KAHVALTI (1/2)

2385 Kelimeler
Selammm Bu bölümü de bir önceki bölüm gibi hakim bakış açısıyla yazdım. Çok seveceğinize yemin edebilirim ama yorumları görmeden kanıtlayamam.😜 O yüzden... Elden ele yayalım lütfen, beğeni ve güzel yorumlarınızı bekliyorum. Güvenler kısmına hâkim olduğunuz gibi Polatlar kısmına da ufaktan hâkim olun diye yazdım bu bölümü. Şarkı: Altın Gün - Goca Dünya Not: Başta Hatun Hanım'ı koyu font yaptım. Ama Atakan ve Melih hikayeye giriş yaptığında koyu font sadece Atakan'da olacak. Kafanız karışmasın. ✶ • ✶ • ✶ Her evin kendine has, tatlı bir telaşı olur. Bayramlarda, seyranlarda, düğün dernek öncesinde, kız istemelerde... İşte Polatlar'ın evinde de o sabah ona benzer bir telaş vardı. Zümrüt Hanım girip çıkıp fırındaki poğaçaları kontrol ederken, Şebnem dakika başı kıyafet değiştiriyor, yaptığı hiçbir saç modelini beğenmiyordu. Yılmaz Bey'se gayet telaşsız, tek kişilik kahvaltı sofrasında sakin sakin gazetesini okuyordu. "Abla şu ışığı bir söndür tepemde ya!" Evin en küçük oğlu Birkan yattığı yerden ellerini çapaklı gözlerine siper etmiş bağırırken, ablası Şebnem onu zerre umursamıyordu. "Of! İki dakika dur Birkan!" Hemencecik saçlarını düzleştirip gidecekti zaten. Neyin tantanasını yapıyordu bu Birkan, anlamıyordu. "Yahu güzel ablam... Bak Allah'ın adını verdim, git başımdan! Tek tatil günüm diyorum sana ya! Uyuyacağım diyorum, nesini anlamıyorsun?" Birkan, üniversite sınavına hazırlanan, bol sivilceli, çok stresli ve -abisi kadar olmasa da- zaman zaman asabi olabilen bir çocuktu. Eve kapanıp ders çalışmak için okuldan iki hafta izin almıştı ve dershanesinin olmadığı tek gün bugündü. Hâliyle, öğleden önce kalkmak istemiyordu yataktan. Fakat ablası Süslü Şebo (Ona aile arasında öyle sesleniyorlardı.) durmadan odasına girip kapıyı açık bırakıyor, eyelinerını daha düzgün çekebilmek için ışığını açıyordu. "Ooff... Senin odanda ayna yok mu ya?! Defolup gitsene odana!" Şebnem allığını da sürüp makyajını tamamladığında ona çekilmez, pis bakışlar atarak ışığı kapattı bir hışımla. "Aman, yedik odanı! Gerizekalı sürüngen! Keyfimden gelmedim herhalde. Aynamın önü siparişlerle dolu. Mecbur senin aynana kaldım bugün. Ne güzel idare ettin beni ya, çok sağ ol(!)" Birkan sönen ışıkla beraber yastığına daha bir huzurla sarılırken "Rica ederim(!)" dedi gayet umursamaz bir gülüşle. "Güle gülee!" "Gamsız şeytan." Şebnem kapıyı çarparak ergen Birkan'ın odasından çıkıp mutfağa giden koridora girdiğinde saçı başı, makyajı ve kıyafeti sonunda istediği gibi olmuştu. Pembe renk çiçekli elbisesi, hasır tokalı dolgu topuklu yeni ayakkabıları, altın detaylı takıları ve itinayla düzleştirdiği sarı saçlarıyla Hatun Hanım'a mükemmel bir izlenim vereceğinden kesinlikle emindi. Tabi... kahvaltıdan sonra arkadaşlarıyla buluşmaya gideceğinden kimsenin haberi yoktu. Annesi onun sabahtan beri 'müstakbel kaynana adayı' için süslendiğini sanıyordu. Fakat gerçek, Şebnem tarafından biraz çarpıtılmıştı. "Günaydın babacığım! Afiyet olsun." Gülücükler saçarak gidip masada oturan babasının boynuna sarıldı Şebnem. Zaman zaman annesiyle onun dedikodusunu yapsa da, yanındayken 'evin en neşeli ve sevimli çocuğu' rolünden asla çıkmıyordu. "Ooo... Günaydın prenses. Çok güzelsiniz yine bugün." Yılmaz Bey onun bu iki saat harcadığı 'hazır ve nazır' görünüşünü hayranlıkla karışık bir alayla süzdükten sonra: "Ana-kız giyinmiş süslenmişsiniz sabahın köründe. Yolculuk nereye?" Zümrüt Hanım yandan yandan kocasına baktı gülücükler saçan yüzüyle. "Yılmaz, dün akşam dedim ya sana... Hatun Hanım kahvaltıya çağırdı." Yılmaz Bey meraklı bir 'Hııı' lamayla beraber konuya dâhil oldu. "Eee? Biz ne zaman göreceğiz bu mühendis 'damat' adayını? İsmini biliyoruz, cisminden haberimiz yok. Nasıl olacak bu iş?" Zümrüt Hanım elindeki kırmızı mutfak havlusuyla poğaça tepsisini fırından çıkartırken keyifle gülüyordu. "Bir akşam yemeğe çağırırsın, bakarsın cismine detaylı detaylı. Her şeyi ben mi söyleyeyim sana Yılmaz? Aaa... Eli kolu bağlı karakolda tanışmadıktan sonra, her yerde tanışırsınız oğlanla, merak etme sen." "Doğru diyorsun." Yılmaz Bey aslında kızını evlendirmeye pek hevesli değildi. Ama şu son birkaç yıldır -özellikle şeker ve kalp hapları kullanmaya başladığından beri- sonsuza kadar evlatlarının başında kalamayacağının farkına varmıştı. Bu yüzden Şebnem'i çok sevecek, onun bütün kaprislerine katlanacak ve onu her koşulda başına taç yapacak bir delikanlı arayışındaydı. Fakat bu kendisinin yanında, kesinlikle kızının da beğendiği biri olmalıydı. Tek şartı vardı: Bu aday 'efendi' bir delikanlı olacaktı. Önceki adaylar serseri, it, kopuk, çakal sürüsünden ibaret olduğu için hepsini Atakan'a yem etmişti. Fakat bu seferki için edepli, efendi çocuk demişlerdi. Bu yüzden olsa gerek, ilk defa anne kızın işine burnunu sokmuyordu Yılmaz Bey. "Hadi bakalım. Hayırlısı..." Şebnem annesini kapıdan geçirip koluna taktığı koca karton çantayla -takı siparişlerini yolda postaneye bırakacaktı- kapıdan çıkarken babasına seslendi: "Görüşürüz babacığım! Öğlen yemekten sonra haplarını içmeyi unutma tamam mı? Hadi iyi mesailer!" "Tamam kızım, tamam! Hadi selametle..." Yılmaz Bey yüzündeki 'sempatik baba' gülüşüyle -zalimliğini sadece Atakan ve Birkan'a gösteriyordu- Şebnem'e el salladı. Fakat kapı kapanır kapanmaz anında Karakol Amiri Yılmaz Polat rolüne bürünüp telefonunu eline almıştı. "Alo, Salih?" "Günaydın amirim. Buyurun?" "Senden birini araştırmanı isteyeceğim oğlum." "Tabi amirim..." Arkadan kâğıt hışırtısına benzeyen bir ses duyuldu. "Söyleyin amirim, not alıyorum." "Melih Güven. 23 yaşlarında, mühendislik okuyormuş. Babası sanayide tamirci. Bir araştır bakalım, neyin nesi kimin fesi? Bir öğrenelim. Gelince dosyasını masamda istiyorum." "Emredersiniz amirim!" "Hadi bakalım, kolay gelsin." Bu telefon konuşmasından haberleri olmayan Şebnem ve annesi Zümrüt ise çoktan üç katlı Polat malikânesinden çıkış yapmışlardı. "Evet, sevgili Pandora'nın Müzik Kutusu dinleyenleri! Saatlerimiz 9.30'u gösterirken yeniden birlikteyiz. " İlk kırmızı ışıkta durduklarında "Görelim bakalım şu Hatun Hanım'ı." dedi Zümrüt Hanım. "Kaplıcaymış hamammış... Dur bakalım, daha gülcemallerini(!) görmedik. Bu ne acele? Ama... Ama bak bu kahvaltı işi iyi oldu. Biraz ağırdan almak her zaman iyidir kızım. Kendini ağırdan satacaksın. Yok öyle her çağırılan yere gitmek." Şebnem her zaman yaptığı gibi annesine kafa salladı ama aslında en sevdiği radyo yayıncısını dinlemeye odaklanmıştı. "Şimdi sırada... Sizin de benim de Gülden Karaböcek'ten dinlemeye alışık olduğumuz 'Koca Dünya' adlı parça var. Ama bu sefer Türk müziğini tüm avrupaya tanıtan; Hans'a, Martha'ya, Angela'ya göbek attırıp gerdan kırdıran koca yürekli Altın Gün'ün yorumuyla sizlerle..." Şebnem uzanıp radyonun sesini birkaç kademe yükseltti. Bu grubu seviyordu. "Hey gidi goca dünya gam yükü müsün? Söyle söyle fani dünya dert yükü müsün?" Şarkının büyülü melodisine mırıldanarak eşlik eden Şebnem, annesine yandan tatlı ama uyaran bir bakış attı. "Orada kavga gürültü istemiyorum anniş. Tamam mı?" Bir yandan da navigasyondan yolu kontrol ediyordu. İki sokak ileriden sağa döndüğünde kanal yoluna çıkmış olacaktı. "Aman! Ne kavga edeceğim? Seni sahipsiz sanmasınlar diye geliyorum. Durduk yere aba altından sopa gösterecek değilim herhalde. Hele şu oğlanı bir göreyim..." Şebnem dikiz aynasından arkada araba var mı diye kontrol ederken "İyi bari." dedi. Ama bir yandan da düşünmeden edemiyordu. Çünkü annesi de en az Hatun Hanım kadar dişli bir kadındı. Bu yüzden kahvaltı masasında çıkabilecek olası bir 'güç çatışmasına' hazır hissetmiyordu kendini. Ama yine de bugünü kazasız belasız atlatacaklarına inanmak istiyordu. "Nerede bu ev yahu? Doğru geldiğimizden emin misin Şebnem?" "Evet anne, doğru geldik. Bu mahalle." Şebnem kanal yolunun sonundaki sapaktan döndüğünde sokak boyunca sürüp giden evlerin arasından geçerken beyaz boyalı, bahçeli, müstakil evi görüp kapının önüne park etti hemen. Biraz sonra karşı kaldırımda abisinin siyah Mercedes'ini görünce doğru evi bulduğundan emin olmuştu. "Geldik, inebilirsin." Zümrüt Hanım kucağındaki poğaça dolu borcamın üzerindeki küçük kırmızı havluyu düzeltip güneşlikteki aynada -sadece rimel ve vişneli dudak kreminden oluşan- makyajına son bir bakış attıktan sonra sağ ayakla indi arabadan. "Bismillahirrahmanirrahim... Hadi bakalım, gazamız mübarek olsun." Kapıyı kapatıp siyah demir kapılara yürürken omzunun üzerinden Şebnem'e seslendi: "Abini ara kızım, uyumasın elalemin evinde öğlene kadar. Geldik biz, kalk de." Şebnem arabayı kilitledikten sonra hasır çantasından telefonunu çıkarıp abisi Atakan'ı aradı hemen. ⚠️ EYVAH ABİM ⚠️ Aranıyor... "Aradın mı? Ne diyor?" Zümrüt Hanım evin bahçesini inceleye inceleye ahşap görünümlü, şık, çelik kapının önünde durduğunda, Şebnem peşinden gelip telefonu hoparlöre aldı. "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..." Dudak büktü genç kız. "Şarjı bitti herhalde. Yoksa iki eli kanda olsa benim telefonumu açar, biliyorsun." Zümrüt Hanım 'doğru' der gibi kafa salladı. "Neyse... Uyandırırız şimdi." Annesinin kapıya attığı gergin bakışlar Şebnem'i biraz ürkütmüştü. "Anne derin derin nefes al bi, sakin ol ya! Nikâh dairesine değil, kahvaltıya geldik. Relakss..." Zümrüt Hanım daha da gerilirken, Şebnem keyifle gülüyordu. "Kız sus, ne nikâhı! Oyy güzel Allah'ım... Tansiyonum düşecek şimdi. Bas zile çabuk." Şebnem gülmeye devam etti. Çünkü Melih hakkında en ufak 'ciddi' düşüncesi yoktu. Ciddi düşünürken yolları ayırdıkları eski sevgilisi Caner'in yarattığı depremden sonra evdeki sallantılı konumunu biraz olsun sabitlemek için, anne-babası ona yeniden güvenmeye başlasın diye bu 'görücü' işine yanaşmıştı. Onun dışında Melih'le buluşmak için özel bir motivasyonu yoktu Şebnem'in. Ayrıca sadece bir kere görüp konuştuğu biriyle nikâh masasına oturmak, isteyebileceği son şey bile değildi. Hem bir kere... Şebnem gerçekten 'serserilerden' hoşlanıyordu. Caner'le tekrar barışmasalar bile Şebnem kendine yine bir serseri bulurdu. Ve bizim centilmen Melih'imiz de onun seçenekleri arasında sonuncu bile olmazdı. "Aman efendim! Kimler gelmiş, kimler gelmiş!" Kapı açılıp da belindeki dantelli, beyaz mutfak önlüğü ve güleç yüzüyle Hatun Hanım onları karşıladığında telefonunu çantasına atıp en güzel gülüşünü takındı Şebnem. Bu oyunu bir süre daha ustalıkla devam ettirecekti. Tabi... Bu yaparken de abisine yakalanmadan Melih'i bir köşeye çekip durumunu -onunla ilgilenmediğini, sadece ailesini memnun etmek için onunla konuşmayı kabul ettiğini- ona da anlatmalıydı. "Hoş geldiniz! Buyrun geçin, buyrun!" "Hoş bulduk... Hoş bulduk." "Terlik?" "Yok, ben getirdim." "Şebnem kızım sen?" "Ben alırım Hatun teyze." Zümrüt Hanım, elindeki borcamı aynanın önüne bırakır bırakmaz Hatun Hanım'la göstermelik bir yanak tokuşturma ve samimiyetsiz küçük bir kucaklaşma ritüelinden sonra kendi ev terliklerini çıkarıp topuklarını tıkırdatarak salona geçti. Şebnem de o sırada portmantoda elbisesiyle uygun pembe pofidik bir çift terlik bulup ayağına giymişti. Doğrulduğunda yüzündeki geniş gülümsemeyi asla soldurmadan Hatun Hanım'a -annesininkinden daha samimi- bir kucaklamayla karşılık verdi. "Teşekkürler." Hoş geldin beş gittinler, havadan sudan muhabbetler adeta gerilim hattının tam merkezi, aile fotoğraflarıyla dolu salonun krem rengi duvarları arasında uçuşurken, konu -ortalıkta gözükmeyen- Atakan ve Melih'e geldi. "...Sahiden, Atakan nerede Hatun Hanım? Dün gece eve gelmedi. Çok ısrar etmişsiniz kalması için. Şebnem söyledi sabah da... Şaşırdım." Hatun Hanım önüne düşen topu dikkatli bir çalımla karşıladı: "Evet, sizi aramıştım ama 'meşgul' çıktınız. Ben de Şebnem kızımdan arayıp haber vereyim dedim. Akşam bizim oğlanı eve getirdi de Atakan oğlum. Üstü başı mahvolmuş, yazık çamur içinde kalmış. 'Annem bekler.' falan dedi ama ben kıyamadım, eve davet ettim temizlensin diye. Nasılsa sabah kahvaltıya geleceksiniz, buradan beraber gidersiniz diye düşündüm." Zümrüt Hanım rahatsızca yerinde kıpırdansa da yalancı gülümsemesini bozmadan "İyi yapmışsınız. Tabi..." dedi. Emrivakiye hiç gelemeyen bünyesi kulağına 'öyle düşünmüşmüş... peh peh...' diye fısıldarken bakışlarını mutfağa çevirdi. Bu 'kir çamur' mevzusunu Atakan'a ayrıca sormak için rafa kaldırmıştı. Bu yüzden konuyu ivedilikle değiştirdi: "Amerikan mutfak mı? Güzelmiş." Hatun Hanım "Evet. Eşimle oğlum yaptı." diyerek yeni konuya dâhil oldu hemen. Topu asla bırakmıyordu. "Arada duvar vardı aslında ama bizimkilere işlemez o duvar. Bir günde kırıp geçtiler." Unuttuğunu farkedince sehpada duran kolonyayı açıp Zümrüt Hanım'a ve Şebnem'e tuttu hemen. Kapıdan girdiklerinde tutacaktı ama fırındaki poğaçaları gözetlemekten unutmuştu. "Sağ olun." "Teşekkür ederim Hatun teyze." Gülümseyerek yerine geçip oturduğunda konuşmasına devam etti Hatun kaldığı yerden: "Ayy... Oğlum diye demiyorum, o da beceriklidir babası gibi. Vallahi ikisi bir oldu mu Galata Kulesi'ni yıksan yeniden yaparlar. Öyle diyeyim sana Zümrütcüğüm." 'Yavaşş...' dedi Zümrüt Hanım içinden. Göz devirmemek için ciddi bir mücadele veriyordu. "Öyle mi?! Bak şimdi daha çok merak ettim senin oğlanı." Az önce kalesine çekilen 'benim oğlum senin oğlunu ezer' anlamına gelen şutu ustaca göğsünde yumuşatıp defanstan uzaklaştırırken "Bu kadar ismi geçiyor ama cismi yok ortalıkta." dedi Zümrüt Hanım soğuk soğuk gülerek. "Bir tanışalım kendisiyle de. Bakalım vesikalıkta göründüğü gibi mi?" Top başarıyla orta sahayı geçtiğinde Hatun Hanım defansta -anaç anne- pozisyonunu aldı hemen. "Akşam çok geç geldi çocuklar. Uyuyorlar yukarıda." Hatun Hanım ayaklanıp mutfağa yürüdü. Lafa dalıp poğaçaları yakmak istemiyordu. "Valla... Sarılmış yatmışlar kardeş kardeş." Fırın kapağını açıp beyaz mutfak beziyle poğaçaları çıkarıp tezgaha koydu. "...Kıyamadım uyandırmaya." Zümrüt Hanım çantasını koltukta bırakıp mutfağa doğru adımladı. Salonla mutfak arasında üzeri envai çeşit kahvaltılıkla donatılmış dikdörtgen bir yemek masası vardı. Dört kişilik küçük bir aile için gayet yeterli büyüklükteydi ama Zümrüt Hanım'ın gözüne pek ufak görünmüştü. "Kaç kişisiniz evde Hatun Hanım? Kızınız varmış bir de herhalde." Hatun Hanım poğaçaların üzerini örterken servis tabağı çıkartıyordu bir yandan da. "Kalender, ben, Melih. Üç kişiyiz. Kızım Melike evli." "Öyle mi?" "Dünya tatlısı iki torunum var bir de. Ela'yla Eren. Ellerinizden öperler." "Maşallah maşallah..." Şebnem bu muhabbetlerden yavaş yavaş bunalırken "Ben abimi uyandırayım mı? Hangi odada uyuyor acaba?" diye sordu. Ama hem annesi hem Hatun Hanım aynı anda "Olmaz kızım!" deyince olduğu yerde kalakaldı. "Niye?" Hatun Hanım elindeki tepsiyi tezgaha koyup içine kahvaltılıkları dizerken mahçup bir gülüşle açıklama yaptı müstakbel 'gelin' adayına: "Erkek kısmı yavrum bunlar. Giyiniyordur, uygunsuzdur. Kızar bağırır, kalbin kırılır boş yere. Gitme sen. Ben çağırırım şimdi." Şebnem bir miktar haklı buldu kadını. Çünkü kendi evlerinde de bazen abisini uyandırmaya gittiğinde daha kapısını aralamadan böğürtüsünü duyuyor ve içeri girdiğinde de üzerine çekilen yorganla beraber abisinin panik olmuş suratını görüyordu. Ona sanki hırsızlık yapmaya gelmiş muamelesi yapması da cabasıydı. Yani... mantıklıydı şimdi Hatun teyzesinin dedikleri. "Eh, tamam o zaman." Masadaki üst üste dizilmiş tabakları gösterdi. "Ama böyle sap sap dikilmeyeyim. Bana da bir iş verin." Hatun Hanım elindeki tepsiyi Şebnem'in eline tutuştururken "Ay ne hamarat kız bu böyle! Gel kızım gel peşimden." dedi. Şebnem hemen yaz dizilerindeki içten fikirdekli kızlar gibi kikirdeyerek tepsiyi kaptığı gibi kadının peşine takıldı. Zümrüt Hanım da kendi getirdiği poğaçalarla beraber onları takip etmişti. "Bu taraftan, bu taraftan." Hatun Hanım salonun öbür ucundaki -perdeleri örtük olduğu için konukların pencere sandıkları- boydan boya camlı, beyaz ahşaptan çift kanatlı kapıyı açtı ardına kadar. Bu kapı, çiçeklerle dolu arka bahçeye açılıyordu. "Şuraya koy kızım elindekileri." Şebnem elindeki tepsiyi köşedeki ahşap yemek masasın koyarken, Zümrüt Hanım hayranlığını gizleyemeyerek her köşesinde bin bir emekle yetiştirilmiş rengarenk çiçeklerin bulunduğu verandaya çıktı. Aslında buna tam olarak veranda da denemezdi ama o kadar güzeldi ki sorgulamayacaktı. Hatun Hanım, hayranlıkla bahçesini seyreden Zümrüt Hanım'a çevirdi bakışlarını. Sanki yıllardır oğlunun 'kaynana' adayıyla bu anı yaşamak için bekliyor gibiydi. Yüzünde bariz bir gurur ve zafer edası vardı. "Nasıl? Beğendiniz değil mi bahçemi? Ay ama böyle olmadı hiç. Oturun isterseniz, ayakta kaldınız." Zümrüt Hanım yengeç gibi yan yan köşedeki mor menekşe saksısına yürürken, afallamış halinden çabucak kurtulmuştu. "Otururum efendim, sağ olun." Hatun Hanım ilgili bakışlarını yeniden Şebnem'e çevirdi bu lafın üzerine. "Şebnem, sen mutfakta kalanları buraya taşımaya devam et kızım. Ben bir gideyim çocukları uyandırayım." Şebnem ahşap bahçe masasına kahvaltılıkları diziyordu. "Tamamdır Hatun teyze, burası bende. Hallediyorum." "Hadi benim kızım, ellerin dert görmesin. Ben hemen geliyorum." Bu konuşmanın ardından Hatun Hanım belindeki önlüğü çıkarıp içeri girdi. Şu saate kadar ince laf sokmalar hariç, her şey istediği gibi gitmişti. Bir de şu hamam için 'net' bir gün ayarlayabilse, tam olacaktı. Zümrüt Hanım "Tabi tabi, yaparız." diyip oyalamıştı resmen bizim Hatun'u. Ama Hatun Güven de Hatun Güven'se o sarı kızı hamama götürecekti. İşte o kadar. O Kazulet Nebahat'in ağzına laf veremezdi. Asla. Küçük ama hızlı adımlarla salondan geçip antreye yürürken normalde 8.30 dedin mi kahvaltı masasında biten evladının nasıl olup da bu sabah kalkmak bilmediğini düşünüyordu. ✶ • ✶ • ✶ Bölüm 5000 kelimeyi geçtiği için ikiye böldüm. Okumaya devam edin göreceksiniz. ;)
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE