek üzere...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE