• • •
"Meliih! Kalktın mı yavrum?!"
Ama o sabah iki katlı dubleks Güven malikanesinin üst katında, merdivenin hemen ucundaki odaya derin bir sessizlik hakimdi. Usulca inip kalkan göğüslerden yükselen kısık nefeslerden başka ses duyulmuyordu. Melih de Atakan da birbirlerine sarılmış, huşu içinde tatlı rüyalar görüyorlardı.
Tek sorun, Melih'in kafasının Atakan'ın omzuna artık ağır geliyor olmasıydı. Melih o kadar deli yatıyordu ki yatakta... Atakan'ı bir köşeye sıkıştırdığı ve bütün yorganı kendine çektiği yetmiyormuş gibi bir de üzerine çıkmış, onu yatak niyetine kullanıyordu. Gariban Atakan'sa olan bitenden bihaber, tıpkı çocukluğunda olduğu gibi, nasıl yattıysa o pozisyonda kütük gibi uyumaya devam ediyordu. Ama Melih küçüklüğünden beri tam bir timsahtı. Yorgana dürüm gibi dolanıp sıkışmadıktan sonra asla dönmeyi bırakmazdı.
"Ah... Omzum..."
Atakan omzundaki ince sızıyla beraber usulca gözlerini araladı.
"Öküz mü oturdu lan böğrüme bu n-" demeye kalmadan üzerinde sere serpe uzanmış uyuyan genci fark etmesiyle, lafı havada kaldı. Şaşırmıştı.
Kısık bir iki öksürüğün ardından "Melih! Hadi oğlum, kalkmadınız mı daha? Zümrüt teyzenler geldi. Şebnem geldi. Kahvaltı yapacağız birazdan, sizi bekliyorlar!" diye seslenen Hatun Hanım'ın sesini duyduğunda taş kesildi yatakta. Kadın içeri girip de onları böyle birbirine yapışmış ahtapotlar gibi bulursa, mutlaka kahvaltı sofrasındaki tek gündem onlar olurdu. Atakan buna izin veremezdi.
Hatun Hanım kapıyı açmak için kolçağı çevirdiğinde "T-Tamam Hatun teyze!" dedi aceleyle doğrulmaya çalışırken.
"Üstümü giyiniyorum! İçeri girmezseniz..."
"Ayy..! Tamam oğlum sen giyin, ben bakmıyorum çıktım. Melih de giyiniyor mu yavrum?"
Atakan göz ucuyla hâlâ aynı pozisyonda uyuyan bedene baktı.
"Hı-hııı... Evet."
Alnında biriken teri elinin teriyle silip "İneceğiz birazdan!" diye seslendi.
"Tamam! Söyle de mavi lakosunu giysin. Çok yakışıyor ona. Ütüleyip koymuştum dolabına."
"Tamam, söylerim teyzeciğim!"
Hatun Hanım bu cevaplara güvenerek geldiği gibi merdivenlerden aşağı indiğinde Atakan derin bir nefes verdi odanın tavanına doğru.
"Şşş Melih! Kalksana oğlum üzerimden."
Elinin ucuyla Melih'in omzunu dürttü ama oğlanda en ufak bir kımıldama yoktu. Tabiri caizse 'ölü gibi' yatıyordu.
"Oğlum hani çıtkırıldım bir şeydin la sen? Ne kadar ağırmışsın! Kalk üstümden."
Atakan onu itmekte güçlük çektiği için şaşkınlığın doruklarını yaşıyordu. Halbuki tanıştıkları ilk günden beri ondan kat kat daha güçlü olduğunu düşünüyordu. Yoksa yanılıyor muydu? 'Hayır.' dedi Atakan içinden. Tamam, Melih gerçekten sportif bir vücuda sahipti ama zaten insan uyurken kas ve kemikler normalde olduğundan daha ağır gelirdi. Bu Melih'in ondan daha güçlü olduğunu göstermezdi ki (?)
"Eeh... Bu ne be kardeşim?"
Atakan tam onu sırt üstü yatağa devirip üzerindeki ağırlıktan kurtulmak üzereydi ki...
"Abla..."
"Abla mı?"
Melih'in uykuda sayıkladığını duyunca durakladı. Daha önce kimsenin uykusunda konuştuğuna şahit olmamıştı.
"...Hani onu saklayacaktın? Annem görmeyecekti..." diye devam etti Melih mırıltıyla. Kısık sesine gizlenmiş, muhatabı dışında kimsenin anlayamayacağı bir kırgınlık ve gönül koyma seziliyordu inceden.
'Neyi saklayacak ablan? Neden bahsediyorsun?' dedi içinden Atakan. Hiçbir şey anlamamıştı.
"...Senin yüzünden oldu... Onu çok seviyordum... Ama artık yok..."
Melih onu itmeye çalışan Atakan'a aldırmadan kolunu uzatıp ona daha da sıkı sarıldı ve bir eliyle saçlarını okşarken dudaklarını büzerek oğlanın boynunu öpücükler kondurdu.
"...Fıstık...Canım Fıstık..."
"Lan... Huylanıyorum oğlum ne yapıyorsun? Ne oluyor fıstık mıstık? Aloo!"
Atakan bu sefer bütün kuvvetiyle onu itecekti, kararlıydı. Ama Melih'in sol göz pınarından burnuna doğru akan gözyaşını görmeyi hiç beklemiyordu.
"Haydaa..."
Onu itmek için kaldırdığı ellerini usulca omuzlarına koyup ağır ağır -teselli eder gibi- patpatlamaya başladı. Rüyasında ne görüyordu da bu kadar üzülmüştü bu Melih? Hiçbir fikri yoktu.
"Niye ağlıyor lan bu çocuk?"
Sanki çok ilginç bir doğa olayını izler gibi durup bir süre şaşkınlıkla onu seyretmeye koyuldu. Yüzleri arasında iki karış mesafe varken şimdi onun -çoğu kızı zahmetsizce etkisi altına alabilecek kadar yakışıklı- yüzünü inceliyordu Atakan. İlk defa gözlerini kaçırmak zorunda kalmadan...
Elmacık kemiklerine kadar uzanan kumral kirpikler, alnına düşen bir tutam dalgalı perçem, yarı çatık kumral kaşlar, biçimli bir burun, büzüşmüş pembe dudaklar...
Sağ elinin baş parmağıyla göz çukurundan burnuna doğru akma cürretini gösteren minik gözyaşı damlasını silerken bir şey fark etti. Sol göz kapağının ucunda, kaşının hemen bittiği yerde yan yatmış baklava dilimine benzeyen küçük bir yara izi vardı Melih'in. Atakan bunu daha şimdi görüyordu.
'Muhtemelen çocukluktan kalma bir yara.' diye düşündü. Onda da tonla yara izi vardı. Ama yine de... 'Biraz aşağı inse gözüne ciddi hasar verebilirmiş.' diye düşünmekten kendini alamamıştı.
Evet, Melih gerçekten de -Atakan'ın tahmin ettiği gibi- küçükken yaramaz bir çocuktu.
"Velet ya..."
Dalgalı açık kumral saçları pencereden süzülen ışık hüzmeleriyle yer yer altın renginde parıltılarla ışıldarken, Atakan öylece durup onu seyretti.
"Melih?"
Belinde duran elini yukarı, sırtına çıkarıp hafifçe dürttü onu yeniden. Bu sefer biraz daha nazik davranmıştı ama inanın sebebini o da bilmiyordu.
"Hııı..."
Şükür, dedi içinden. En azından sesini duyurabilmişti ona.
"Annen çağırdı. Kahvaltıya ineceğiz, hadi kalk."
"Yaabigi...Şşş...brazduvr..."
Yüzünü göğsüne gömdüğü için karman çorman olan saçlarının arasından, hırıltılı nefeslere karışıp giden bu sözcükler Atakan'ı gülümsetmişti. Ne yani? Ağzını bile açamayacak kadar yorgun muydu bu Melih?
"Yav hadi..."
Daha birkaç haftadır tanıdığı Melih Güven adındaki bu zat 'üstünde' bütün ağırlığıyla -ve gamsızlığıyla- yatıyordu, bir de üstüne üstlük saçma sapan bir tatlılıkla kalkmayı reddediyordu.
Gülmekten başka bir şey gelmedi o an Atakan'ın içinden.
"Hadi kalksana oğlum."
Evet, dün geceki veteriner koşuşturması onu da yormuştu ama... 'üstüne sıçılan' ve soğuk suyla duş almak zorunda kalan kişi olarak yine de uyanmıştı Atakan. Melih de uyanmalıydı artık.
"Heeey!"
"Neeey..." dedi kısık çıkan sesiyle Melih. Yıllardır görmediği rüyayı ilk defa bu gece görmüştü ve uyanmak istemiyordu. Ölen yavru kedisi Fıstık'tan ayrılmak istemiyordu. Ayrıca, sanki üzerinden tır geçmiş gibi bitkindi vücudu.
"Yok bu böyle olmayacak."
Atakan aldığı 'sabır' konulu derin nefesler eşliğinde kafasının içinde beliren şıklara odaklandı:
1- Melih'in kolunu çimdikle
2- Melih'in karnına diz at
3- Melih'in yüzünü yala
Normalde hep gözüne mantıklı görüneni seçerdi. Ama ne hikmetse... Melih'in 'hassas' bir cildi olduğunu öğrendiğinden beri -ona ne kadar gıcık gitse de- dövemeyecek kadar temkinli yaklaşıyordu. Yüzünde veya vücudunun herhangi bir yerinde oluşacak morluktan ilk önce kendisinin sorumlu tutulacağını ve o 'ana kuzusu'nun mutlaka gidip onu şikayet edeceğine inanıyordu içten içe. Ayrıca, kendine henüz itiraf etmese de Melih'in canını yakmak istemiyordu. En azından uyuyan bir Melih'in...
Bu yüzden dilini çıkarıp dalgalı kumral saçlar arasından görünen, yastık izi olmuş pembe yanağa doğru uzattı. Sabahın bu saatinde aklına daha fazla mantıklı fikir gelmiş olmasını dilemişti ama...
"LAN!!..."
Oğlanın teninin tuzlu tadını dilinde hissettikten yalnızca iki saniye sonra gözlerini ardına kadar açmış ona bakan Melih'le burun buruna geldi. Çocuk epey afallamıştı.
"Sen... Yaladın mı beni?"
Atakan gevrek gevrek gülüyordu:
"Allah Allaah! Sen kaşındın oğlum! Yüz saattir sesleniyorum uyanmıyorsun. Müstahak sana."
Melih ıslak yanağını tutarak hızlıca onun üzerinde doğrulmak istedi ama -bacaklarını Atakan'ın karnının iki tarafına konumladığı için- bunu yaparken farkında olmadan kasıklarını sertçe onunkine bastırmıştı.
"Ah..."
Atakan'ın gülüşü yüzünde donup kaldı.
"Ne biçim fantezilerin var lan senin? Manyak herif! Yüzümü niye yalıyorsun?!"
Melih yüzünü yıkamak için odasındaki lavaboya girdi hızlıca. Su sesi fayanslarla kaplı küçük banyoda yankılanırken Atakan güçlükle doğruldu yataktan. Ensesi terlemişti. Üzerindeki -dün gece soğuk duş aldığı için Melih'in zoruyla giydiği- kırmızı sweati bir köşeye çıkarıp uyuşuk adımlarla Melih'in peşinden banyoya girdi. Aynada şiş gözlerini ovalayan Melih'in yanında lavaboya eğilip elini yüzünü yıkadı. Bir an için kafasını eğip aşağıya bakma gafletinde bulununca da... ağzı açık kaldı. Eşofmanın önünde ufak bir çadır kurulmuştu bile.
Hayır ya... dedi içinden.
En ufak temasta böyle yapacaksan oynamayalım be oğlum.
Yüzünü gelişigüzel kurulayıp Melih'in arkasından dolandı ve klozete dönüp ayaktan işemeye başladı. Tam tahmin ettiği gibi Melih anında yüzünü buruşturup banyodan kaçarcasına uzaklaşmıştı.
"Oğlum sen hiç okulda falan erkekler tuvaletine girmedin mi ya? Ne bu izole tavırlar gözünü seveyim? Mars'tan mı geldin?..." dedi Atakan arkasından gülerek. Onunla belirli aralıklarla dalga geçmek, hobileri arasına girmişti artık.
Melih onu dinlemeden üzerindeki terli tişörtü ve pijama altını çıkarıp kirli sepetine attı. Ama bir iki saniye sonra başını eğip 'malûm yere' baktığında kareli baksırının önündeki küçük çadırla karşılaşmayı beklemiyordu.
"Hass..."
Aceleyle üzerine iki parça bir şey almak için dolaba uzandı fakat daha seçemeden odasının kapısı tıklatıldı.
"Abii! Hadi bi' gelemediniz yaa, acıktık! Annem gönderdi sizi çağırayım diye. Giriyorum bak içeri, giyindiniz mi?"
Melih, Şebnem'in sesini duyar duymaz kızaran yanaklarıyla olduğu yerde kalakalmış dolaba saklanma planları kurarken, Atakan hemen banyodan çıkıp depar atarak kapıyı tuttu.
"Ne var bacım, ne var? Ne geldin?!"
"Off abi! Kıroluk yapma ya... Ne bacısı?" dedi Şebnem bıkkınlıkla. Hatun Hanım'a 'giyiniyoruz' diyip hâlâ yarı çıplak gezen abisine tahammülsüz bakışlar atıyordu şimdi.
"Acıktık artık, sizi bekliyoruz kaç saattir. İnseniz-ee..."
Atakan'ın o kadar 'engelleme çabalarına' rağmen bir an başını yana çevirip içeri göz attığında, iki eliyle göğüs uçlarını örten Melih'i gördü Şebnem.
"Melih?"
"Ş-Şebnem?"
Şaşkınlıktan donup üç saniye kadar onunla öyle bakıştıktan sonra aniden gelen kahkaha patlamasıyla kapıdan uzaklaştı hemen genç kız. Delikanlı sanki abisiyle 'bir işler' karıştırıyordu da şimdi yakalanmış gibi panik yapıyordu. Bu düşüncenin absürtlüğü Şebnem'i gülmekten koridora çömdürmüştü. Melih o haliyle çok şirin ve masum görünüyordu.
"N'oluyor lan? Niye kişneyip duruyorsun?"
Ama iki saniye sonra Şebnem'in 'neye' bu kadar güldüğünü öğrenmek için arkasını dönünce anlamıştı bu kahkahaların sebebini.
"Lan, Melih!"
Melih elleri göğüslerindeyken utanarak "N'oldu?" diye sordu.
Atakan ona kızsa kızamıyor, gülse gülemiyordu.
"Ebenin körü oldu!"
Arada kalmış bir ifadeyle, bir yandan da önüne bakmamaya çalışarak "Oğlum çadırı kurmuşsun, memeni mi örtüyorsun? Mal!" dedi.
"Asıl örteceğin yeri örtmemişsin."
Hemen Şebnem'i aşağıya dehleyip kapıyı örttü ve sabır çeke çeke kilidi çevirip dolaba yürüdü.
"Tamam ya! Dur, giyiniyorum."
Melih büyük bir utançla gardıroba gömülüp açık renk bir kot ve yıpranmış, artık eteklerinde ufak delikleri olan, haki yeşil bir tişört çıkartmıştı kendine.
"Bu ne oğlum? İnşaata ameleliğe mi gidiyorsun?"
Atakan onun kıyafet seçimini görünce genel olarak dış görünüşüne pek önem vermediğini düşündü. Eline ne geçirirse giyip çıkıyordu bu çocuk anlaşılan. Belirli bir tarzı da yoktu. Kot-tişört-kareli gömlek adamıydı Melih. Atakan'ın mafyatik tarzından fersah fersah uzaktı. Ayrıca Atakan'ın kulağına çalınan bazı 'dedikodular' da doğruydu sanki. Kız görünce hakikaten de otomatik olarak beyni bütün işlevlerini yitiriyordu Melih'in.
"Annen mavi lakosunu giysin dedi. Dolabına koymuş."
Atakan sanki açık büfeden yiyecek seçer gibi izin almadan (Artık aralarında bariz bir teklifsizlik vardı.) kafasına göre beyaz bir tişört seçip giyerken göz ucuyla onun yüzünü inceliyordu. Bu yüzden Melih'in rahatsız bir ifadeyle göz devirdiğini hemen fark etmişti.
"Niye?"
Annesinin seçtiği kıyafetleri giyen bir çocuk gibi görünmek istemiyordu Melih. Ki öyle de değildi normalde ama annesi duyunca oğlunun utanabileceğini hiç düşünmeden Atakan'a bunu söylemişti, öyle mi? Harika (!)
"Ne bileyim ben niye?"
Komodini kurcalayıp içinden çıkardığı temiz bir çift çorabı ayağına geçirdikten sonra tekerlekli koltukta duran deri ceketini alıp kapıya yöneldi Atakan. Altında dün gece Melih'in verdiği eşofman altı vardı hâlâ. Eve bunlarla gitmeyi planlıyordu.
"Hah! Yarım saat uyanmanı bekledim. Bir de süslenmeni mi bekleyeceğim şimdi?!"
Melih daha pantolonunu yeni giymişti. Hiç ona bakmadan haki yeşili tişörtünü üzerine geçirip çorapsız ayaklarıyla kapıya yürüdü. Yüzünde gıcık olmuş bir ifade vardı.
"Çok affedersin ama kâbus gören insanı yalayarak uyandırma fikrini sana kim verdi acaba? Kedi misin sen?"
Atakan bir eli kapının kulbunda, diğer eli belinde sabır dilenerek yüzünü ona döndü.
"Allah Allah! Sen değil miydin az önce 'Aman Fıstık, Canım Fıstık' diye beni öpen? Asıl sen kedi misin?"
Melih'in gözleri ardına kadar açıldı birden.
"Ben? Seni? Öpmüşüm?... Senin kafan mı iyi?"
Yeniden konuşması biraz zaman almıştı.
"Ne oluyor ya?! Yeni politikan bu mu yoksa? Artık olmamış şeyleri 'oldu' diye anlatarak mı sinirlendireceksin beni? Kusra bakma ama ben bu oyunlara gelmem. Hem... Fıstık nereden çıktı ya? Nedir yani? Nereden duydun?"
Atakan onun bu panik olmuş, utanmış ama aynı zamanda da asabi halini dalga geçen bir hayranlıkla seyrediyordu.
"Birincisi, hayır bu yeni bir politika değil. Hâlâ 'canımı sıkarsan ümüğünü sıkarım' politikam yürürlükte. İkincisi de... 'Fıstık' diyorum çünkü uykunda konuşuyorsun, Melihciğim. Senden duydum."
Melih durup düşündü. Rüyasında küçükken kaybettiği kedisi Fıstık'ı görmüştü evet ama uykusunda bunun hakkında konuştuğunu hatırlamıyordu. Gerçekten de konuşmuş muydu yani? Harika (!)
"Eee?" dedi zoraki bir umursamazlıkla.
Atakan da karşılık olarak "Ne 'eee' ?" dedi.
"Anlatmayacak mısın? Kim bu Fıstık?"
Kapının kilidini açmadan dolaba ilerleyip mavi lakosu eliyle koymuş gibi bulup çıkardı diğer tişörtlerin arasından. Onun ne giydiği çok da umrunda değildi aslında ama... Annesi gibi nizama düzene önem veren bir kadının önüne de kağıt toplayıcısı gibi çıkmasına izin veremezdi.
"Şunu da giy, adamı hasta etme."
Tişörtü yatağa bırakırken Melih'in yarı düşünceli yarı aksi suratına baktı bir kere daha.
"Oğlum hadi da! Ne anlatacaksan anlat. Herkes bizi bekliyor aşağıda."
"Nesini anlatayım lan?! Sana ne Fıstık'tan." dedi Melih sonunda.
Bu konu ne zaman açılsa çok rahatsız hissediyordu.
"Niye çıkarttın ki o tişörtü de? Giymeyeceğim. Mavi sevmiyorum ben."
Atarlı tiki kızlar gibi oflayıp çıkmak için kapıya yürüyecekken, siniri başına vuran Atakan onu kolundan tutunca birden olduğu yerde kalmıştı.
"Lan oğlum..."
"Ne var ya?!"
"Melih... Kibar kibar rica ederken yap dediğimi. Yoksa insanlıktan çıkacağım bak, az kaldı."
'İnsanlık sınırları içinde misin ki şu an?' diye düşündü Melih göz ucuyla kolunu sıkan ele bakarken.
Atakan onun bu garip hallerinde mantık bulamıyordu. Altı üstü mavi bir tişört giyecek, 'Fıstık' isminde bir hayvanla olan anısını anlatacaktı. Çok mu zordu?
"Hay ben senin ya..."
Melih baktı bu Atakan inatçı keçisinden kurtuluş yok. Derin bir nefes alıp anlatmaya karar verdi özet geçerek.
"Küçükken baktığım bir kediydi Fıstık. Öyle rüyamda görmüşüm işte. Başka bir şey değil."
Atakan ona daha dik bakmaya başlayınca kolunu kendine çekip yatağa oturdu usulca.
"Yağmurlu bir günde sokakta bulmuştum onu. Çöp konteynerının dibinde bir kutunun içinde... Çok zayıf, öldü ölecek gibiydi. Gözleri fıstık yeşili olduğu için 'Fıstık' koymuştum adını. Annemden gizli ablamın odasında bakıyordum ona. Bir ay boyunca hiç yakalanmadım. Sonra..."
Atakan sakince gelip onun yanına oturdu ve hikayesinin devamını dikkatle dinlemeye koyuldu. Saman alevine benzeyen siniri, bir anda yok olmuştu yine.
"... Bir gün ablam odasının kapısını kilitlemeyi unuttuğu için kedi kaçmış. Annem de -kedilerden hoşlanmadığı için- Fıstık'ı kapı dışarı etmiş."
Ellerini dizlerinin arasındaki boşlukta bağlamış, parmaklarını inceliyordu Melih.
"Okuldan gelip de onu bulamayınca çok korktuğumu hatırlıyorum. Hemen sokağa atmıştım kendimi."
Omzunun üzerinden Atakan'ın yarı meraklı yarı sorgulayan yüzüne baktı sakin bir gülüşle.
"Ve... Sonunda bulduğumda, yaya geçidinde oturuyordu. Sanki oturacak başka yer yokmuş gibi..."
"Ezildi mi?"
Bunu dalga geçer gibi ya da sonunu bildiği bir olayı dinler gibi sormamıştı ama. Sonunu duymaktan çekinerek sormuştu.
"Peşinden koştum ama çoktan yeşil ışık yanmıştı. En öndeki arabanın da çok 'acelesi' vardı herhalde ki, kedisini kurtarmaya çalışan küçük bir çocuğu ezmekten çekinmemişti."
Atakan'ın ağzı açık kaldı.
"Nasıl yani ya? Seni mi ezdi?"
Güldü Melih burukça.
"Biraz öyle oldu."
Ellerini ayırıp dizlerine koydu.
"Çocuk aklımla koşup kedinin üstüne siper olunca... araba bana çarptı."
Dizlerinin birbirine değmesini umursamadan bedenini ona dönüp gözlerini kapattı ve yüzünü Atakan'a yaklaştırıp sol gözünün kenarındaki küçük yara izini gösterdi serçe parmağıyla. Kendini onun dikkatli bakışlarına teslim etmişti.
"Şimdi çok küçük bir yara izi ama o zaman gözümü kaybetmenin eşliğinden dönmüştüm."
Atakan farkında olmadan elini kaldırıp Melih'in yanağına koydu. Teni sıcak ve pürüzsüzdü. Baş parmağını yaranın hafif çukurunda gezdirdi sonra usulca. Yüzünde kimseye kolay kolay göstermediği bir ilgi ve şefkat vardı.
"Fıstık?.."
Melih gözlerini açmadan gülümsedi acıyla. Yanağı tamamen Atakan'ın avucundayken ve saçları alnına düşerken yüzü küçücük görünüyordu. Ve tatlı...
"Sizlere ömür."
Atakan sessizce yutkundu onu seyrederken. Parmaklarının ucu cayır cayır yanıyormuş gibi hissediyordu. Sanki canlı bir kor parçasına dokunuyordu.
"Peki mavi?.."
Melih yine burukça gülmüştü Atakan'ın avucunun içine doğru.
"O gün giydiğim renk. Okul önlüğüm..."
Şimdi anlaşılmıştı.
Melih gözlerini açıp da onun hazırlıksız yakalanan ilgili yüz ifadesiyle karşılaşınca, Atakan hemen elini çekip ayağa kalktı yüzünü ondan saklamak için.
"Aa... Bence..."
Kısa bir öksürüğün ardından yatağın üzerine koyduğu mavi tişörtü göstererek "Bence yine de giymelisin." dedi.
"Kötü anılardan kurtulmanın en iyi yolunun, sana onları hatırlatan şeylerle yeni ve güzel anılar biriktirmek olduğunu okumuştum bir yerde."
Bunları söylerken bir kere bile Melih'e bakmamıştı.
"Ayrıca... Mavi sana yakışır kesin."
Melih ne diyeceğini bilemeyerek öyle oturdu kaldı yatakta. Atakan'dan böyle laflar duymayı beklemiyordu. Boş zamanında kitap falan mı karıştırıyordu bu kıro? Melih hayretler içinde kalmıştı. Ama bir yandan da haklı bulmuştu onu.
Evet ya...
Daha ne kadar küsecekti ki maviye?
Tamam... İkinci bir Fıstık daha gelmeyecekti belki ama Fıstık kadar sevebileceği daha başka kediler de olacaktı hayatında. Ayrıca bu mavi tişört yeteri kadar ceza almıştı. Melih artık bu çocukluk travmasından kurtulmalıydı.
Ayağa kalkıp yıpranmış haki tişörtünü başından çıkardığı gibi dolabın dibine fırlattı.
"Tamam lan! Haklısın galiba."
Atakan omzunun üstünden mavi lakosu sıkı gövdesine geçiren Melih'i seyretti konuşmadan. Bir yandan da 'Kollarındaki damarlar her zaman bu kadar gergin miydi? Yoksa bunu yeni mi farkediyorum?' diye düşünüyordu. Garip bir şekilde, kendini onu izlemekten alamıyordu. Üstelik... Boynunda durmadan hayalet öpücükler geziniyor, avucunun içi karıncalanıyor ve kalbi alışılmadık bir ritimle göğsünü titretiyordu. Garipti.
Daha da garipleşiyordu.
"Nasıl? Yakıştı mı?"
Melih lakosun yakasındaki üç düğmenin ikisini iliklerken Atakan donuk bir ifadeyle onu izliyordu. Yeşil-mavi karışımı gözleri yeşil giyse yeşil, mavi giyse maviye çalan yapıdaydı. Üstelik beyaz teni ve buğday sarısı saçlarıyla birleşince... Gerçekten çok yakışmıştı Melih'e mavi.
"Evet... Çok yakıştı."
Melih bu cevapla tatmin olarak hızlıca gidip ayağına bir çift beyaz kısa çorap geçirdi.
"Hadi inelim o zaman."
Keyfi yerine gelmişti. Atakan'ın yanından geçip kapıyı açarken gülümsüyordu neşeli neşeli.
"Hem acele et dedin hem de lafa tuttun. Ne adamsın ya... Hadi inelim yürü."
Atakan bir süre kapı eşliğinde Melih'in gülen gözlerine baktıktan sonra peşi sıra çıktı odadan. Merdivenleri usul usul inerken dilinin damağının kuruduğunu hissediyordu. Ne oluyordu lan birden?
Derin bir nefes alıp hızlandı. Karnının gürültüsü düşüncelerini bastırmıştı sonunda.
"Günaydın anne! Günaydın Şebnem."
Masaya yürürken gülücükler saçıyordu Melih.
"Zümrüt Hanım..? Size de günaydın. Zümrüt'tü isminiz değil mi?"
Zümrüt Hanım, boylu poslu boncuk gibi oğlanı görünce oturuşunu düzeltip gülümsemeye başladı birden. Bir yandan da masanın altından tek eliyle Şebnem'e 'maşallah' hareketi çekiyordu.
"Evet oğlum. Günaydın sana da..."
"Memnun oldum. Çok güzel bir isminiz var."
"Ayy ne kadar naziksin oğlum. Teşekkür ederim."
Anlaşılan, annesi de Melih'i sevmişti. Bunu ona bakarken parılayan gözlerinden anlayabiliyordu Atakan.
Nedense bu durum hiç hoşuna gitmemişti.
Melih ve 'kayınvalide adayı' mutlu mutlu havadan sudan konuşurlarken, Atakan içinde kabaran gıcık bir duyguyla masanın bir köşesine oturdu ve Hatun Hanım'ın gülümseyerek tabağına koyduğu poğaçalardan birini ısırdı Melih'e bakarak.
"Hı-hı... Çok nazik di mi anne? Bence de."
Çayından bir yudum alırken bakışlarını annesinin Melih'in omzuna koyduğu elden bir an olsun ayırmamıştı.
Merak ediyordu.
Acaba, Melih'i gören herkes böyle sevecek miydi?
Ayrıca...
Melih neden 'ideal damat adayı' izlenimi veriyordu ki?
Serserinin teki olsa, her şey daha kolay olmaz mıydı?
✶ • ✶ • ✶
Bölüm sonu
Atakan nasıl çarpıldı ama birden >.Yeni bölümde görüşmek üzereee... 👋🏼😋💕✨