Selam... 👋🏼😋💕
Daha uzun bir bölümle dönecektim aslında ama bu bölümde anlattıklarım hikayenin 'taşıyıcı' kolonlarından birini oluşturacağı için başka olaylar eklemek istemedim. Bu yüzden bunu geçiş bölümü sayabilirsiniz. Esas olaylar bir sonraki bölümde olacak. 😉
Bu arada okuyan, oylayan, yorum yapan herkese çok teşekkür ederim. Hepinizi koooccaman öpüyorum 😘 ve hikayeme gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkür ediyorum. Sessiz okur olmayın lütfen, ne hissediyorsanız yazın.
Şarkı: Altın Gün - Süpürgesi Yoncadan
Not: Bu bölüm Melih'in ağzından...
✶ • ✶ • ✶
Derler ki:
Bu dünyada iki çeşit insan vardır.
Her şeyden zevk alıp mutlu olanlar ve en küçük aksilikte hayatı kendilerine zindan edenler...
Atakan hangisine dahildi bilmiyorum ama başkalarının hayatını zindan etmeyi tercih edeceğine %100 emindim. Bu yüzden sanırım onun için bu sınıflandırmaya bir şık daha eklenmeliydi.
"Oğlunuz ne iş yapıyor Zümrütcüğüm? Askerlik yapmıştır herhalde."
"Yaptı, yaptı da..."
Huzursuz bakışlarını tabağından ayırmadan "İşsizim." dedi Atakan.
"Nasıl yani?"
Sorunun gereksizliği beni bile rahatsız ederken, Atakan anneme yandan bir bakış atıp dudağının köşesindeki iplemez gülüşle "Boş işler müdürüyüm teyzeciğim." dedi. Göz devirmemek için zor tuttum kendimi.
Uzun zamandır Kuzey Tekinoğlu'nun bu repliğini söylemeyi planladığına yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım sanırım.
Atakan -gözlemlediğim kadarıyla- topluluk içindeyken çok dinleyip az konuşan biriydi. Babamla konuşurken de kendisiyle ilgili bilgi vermekten hep kaçmış, laf kendine gelince kaktüs gibi saplamıştı dikenlerini. Şimdi de farklı bir şey yapmıyordu. Kaçıyordu. Konuşmanın öznesi olmaktan hiç hoşlanmadığı bu kısacık sohbette bile gayet net anlaşılıyordu.
"Pekii... Görüştüğün, konuştuğun biri var mı?"
Sana ne be anne? Sana ne ya...
Bana kısmet buldun yetmedi, elin oğlunun başını yakma bari.
Atakan bu soru üzerine rahatsızca yerinde kımıldandığında -tıpkı benim annemin de sık sık yaptığı gibi- annesi devraldı konuşmayı.
"Var var, olmaz olur mu? Bir yıl oldu nişanlanalı. Askere gitti geldi falan anca..."
"Aaa öyle mi?! Ben yüzük falan göremeyince..."
Atakan ellerini sertçe masaya vurup annesine kötü kötü bakışlar attı. Şebnem hazırlıksız yakalandığı için oturduğu yerde titremişti.
"Gidiyorum ben, size afiyet olsun."
Çenesinin gerginliği bir yana, sürekli alt dudağını dişlediği için ağzı dümdüz bir çizgi gibi görünüyordu şimdi. Yüzünü daha önce hiç bu ifadeyle görmemiştim. Mahçup, sinirli ama aynı zamanda da utangaç...
"A-aa... Otursana oğlum konuşuyorduk."
"Çayını bitirseydin bari annem."
"İşlerim var. Evde görüşürüz."
Onlara aldırmadan ayağa kalkıp ağır adımlarla salona açılan kapıya doğru yürürken, annem ve annesi hâlâ konuşuyorlardı.
"A-aa kızdı mı ayol?"
"Yok yok kızmadı canım. Niye kızsın? Buse'yle küsmüşler geçen. Ondan öyle. Yakında barışırlar."
Annem de Zümrüt Hanım'a hak verircesine kafa sallamıştı.
"Tabi tabi. Genç aşıklar bunlar anacım. Küserler de barışırlar da."
Daha fazla dayanamayarak "Ee... Ben Atakan'ı geçireyim." dedim ve masadan kalkıp onun peşinden içeri girdim hemen. Bu sikimsonik muhabbet benim de kanımı çekmişti.
"Atakan!"
Sofraya oturduğundan beri hoşnutsuz, gıcık bir havası vardı Atakan'ın. İçten içe 'Acaba bilmeden onu sinir edecek bir şey mi yaptım?' diye düşünmeme yol açmıştı bu hâli. Ama yapmamıştım. Yapmamıştım anasını satayım! Aksine, gülerek şakalaşarak inmiştik kahvaltıya.
Onun sorunu -anladığım kadarıyla- ben değildim. Masada çok fazla evlilik mevzusu konuşulduğu için şişmişti belli ki. Üstelik... bir de nişanlısı vardı. Ama parmağında yüzüğü yoktu. O zaman, geçen ayrıldıklarını söylediği kişi aslında nişanlısı mıydı? Yüzük atmış olmalılardı. E annesi ne konuşuyordu o zaman 'barışırlar' diye?
Kafam karışmıştı.
"Atakan, beklesene abi!"
Koştur koştur antreye gittiğimde Atakan'ı kapının önünde eğilmiş ayakkabılarını giyerken buldum.
"Nereye gidiyorsun?"
Bağcıklarını bağlarken "Sana ne." dedi soğuk bir sesle.
Ulan ikizler burcu olan benim. Herifin benden daha çok duygu değişimi var iyi mi?
"Ayıp ediyorsun ama ya... Daha az önce gülüp sohbet ediyorduk. Ne oldu şimdi?"
Kollarımı göğsüme, sırtımı da kapıya dayadım somurtan bir ifadeyle.
"Dost muyuz, düşman mıyız bir karar ver."
Atakan doğrulup yüzüme baktı birkaç saniye.
"Haklısın, bir karar vermek lazım."
"Hah! İşte ben de onu diyorum."
Ense kısmındaki küçük askıyı parmağına geçirip ceketini omzuna astığında bana bakmıyordu.
"Bizden dost olmaz."
Ne?
Arkasını dönüp demir kapılara doğru yürürken "Hadi eyvallah." dediğini duydum.
Ne diyorsun lan psikolojik deli?
Bir hışımla ön bahçeden de çıkıp arabasına bindiğinde evin kapısında bostan korkuluğu gibi öylece kalakalmıştım.
Az önce konuşulanların benimle ne ilgisi vardı ya?
Ben ne yapmıştım ona?
"Sen ona aldırma."
"Lan..."
Omzumun üstünden duyduğum sesle kısa bir titreme nöbeti geçirip kapıyı örttüm aceleyle.
"...Şebnem? N'apıyorsun ya arkamda öyle? Aklım gitti."
Şebnem gülerek bana bakıyordu:
"Aldırma diyorum. Ne zaman 'nişan' mevzusu açılsa beyni kısa devre yapar böyle. Söylediklerinde ciddi değil, güven bana."
Diyorsun...
"Annemler masayı toplarken biz de bahçede oturup laflayacakmışız. Sana uyar mı?"
Omuz silktim.
"Yapacak daha iyi bir işim yok. Uyar sanırım."
Şebnem önde ben arkada önce salona, sonra salonun ucundaki kapıdan arka bahçeye çıktık. Ahşap bahçe koltuklarına oturur oturmaz elindeki tepsiyle içeri girmek üzere olan annemin uzaktan bana 'hadi çocuğum, hadi yavrum kaynaşın' der gibi göz kırptığını gördüm.
Harika (!)
"Çok uzatmak istemiyorum."
Bakışlarımı Şebnem'e çevirdim.
"Açık konuşacağım. Seninle ciddi düşünmüyorum. Ve muhtemelen hiç düşünmeyeceğim de."
Dakika bir gol bir. Nefes alsaydın be kızım.
Azıcık havadan sudan konuşsaydık önce.
"Aaa... tamam. Sanırım ben de senin için böyle düşünüyorum." dedim. Aniden gelen bu itiraf biraz sertti açıkçası. Ama beklediğim gibi basit ve netti. Ben de aynısını demekten çekinmemiştim. Çünkü bu kısacık zamanda Şebnem'e romantik hisler beslememi kimse bekleyemezdi benden.
"Aynı fikirde olmamıza sevindim."
Şebnem beni başıyla onayladıktan sonra derin bir nefes alıp anlatmaya başladı:
"Birkaç ay önce üç yıllık ilişkim bitti. Annem-babam bizi onaylamıyordu ve sevgilim abimin baş düşmanıydı. Haliyle ayrılığımız ailemi hiç üzmedi. Ama beni baya sarstı. Anne-babamın gözündeki yerimi de öyle..."
Gözlerinin hafiften dolduğunu farkettim.
"Ben de... Onların bana yeniden güvenmeleri ve artık Caner'i aştığımı, onu çoktan unuttuğumu görmeleri için seninle buluşmayı kabul ettim."
İşte bana gerçeklerle gelen, lafı evirip çevirmeyen biri daha.
Sanırım açık sözlülük, bu ailenin geninde var. Sevdim.
Şebnem bir süre elleriyle oynadıktan sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi ve abisininkine çok benzeyen acımasız açıksözlülüğüyle konuşmaya devam etti:
"Alınma ama hiç benim tipim değilsin. Zorunluluktan olmasa..."
"Anladım anladım. Tamam!" dedim hemen. Bir yerden sonra sinirim bozulmaya başlamıştı.
Yani... ukalâlık etmek istemem ama ben çoğu kızın tipiyimdir. Bir ortama girdiğimde mutlaka kenarda köşede elime numara yazan bir hatun olurdu. Ama tabi bunu benim rızam olmadan yaparlardı, orası ayrı...
"Ne yapıyoruz şimdi?"
Şebnem kucağında duran telefonundan saate baktı kısa bir an. Beni duymamış gibiydi. Ben de nedense durduk yere gerilmeye başlamıştım.
"Bu işin ciddiye binmesine izin vermeyeceksindir umarım."
Başını kaldırıp bana baktı dik dik.
"Tabi ki izin vermeyeceğim."
Oh, iyi bari.
"Ama bir süre... Sanki birbirimizden hoşlanıyormuşuz gibi rol yapmamız gerek."
Afbuyur?
"O niye ya? Ben rol falan yapmak istemiyorum. Ayrıca... Sen benim annemi daha tanımıyorsun. Gerçekten 'aşık' olduğumuza inanırsa, şuracıkta bahçede kıyar nikahımızı. Bu riski göze alabiliyor musun gerçekten?"
Şebnem bir süre durup düşündü. Annemin potansiyelini benim kadar iyi bilmiyordu ama yine de gözü korkmuş gibiydi.
"İyi, tamam! Birbirimizden hoşlanıyormuş gibi rol yapmayalım. Ama yine de yakın olalım ki annemler bir şeyden şüphelenmesin."
"Bu iyi bir plan değil." dedim. İçimden tam olarak bu geçiyordu.
"Bu oyunda sen ailenin karşısında kaybettiğin onurunu geri kazanacaksın ve onlara eski sevgilini unuttuğunu kanıtlayacaksın. Tamam, eyvallah. Bunu anlıyorum."
Şebnem anlayışımdan dolayı bana teşekkür eder gibi bakıyordu.
"Ama..."
İşin içine 'ama' girince ifadesi dikleştiyse de ben yine diyeceğimi dedim:
"Benim bunda kazanacağım ya da kanıtlayacağım hiçbir şey yok. Üzgünüm ama bu oyunda senin partnerin olamam."
Deminden beri dolu dolu bakan gözleri benim bu -tıpkı onunkiler gibi- açık ve net sözlerim üzerine iyice kızarıp gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlayınca, panikle elimi omzuna koydum.
"Ş-Şebnem iyi misin?"
Ağlayan bir kıza ne denir?
Ona rahatlatıcı şeyler mi söylemeliyim yoksa sadece sarılmalı mıyım?
Ama bu onu daha ikinci görüşüm? Biraz hızlı olmaz mı?
"Ağlama lütfen. N'oldu ya birden bire? Annemler görecek şimdi yanlış anlayacaklar. Sakin olur musun?"
Nedense onda 'her istediğini ağlayarak yaptırmaya çalışan' o ağlak çocukların havasından vardı. Ama bunu şu an sorgulamayacaktım.
"Melih, senden benimle evlenmeni istemiyorum. Sadece... beni biraz idare etmeni istiyorum. Çok mu zor birkaç hafta numara yapmak? Sonra zaten yollarımız ayrılacak. Hiçbir şey ciddiye binmeyecek, söz veriyorum."
Nedense içimde ona güvenmemem gerektiğiyle ilgili kuvvetli bir his vardı. Ama maalesef küçüklüğümden beri hiçbir kızın ağlayan gözlerine dayanamıyordum. İçim eziliyordu. Bu yüzden Şebnem'in bu etik dışı teklifini istemeye istemeye de olsa kabul ettim.
"Tamam. Ama bir şartım var."
Gözyaşlarını elinin tersiyle silerken minnettar bir ifadeyle gülümsüyordu. Sanki onun hayatını kurtarmışım gibi...
"Ne istersen!"
Aslında öyle çok da maddi bir şey istemeyecektim. Sadece...
"Abin hakkında her şeyi bilmek istiyorum."
Bir süre düz düz suratıma baktı.
"Neden?"
Göz devirmemek için kendimi zor tuttum. Birinin biri hakkında bilgi edinmesi için ille bir nedeninin mi olması gerekiyordu? Gerekiyorsa da... bu nedenden ona neydi? Tek şartımı -nedenini bilse de bilmese de- yerine getirmek zorundaydı zaten.
"Merak." dedim kısaca.
"Abinden intikam almak istediğim konular var. Bu yüzden hakkında bilgi toplamalıyım."
Şebnem'in yüzü aydınlandı birden.
"İntikam mı?"
Aslında Atakan'dan -sırf 'bizden dost olmaz, hadi eyvallah' dedi diye- intikam alacak falan değildim. Ama düşman olmak istiyorsa, edindiğim bilgilerle seve seve ona 'özel' düşman olabilirdim.
Şebnem çantasından çıkardığı pudra kutusunun aynasında göz altlarına süngerle ten rengine yakın bir çeşit krem uygularken "Biliyor musun? Ondan ben de intikam almak istiyorum." dedi.
"Düzenli aralıklarla hayatımın içine sıçıyor ama gıkımı çıkaramıyorum."
Pudrayı kapatıp çantasına tıkarken sanki az önce hiç ağlamamış, gözleri kıpkırmızı olmamış gibi görünüyordu.
Vay anasını be!
"...Yani bu uğurda ne bilmek istiyorsan sana anlatmaya hazırım."
Harika!
Artık emin olmuştum. Aklımdaki deli soruları sorabileceğim en güvenilir adres Şebnem'di. Abisinden nefret ediyordu ve ondan hoşlanmayan herkesle gözü kapalı ittifak yapmaya hazırdı. Üstelik onunla bu 'oyun' işini yapacaksak, her sorduğuma cevap vermeliydi.
"Pekâlâ..."
Arkama yaslanıp sağ bacağımı sol bacağımın üzerine attım.
"Bana önce şu 'nişan' olayını anlatır mısın?"
Şebnem gülümseyerek ayağa kalktı.
"Aaa... Bu çok özel bir dedikodu. Öyle kuru kuru anlatamam. Gel birer çay alalım önce."
İçim ürperirken ayağa kalkıp peşinden salona girdim. Bir yandan da 'Bu kız ilk gün bu kadar şeytani gelmemişti gözüme.' diye düşünüyordum. Ne hikmetse ayaklarımın kontrolünü ele geçirmiş gibiydi. O nereye giderse takip etmek zorundaymışım gibi...
Mutfağa girdiğimizde annem bulaşıkları makineye dizerken, Zümrüt Hanım kahvesini yudumluyordu. Şebnem anneme tatlı tatlı gülümseyerek gidip ikimize birer çay koydu.
"Nasıl? Ortak noktalarınız var mıymış?"
Anneme -istemeye istemeye de olsa- usulca kafa salladım.
"Biraz varmış, evet."
Sanırım o da, ikimizin de dedikoduyu seviyor olmasıydı.
Zümrüt Hanım bakışlarını benden çekmeden "İyi, iyi çok güzel." dedi.
Cidden bunların bu halleri bir tek beni mi korkutuyordu? Sanki 'tamam' desek hemen nikah memurunu kapıya dikeceklerdi.
Allah'ım, sen koru yarabbim!
"Hadi gel Melih."
Şebnem anneme ve annesine gülücükler saçarak çayları koyduğu tepsiyle beraber bahçe kapısına yürürken, ben de geldiğim gibi onu takip ederek bahçeye çıktım tekrar.
'Dedikodu kuru kuruya yapılmaz. Mutlaka çay lazım.' diye bir kural yoktu tabi ama Şebnem'in konuşması için uygun ortamın hazırlanması gerekiyordu sanırım.
"Eveet..."
Tekrar ahşap bahçe koltuklarına oturduğumuzda çayından bir yudum alıp konuya girdi sonunda.
"Buse, abimin lise 2'den beri uzatmalı sevgilisi/ydi. Böyle bir görsen... Yılışık, manipülatif bir tip. Ben şahsen kendisinden hiç haz etmezdim. Ama abimin gözünü bir şekilde boyamıştı işte. 7-8 yıldır falan bir küs bir barışık gidiyordu ilişkileri. Sonra işler ciddiye bindi. Babam 'Artık şu işin bir adını koyun oğlum. Kaç yıl oldu, elin kızıyla el ele kol kola... Laf söz olur. Ayıp.' deyince, biz de Buse cadısını istemeye gittik."
Çayından bir yudum daha aldı. 'Yenge' adayından hiç hoşlanmadığı her halinden belliydi.
"Neyse... Söz yüzükleri takıldı falan filan. Kızı bir görsen... Nasıl havalara uçuyor. Bir de abime baktım. Kös kös oturuyor ocağı sönmüş gibi. O an anladım abimin evlilikten korktuğunu. Ama işte bir kere yüzükler takılınca geri dönmesi zor oluyor. Bir hafta sonra da -sanki atlı kovalıyormuş gibi- nişan yapıldı. Sonra da abim askere gitti. Ama bütün plan yapılmıştı. Askerden döndükten sonra nikah, yaza doğru da düğün olacaktı."
Her şey hazırdı madem... Bu nişan nasıl bozulmuştu ki? Ne olmuştu da Atakan yüzüğü atmıştı? Harbiden merak içindeydim.
"Buse, abim askerdeyken arayı soğutmamak için sürekli bize gelirdi. Çaylar, kahveler, dedikodular falan... Bu saf bir gün telefonunu sehpada unutup tuvalete gitmiş. Ben de 'müstakbel yengem'den (!) hiç haz etmediğim için açtım karıştırdım telefonunu. Bir de ne göreyim?!"
Merakım iyice kabarmıştı.
"Ne gördün?"
Şebnem beni etkisi altına aldığının gayet farkında, tatminkâr bir anlatıcı gülümsemesiyle devam etti.
"Abimden başka biriyle 'aşk' dolu yazışmalarını gördüm. Galerisine girince de 'o kişiyle' sarmaş dolaş fotolarını buldum. Utanmaz, meğersem abimi aldatıyormuş. Hem de abimin en yakın arkadaşlarından Selçuk'la."
Yakın arkadaş mı? Hele de Atakan gibi bir psikopatın yakın arkadaşı ha...
İyi cesaret.
"Duyduğuma göre abimle nişanlanmadan önce de ilişkileri varmış. Ayrıldıkları dönemde biraz yakınlaşmışlar. Abim askerdeyken de meydanı boş buldular tabi... Hemen fotoları mesajları kendime yolladım. Sonra da delil bırakmamak için sildim mesajları telefonundan."
Şeytan...
"Birkaç ay sonra abim askerden geldi. Ben de 'hayırlı bir kardeş' olarak yapmam gerekeni yaptım. Abimi çektim bir köşeye, açık açık boynuzlandığını söyledim. Kanıtlarımla beraber..."
İyi halt ettin. Eee?
"Ama tabi benim 'hayvansı' abim -tahmin edersin ki- hiç de 'medeni' bir tepki vermedi."
Herhalde anasını satayım!
"En yakın arkadaşım demeden gitti Selçuk'un ağzını burnunu kırdı. Sonradan öğrendik, çocuk bir hafta hastanede yatmış. Kolu bacağı kırılmış, ağzı burnu kaymış. Bir süre pipetle su içirmişler. Düşün yani çiğneme fonksiyonunu yitirmiş çocuk."
Şebnem sanki çok 'tatlı' şeyler anlatıyormuş gibi çayından bir yudum daha alıp keyifli keyifli anlatmaya devam etti:
"Neyse işte... Bu olaydan sonra abimi göz altına aldılar. Ama tabi Selçuk zaten öncesinde abime bir 'can borcu' olduğu için şikayetini geri çekti. Abim de nezaretten çıkar çıkmaz gidip yüzüğü attı Buse şıllığının suratına. Bu nişan macerası da burada son buldu."
Parmağındaki yüzüklerle oynarken "Ha bu arada... İhanet kadar tiksindiği bir şey yoktur bizim ailenin." dedi.
Sadece size mi özel ya bu? İhanetten kim tiksinmez?
"Eee, sonra ne oldu?"
"Sonra... Babam belki de ilk defa abimin arkasında durdu. Sildi attı Buse'yi. Ama annem bunun 'biricik gelin adayın'a atılan bir iftira olduğuna o kadar inanıyor ki, hâlâ sağda solda abimin nişanlı olduğunu söyleyip duruyor. Barışırlar, diyor. E bu da abimi çıldırtıyor tabi."
"Kötüymüş." dedim. Ama harbiden berbat bir durumdu. Atakan'ın yerinde olmak istemezdim.
Bu olay ailenin içinde kalsa gene iyi.
Sağ sol eşraf da konuşmaya başlayınca ailecek bir süre zor zamanlar geçirmişlerdir kesin.
"Şimdi durumlar nasıl?"
Şebnem çayını bitirip sehpaya koydu. Pembe ruju ne kadar kalıcıysa artık, azıcık bile rengi gitmemişti.
"Nasıl olsun... İki aile düşman olduk. Abim Selçuk'u da Buse'yi de sildi. Gönül defterini de açılmamak üzere kapattı. Yani bize söylediği buydu. Bu yüzden annem ona kız bakmaya pek cesaret edemiyor. Onun yerine gelip gelip bana sarıyor/du. Sen çıktın, sorun kalmadı."
Rahatsızca güldü. Ben de biraz rahatsız hissettim.
Bugün itibariyle tehlikeli, çok ince sınırları olan bir yola girmiştik. Ve yolun ucunda bizi ne bekliyordu, açıkçası hiçbir fikrim yoktu. Sadece Şebnem daha fazla ağlayıp üzülmesin diye planını kabul etmiştim.
"Biliyorum, bu biraz zor bir süreç olacak."
Zararlı çıkmasam iyidir...
"Rol yapma fikrine pek sıcak bakmıyorsun biliyorum ama yine de 'zorunda kalacağımız anlar' gelecek. O zaman bana uyum sağlamalısın Melih. Sonra... Sana söz veriyorum, kendim gidip 'bu iş olmaz' diyeceğim Hatun teyzeye. Ama o zamana kadar benimle ol lütfen. Ben de sana abim hakkında ne bilmek istersen anlatırım. Hm?"
Tehlikeli ama güzel bir anlaşmaydı. Atakan kapalı kutusunu en yakın gözden tanımak fikri güzeldi bir kere.
"Anlaştık. Ama sadece birkaç hafta. Daha fazla değil." dedim. Şakasına bile tahammül edemezken, kız kardeşiyle azıcık yakınlaştığımı görüp beni Selçuk gibi hastanelik etmesini istemezdim Atakan'ın. Her şey kararında olmalıydı. Zarar görmeyeceğim/iz kadar.
"Bunun için söz veremem." dedi Şebnem dudak bükerek.
"Ama iki ayı geçmeyeceğinden emin olabilirsin."
Derin bir nefes çektim sıkıntıdan büzüşen ciğerlerimi şişirmek için.
"İyi, peki madem."
"Harika!"
Şebnem ne yaptığının farkında değil gibi, neşeyle oturduğu yerden sıçrayıp yüzüme doğru eğildi ve yanağıma hızlı küçük bir öpücük kondurdu.
"Ne yapıy-"
"Teşekkür ederim, Melih! Bu iyiliğini unutmayacağım."
Unutmasan iyi olur...
Şebnem ve annesi gittikten sonra -tam da tahmin ettiğim gibi- annem kapının arkasından fırlayıp "Her şeyi gördüm!" dedi boynuma sarılarak.
"Vay zilli vaay! Yanağını öptü senin gördüm."
Harika (!)
"Anne düşündüğün gibi değil ya. Teşekkür mahiyetinde..."
Annem kaşlarını çattı hemen işaret parmağıyla dudaklarımı mühürlerken.
"Sen sus bakayım! Gözlerimle gördüm, beni kandıramazsın. Öptü seni! Oldu bu iş!"
Haydaaa...
Ufaktan sinirim beynime çökerken oflayarak merdivenlerin yolunu tuttum.
"Tamam anacığım, tamam. Sen ne diyorsan o. Yalnız, hemen bastırma davetiyeleri. Nemelazım vazgeçerse falan... Boşa masraf olur."
"He oğlum doğru diyorsun. Şimdiki nesil şıpsevdi oluyor. Azıcık bekleyelim di mi? Biraz ağırdan alalım."
Merdiven basamağındaki durup -ciddi olup olmadığını anlamak için- ona düz düz baktım bir süre.
Kahretsin ki, ciddiydi.
"Hey Allah'ım yaaa!! Ne diyorsun anne sen?! Her lafımı ciddiye almasana ya!"
Odama girip kapıyı kilitlendiğimde annemin alt kattan bana söylenişini duyabiliyordum.
"Aaa... Ne kadar ayıp, Meliih! Anneye bağırılmaz. Taş olursun, taş!"
Evet, bak taş oldum şu an.
Odamın dağınıklığını görmezden gelerek masadaki çeri çöpü el yordamıyla ittirip çantamdaki laptopu masaya koydum. Sonra da ayaklarımı uzattığım gibi Disenchantment'in 3.Part'ına başladım.
Yeter ulan dünyanın derdi!
✶ • ✶ • ✶
Bölüm sonuuu >.
Size birkaç sorum var:
✶ Şebnem hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu oyun sadece ailesiyle mi ilgili? 🤔
✶ Atakan mı daha önce aşık olacak dersiniz yoksa Melih mi?
✶ Hikaye hakkında genel düşünceleriniz neler? Sizce nasıl gidiyor?
Yeni bölüm hafta sonuna kadar gelmiş olur. O zamana kadar kendinize iyi bakın.
Hoşça kalın. 👋🏼😘✨