Şarkı: Grup Turbo - Bir Sigara İç Oğlan
Keyifli okumalar. 💕✨
• • •
Eskiler "Bir musibet, bin nasihatten iyidir." demişler.
Bu söz, Atakan'ın dedesinin sıkça kullandığı bir sözdü.
Zeki Bey, nasihatlerine kulak asmayan yaramaz torunu Atakan'ın arkasından genelde bu sözü söyler; günün sonunda da torununun süklüm püklüm yanına gelip başına gelenleri iç çekerek anlatışını keyifle dinlerdi.
O günleri hatırlayınca tatlı ama soğuk bir ürperti geçti Atakan'ın içinden. Bu akşam olanlar, özellikle o zavallı kedinin acı dolu haykırışları, arabayı hızlı sürmek konusunda ona büyük bir ders vermişti. Bundan sonra kime kızarsa kızsın hıncını arabadan almayacaktı. Akıllanmıştı.
Saat 21.00'a yaklaşırken Melih'in yönetimindeki siyah Mercedes yavaşlayıp Güven Ailesi'nin iki katlı, bahçeli, müstakil evinin önünde durduğunda Atakan başını sola eğip "O kılkuyruk senin liseden arkadaşındı yani..." diye sordu son bir kez, emin olmak için.
Melih de el frenini çekip kontağı kapattıktan sonra yol boyu onu onaylamaktan yorulmuş gibi bıkkınca "Evet." diye cevapladı onu.
"Bak, yol boyu söyledim. Gene söylüyorum. Veterinerlik adamın en büyük tutkusu. Sen orada sanki ona işini öğretir gibi 'Şunu yapmayacak mısın? Bunu fark etmedin mi?' diye konuşunca o da yükseldi haliyle. Yoksa pamuk gibi adamdır. Tanısan hak verirsin."
"Hı hı pamuk gibiymiş..." diye söylendi Atakan yarım ağız. "Hadi in arabamdan, gidiyorum ben." derken ona bakmıyordu. Melih ne söylerse söylesin kediyi almaya gittiklerinde o veteriner bozmasını tenhada kıstırıp dövmeyi kafasına koymuştu çünkü bir kere.
Kapıyı açıp hızlı adımlarla arabanın etrafından dolandı ve Melih'in de arabadan inmesiyle beraber şoför kapısının önünde onunla karşılaştı tekrar.
"Hadi iyi geceler."
Omzuna atılan şamarla gözleri açılan Melih hafif acıyla yüzünü buruşturup "İyi geceler, Allah'ın kırosu!" diye bağırdı huysuzca.
"İnşallah seninle bir daha bir olaya karışmam!"
Melih geceyi bu 'naçizane' duayla sonlandırıp evine doğru yollanmıştı ki, hiç beklemediği bir anda hatırı sayılır bir sertlikle gömleğinin ensesinden tutulup geri çekilince neye uğradığını şaşırdı.
"Lan!"
Sırtı duvara çarpar gibi Atakan'ın göğsüne çarptığında kulağına dolan sinirli, sıcak fısıltıya odaklanmıştı çoktan:
"Bana bak bu kedi mevzusu aramızda kalacak. Eğer boş bulunup bizimkilerin yanında 'kedi' lafı edersen var ya, kırarım o belini. Duydun mu lan Melih?!"
Tanıştıklarından bu yana artık kaçıncısı olduğunu sayamadığı Atakan'ın tehditlerinden birine daha maruz kaldığında mimik oynatmadı Melih. Bugün zaten limitlerini sonuna kadar zorlayıp Atakan'a normalden çok daha fazla maruz kalmıştı. Şimdi bir de kapı önünde onunla dalaşmak istemiyordu açıkçası.
"Tamam ulan, tamam! Bırak yakamı da evime gideyim. Manyak herif!"
Onu pek de kibar olmayacak bir şekilde onaylayıp omzundaki kerpeten misali eli ittirdi ve yönünü evinden tarafa çevirdi Melih. Ama kafasını kaldırır kaldırmaz kapıda -dedikoduya aç bir şekilde onları izleyen- annesiyle karşılaşmayı beklemiyordu tabi.
'Harika(!)' dedi içinden.
"Anne?"
Annesi Hatun Hanım evin dış kapısına kadar gelmiş, üzerindeki işlemeli, ponponlu, yün, beyaz şalına sıkı sıkıya sarılmış, Melih ve Atakan'ı seyrediyordu.
"Melih!"
Bu sesleniş Melih'eydi ama kadının otoriter ses tonu o kadar kuvvetliydi ki, Atakan'ı da olduğu yere sabitlemişti.
"Efendim anne?!"
Hatun Hanım uzak gözlüklerinin elverdiği ölçüde Atakan'ı süzdükten sonra "Kim o yanındaki çocuğum gece gece?" diye sordu. Atakan bu sorudan hoşlanmamıştı. Arabasına binip bir an önce evine gitmek istiyordu ama kaçarı olmayacak şekilde lafa tutulmak üzereydi.
"Ha, o mu?"
Melih yandan yandan Atakan'a ve onun yaka bağır açık, ıslak, kedi pisliği kokan deri ceketli kombinine baktı dalga geçer gibi. 'Annem seninle uğraşırsa, asla müdahale etmeyeceğim.' bakışıydı bu.
"Şebnem'in abisi, anne! Atakan Polat. Kaza yaptım dedim ya hani sana. Yanımda o da vardı. Sağ olsun (!) beni eve bıraktı."
Ama bu kadar lafın içinden sadece 'Şebnem'in abisi' lafını duyan Hatun Hanım, gene yapmıştı yapacağını:
"Aaaa! Atakan oğlum! Gelsene sen de! Mis gibi karnıyarık yaptım! Vallahi kaynanan seviyormuş oğlum, hazır sofraya denk geldin!"
Bu sahne bir yerden Atakan'a tanıdık gelirken, Melih annesini daha kapıda görür görmez Atakan'ı kaba kuvvetle arabaya tıkıp göndermediği için kendine kızıyordu. Annesinin onu ısrarla eve çağıracağını tahmin etmeliydi.
"Şimdi hanım teyzeciğim..."
Atakan az öncekine nazaran -ve üstüne başına aldırmadan- saygılı iyi aile çocuğu imajına bürünüp lafa girecekken, Melih sertçe araya girdi.
"Gelemez anne gelemez! Niye sıkboğaz ediyorsun milleti ya. Hem... Atakan'ın 'çok önemli işleri var' halletmesi gereken. Zaten benim yüzümden yeteri kadar geç kaldı. Daha fazla tutmayalım onu."
Melih gergindi çünkü Polatlar'dan bir kişinin bile evlerine girmesini istemiyordu. En azından bu 'görücü usulü' işi rafa kaldırılana kadar.
Atakan'sa onun bir kutu hatırayı vermek üzere yanına gideceği 'eski' sevgilisinden bahsettiğini anlar anlamaz ona dik dik bakmaya başlamıştı çoktan. Elinde olsa 'Sana ne oğlum?! Giderim gitmem.' diye çıkışırdı ama annesinin yanında onunla tartışamayacağını biliyordu.
"Aslında evet, işlerim vardı ama... Yol boyunca birinin çenesi yüzünden başımıza o kadar 'badire' geldi ki, buluşacağım kişi çoktan gitmiştir. Kibar davetiniz için teşekkür ederim ama ben eve gitsem iyi olur. Size iyi akşamlar."
"Aaa... Vallahi kabul etmem! Zaten anneniz hanımefendi de 'Geleceğiz.' dedi gelmedi. Bari oğlunu ağırlayayım di mi ama? Lütfen çocuğum kırma beni. Hem zaten..."
Burnunun ucuna kadar inen gözlüklerinin üstünden oğlanı boydan boya süzdü bir iki saniye.
"...üstün başın da bir hoş olmuş evladım. Bu ne hâl? Çok afedersin, kedi pisliği gibi kokuyorsun. Eve gel de bir yıkan paklan bari."
Atakan utandığını belli eden kızarık yanaklarıyla çaktırmadan (Boklu tişörtü değiştirmesine rağmen hâlâ çok pis kokuyordu.) kendini koklarken, Melih daha fazla sakin kalamayarak kahkahayı patlattı.
"Hahahahah! Haha... Anne yeter, annee!! Rahat bıraksana çocuğu ya! Belki parfümü böyle? Niye dalga geçiyors-"
Lafını tamamlayamadan Atakan'ın mengene gibi elini yine ensesinde hissedince dut yemiş bülbüle döndüyse de, susturulana kadar yeterince dalga geçtiğine karar verip tatminkar bir gülüşle Atakan'a baktı yandan yandan. Delikanlı ensesini kitapsızca sıktırıyor olsa da canı acımıyordu artık. Şu an ölse gözü açık gitmezdi. O derece...
"Haklısınız. Ama ben gideyim artık. Annem bekler."
Melih o an 'Annen mi bekler? Sen ağır abisin oğlum. Ne annesi, kendine gel.' dememek için kendini zor tutarken, Hatun Hanım Şebnem'in abisiyle işleri sıkı tutup kaleyi içten fethetmek düşüncesiyle oğlanı eve sokmak için kolları sıvamıştı.
"Aaa... Ne inat ettin be çocuğum. Gel hadi gel, çekinme. 'Annem bekler'mişmiş. Sorun ettiğin şeye bak. Kocaman adamsın. Çok sorun olacaksa arar haber veririm ben annene. 'Oğlun bizde bu akşam, merak etme.' derim. Zaten yarın için bahçede kahvaltı planları yapıyordum. Annenle Şebnem'i de çağıracaktım. İyi oldu bu. Annenler seni almaya gelirler, kahvaltıdan sonra da hep birlikte gidersiniz. Nasıl plan? Senin de kafana yattı değil mi? Gel oğlum, gel."
Atakan ne ara koluna girdiğini anlamadığı Hatun Hanım'la beraber kendine anlatılanları dinleye dinleye -adeta hipnoz olmuş gibi- Güven Ailesi'nin iki katlı, müstakil evine doğru yürürken, son anda omzunun üzerinden Melih'e baktı kurbanlık koyun gibi. Bakışları 'Bir şey yapsana, Melih!' der gibiydi. Ama Melih bu saatten sonra mümkünü yok annesini vazgeçiremeyeceğini biliyordu. Kadın kafasına koyduğunu yapmasıyla biliniyordu.
Sonuç olarak... Ne kadar itiraz ettiyse de Hatun Hanım'ın sonu gelmez ısrarları sağ olsun Atakan Polat, Güvenler'in malikanesine giriş yapmış bulunuyordu.
"Ayakkabılarını çıkar da gir çocuğum, Melih seni banyoya götürsün. Üzerine de birkaç parça kıyafet versin. Zaten maşallah benim oğlum kadar varsın sen de. Bendenleriniz aynıdır kesin."
Melih yüzündeki zafer gülümsemesiyle Atakan'a baktı yan yan. Her seferinde ona fiziksel üstünlük kurmaya çalışan adamla aşağı yukarı 'aynı' olduklarını söylemişti sonunda biri. Bunun haklı sevinci ve Atakan'ın öldürücü bakışlarının verdiği gerginlik içinde "Tamam anne, ben hallederim sen git." dedi.
Hatun Hanım da "Ben sofrayı hazırlıyorum. Siz de işinizi halledin gelin. Çok oyalanmayın, hadi çocuğum!" diyerek alçak topuklu ev terliklerini tıkırdata tıkırdata mutfağın yolunu tuttu.
Antrede alık alık birbirlerine bakan Melih ve Atakan'sa hâlâ suskundu.
Birkaç saniye sonra "Annemle tanıştığına memnun oldun mu?" diye sordu Melih gayriihtiyari. Genelde annesiyle tanışan bütün arkadaşları aşırı gergin olurdu. Atakan'ın rahat duruşu ona garip gelmişti.
"Tatlı bir kadına benziyor. Ama..."
Atakan kadının gitmeden önüne bıraktığı kahverengi ev terliklerini giyip omzunun üzerinden Melih'e bakarak "...ikna kabiliyeti dehşet verici." dedi.
"Ulan eve ne ara girdim hatırlamıyorum amınakoyim. Annenden iyi pazarlamacı olurm-"
"Şşş..." dedi Melih, uyarır bir tonda.
"Bu evin sınırları içinde küfür etmek yasak."
"Niye lan?"
"Sen kendi evinde ana avrat söverek mi geziyorsun birader?"
Sorunun mantıklılığı karşısında bir dakika durup düşündü Atakan.
"Hayır tabi de..."
Melih onu başıyla onaylayıp adımlarını üst kata çıkan merdivenlere yönelttiğinde, Atakan hemen peşine takıldı. Bir yandan da onun şaka yapıp yapmadığını düşünüyordu. İki basamak çıktıktan sonra kararsızlıkla sordu:
"Lan da mı yasak?"
Melih onun bu hâline gülmek istese de son anda başını iki yana sallayıp bu küçük gülme bulutunu dağıtmayı başardı ve odasının bulunduğu koridora çıkıp Atakan'ın yanına gelmesini bekledi.
"Koridordaki banyoyu kullanabilirsin."
Kapıyı açıp içeriyi gösterdi. Yerleri beyaz, duvarları zümrüt yeşili fayanslarla kaplı geniş banyoda kocaman beyaz bir küvet bulunuyordu.
Atakan kapının kenarından içeri kısa bir bakış attığında fobisinin azdığını hissedip geri çekildi.
"Ben küvete girmem."
"Sebep?"
"Sana ne a-" Derin bir nefes aldı.
"Seni ilgilendirmez."
Küvetlerden hoşlanmamasının sebebi küçükken kuzeni tarafından küvette boğulmak üzereyken annesinin onu son anda kurtarmasıydı. Ama bunu Melih'e söyleyecek değildi çünkü henüz onunla o kadar samimi olduklarını düşünmüyordu. Sadece 'görücü usulü' bir evlilik yolunda rast gelmişlerdi ve adetlere ters düşmemek adına (gelinin abisi ve damat adayı olarak) yan yana yürüyorlardı. Atakan için hepsi bundan ibaretti. Melih için de...
Ama şu birkaç gündür -özellikle bu gün- işler ikisi için de biraz ilginçleşmeye başlamıştı.
"Tamam o zaman. Yapacak bir şey yok."
Atakan soran gözlerini ona çevirdiğinde kaşlarını kaldırdı Melih.
"Benim odadaki banyoyu kullanacaksın mecbur."
"Senin odanda banyo mu var?"
"Senin odanda yok mu?"
Atakan bu cevaba (daha doğrusu soruya) gülerken onun işaret ettiği tarafa çevirdi bakışlarını. Merdivenin ucundaki beyaz kapı Melih'in odasına açılıyordu.
"E hadi o zaman kaprisin ve şaşırmaların bittiyse, kapıyı aç da işimizi görelim."
Atakan daha fazla sorgulamadan -yakın olduğu için- hızlıca ilerleyip kapıyı açtı ve sağ elini alışkanlık olarak duvarda gezdirerek anahtar aradı. Çok geçmeden bulup ışığı yakmıştı.
"Hass..."
Işık açılır açılmaz karşısına çıkan odanın dağınıklığı göz yaşartacak cinstendi. Çok derli toplu biri olmamasına rağmen Atakan'ı bile şoka sokmuştu.
"Bu ne a-" Durakladı. "Melih, sen bildiğin çöplükte yaşıyormuşsun be oğlum!"
Komidinin üzerindeki kararmış muz kabukları, altı üstüne gelmiş küçük gri paspas, kalorifer peteği üzerine dizilmiş beyaz sporcu çorapları, gelişi güzel -adeta herbiri birer mayın gibi- odanın dört bir yanına konuşlandırılmış dambıllar, üzeri epey kalabalık çalışma masası, kapaklarından kıyafetler sarkan açık gardırop...
Her şey 'Beni topla!' diye bağırıyordu.
Atakan birkaç saniye daha odada göz gezdirdikten sonra içeri doğru birkaç adım attı ve anında tavanın alçaldığı yerde, çekmeceli dolabın köşesinden aşağı sarkan levyeyi buldu yeşil gözleri. Bir an Melih gibi ana kuzusunun bunu ne için kullandığını merak ettiyse de soramadı. Sadece melodili kısa bir ıslık çalıp "Vay anam vayy..." demekle yetindi.
Bu bile bir 'Hayırdır?' sorusuydu aslında ama Melih cevap vermeyi çoktan reddedip olanca hızıyla odasını toplamaya girişmişti. Ama zaman geçmiyor ki Atakan bu sefer de yerde kendi halinde duran kırmızı-lacivert kareli bir baksır bulmasın.
"Yalnız sana bir şey diyeyim mi?..."
Melih kafasını çevirdiğinde yerden aldığı baksırını lastikli ucundan tutmuş, havada bayrak gibi sallayan bir adet Atakan bulmayı beklemiyordu.
"...Sen harbi dağınık adammışsın Melih!"
Bu manzara karşısında utançtan münasip bir yerlerine kadar kızarmıştı Melih.
"A-alayım ben onu!"
Saniyeler içinde yanına gidip bir hışımla iç çamaşırını kayınçosunun (!) elinden çekip aldığında yanakları yanıyordu. Çok pis rezil olmuştu.
Atakan hâlâ ona gülerken, Melih konuşmadan gidip çamaşırını köşedeki kirli sepetine attı ve sırtı ona dönük hâlde bir süre derin nefesler alarak sakinleşmeyi bekledi. Soğukkanlılığını geri kazanmak bu sefer epey vaktini almıştı.
Yeniden konuştuğunda sesinde utancın gölgesi bile yoktu:
"Kusura bakmayın ya (!) Gerçekten..."
Atakan'a daha fazla laf vermemek adına yerde duran dambılları ayağının ucuyla masasının altına kaktırırken "Geleceğinizi bilseydim önceden temizlik yapıp kırmızı halı falan sererdim (!) Çok afedersiniz paşam, gücendirdim sizi." dedi dalgaya vurarak.
Atakan da yüzündeki iğneli gülüşle onun bu 'paşa' muhabbetine uyarak, biraz burnu havada "Lüzumu yok. Odayı biraz havalandırın kâfi." diyip odadaki tek düzgün görünen şeye -lacivert nevresimli, bir buçuk kişilik yatağa- oturmak üzere harekete geçti. Fakat pantolonunun da kedi pisliğinden nasibini aldığını hatırlayınca son anda oturmaktan vazgeçip kapı dibinde dikilmeye devam etti.
Melih o esnada oda havalansın diye pencereyi açmış, büyük bir adanmışlıkla yerdeki terli kıyafetlerini ve çoraplarını topluyordu. Çalışma masasının üzerindeki kablolara, bilgisayar parçalarına, kapağı açık tamir kutusuna ve daha bir sürü ıvır zıvıra henüz sıra gelmemişti.
"Senin bu odanı var ya... Belediye gelse toplayamaz hacı ben sana diyeyim."
Melih pazar öğleden beri ancak evine girebilmişti. Derli toplu bir odayla karşılaşmayı elbette beklemiyordu. Ama bu kadar eleştiriyi de hakettiğini açıkçası düşünmüyordu.
Atakan uzunca bir oflamanın ardından bıkkınlıkla deri ceketini çıkartıp çalışma masasının hemen önünde duran tekerlekli, siyah koltuğun sırtına astı. Hareketleri sanki kendi evindeymiş gibi sakin ve rahattı. Çünkü Atakan aslında bu dağınık oda görüntüsüne oldukça aşinaydı. Yakın arkadaşlarının odaları da aşağı yukarı bu şekildi. O yüzden şimdi gram rahatsızlık duymuyordu. Az önce söylediği 'çöplük' lafı ve devamında söyledikleri de tamamen Melih'i sinir etmek içindi. Paçası tutuşmuş gibi odasını toplamaya girişen delikanlının yarı mahçup yarı sinirli yüz ifadesine bakılırsa, becermişti de.
"Banyo şurası di mi?"
Üç adım ötedeki aralık beyaz kapıyı işaret etti Atakan ama Melih hâlâ odasını toparlamakla uğraştığı için ona dikkat edememişti.
"Senin işin bitmez hacı, ben giriyorum duşa."
Giysi dolabının kapaklarını kapatıp yüzünü ona döndüğünde, çoktan kemerinin kayışını çözmüş fermuarını indirmek üzere olan -ve ne ara ceketini çıkarttığını fark etmediği- Atakan'a "Ne yapıyorsun lan?!" diye bağırdı Melih. Arabadan beri ikinci büyük şokunu yaşıyordu.
"Soyunmasana oğlum ortalık yerde! Sana bakmak zorunda mıyım ben?"
"Bakma o zaman a-" Durakladı. "Ulan arabadan indiğimizden beri, hatta dur dur... bindiğimizden beri bir tuhafsın sen. Hayırdır oğlum? Ne iş?"
Sonra aydınlanmış gibi "Yoksa benim paket seninkinden daha iyi diye tribe mi girdin?" dedi.
Melih sebebini bilmediği şekilde bu herifin çıplak vücudundan rahatsız olmuştu ama bunun sebebi kesinlikle onu 'kıskanması' değildi. Bu yüzden hiç gecikmeden ışık hızında reddetti bu iddiayı:
"Ne alakası var ya?! Saçma sapan konuşma. Kim kimi kıskanıyormuş? Ayrıca 'paket' ne ya? Ne biçim laflar bunlar?"
"O biçim laflar bunlar! Süt çocuğu seni... İndiriyorum ben pantolonu, sen arkanı dön! Çattık ya!"
"Ulan hayır b-"
"Erkeğiz oğlum biz, erkek! Sende olan bende de var. Ne bu panik?"
Atakan bu 'klasik' lafları derken, tepkisini ölçmek ister gibi, yeşil gözlerini bir an olsun ondan ayırmazken; Melih bakışlarını kucağındaki tişört ve çorap yığınından çekip de onunla göz göze gelememişti. Bu da Atakan için oldukça 'yoruma açık' bir durum olmuştu. Daha da üstüne gitti:
"Hayırdır abisi? Sesin soluğun kesildi. Cinsiyetinden şüphen mi var?"
Melih hâlâ ona bakmazken "Ya bi' kes şu muhabbeti de gir banyona be kardeşim!" diye bağırdı agresifçe. Darlandığını hissediyordu.
"Ne yapacaksan git orada yap, Allah Allah!"
Kucağındaki kirli çamaşır yığınını taştı taşacak gibi duran kirli sepetine bir hışımla tıkıştırıp kaslı kollarıyla dibine iteklerken hıncından hâlâ söyleniyordu:
"Şimdi bir tarafında 'canım anam' falan yazıyordur senin. Neme lazım, görürsem bir hafta normal rüya göremem. Dertsiz başıma dert!"
Atakan onun bu hızlı ve atarlı konuşmasından garip bir haz alarak banyoya girdi. Niyeyse Melih'in panik halleri onu neşelendiriyordu.
"Hayır bir de neden darlıyors-"
"Melih!"
"Ne?!"
"Dırdır yapma abisi!"
Atakan bu lafın üzerine, Melih'in ona karşılık vermesine fırsat vermeden gıcık bir sırıtışla banyo kapısını kapattığı gibi gözden kayboldu.
"Herife bak ya! 'Dırdır'mış (!) Asıl sensin dırdırcı be!"
Birkaç dakika sonra içeriden su sesleri gelmeye başladığında muz kabuklarını alıp aşağı indi Melih. Misafire mahçup olma korkusuyla odanın kabasını almıştı. Ayrıntılı temizliği başka bir zamana erteleyerek aşağıya, annesinin masayı hazırlamasına yardım etmek için, mutfağa gitti.
"Ay şu kıza da etmediklerini bırakmadılar be! Yazık yazık..."
Mutfak Amerikan mutfak olduğundan annesi hem tabakları masaya koyuyor hem de televizyondaki Ege'de bir konakta geçen, bol kadına şiddetli, bol dramlı, bol ✨iNtiKoM✨lu dizinin özetini izliyordu.
Melih sinir katsayısını daha da arttırmamak adına televizyona bakmadan annesinin arkasından dolandı ve mutfak çekmecesinden çatal kaşık çıkarıp masaya dizmeye koyuldu.
"Yıkandı mı oğlan?"
Peçeteleri koyarken "Şimdi girdi." dedi Melih homurdanarak. Annesi de -diziden gözünü zar zor ayırarak- aklına daha yeni gelen şeyle "Aaayyy!" diye bağırdı panikle.
"Sıcak su akmıyordu ki be çocuğum!"
"Nasıl ya?"
"Basbayağı! Kombi açık ama sıcak su gelmiyor. Sabahtan beri böyle. Eyvahlar olsun! Oğlana da 'yıkan yıkan' diye diretip durdum. Akılsız kafam! Rezil olduk, rezil!"
"Tamam anne, dur bi' sakin ol."
Melih daha önce de kombi tamir etmişti. Şimdi de hallederdi elbet. Elindeki peçeteliği masaya bırakıp köşedeki duvara monteli kombinin yanında gitti hemen hızlıca. On dakika sonra deneye yanıla, aleti tamir etmeyi başarmıştı.
"Git bir bak çocuğa. Donmuştur yavrum. Temiz havlu verdin miydi sen ona?"
Melih vermediğini hatırladığında yine büyük bir rezilliğin içine düştüğünü anladı. Çünkü ablası evlenip gittiğinden beri onun soluk pembe renk bornozunu kullanıyordu.
"Hayır ya, hayır!"
Koşa koşa merdivenleri çıkıp pat diye odasına daldığında, pembe bornoza sarınmış bir şekilde yatağına oturmuş, beyaz yüz havlusuyla saçlarını kurulayan Atakan'ı görünce olduğu yerde kalakaldı. En korktuğu şeyler TOP 10 listesinde ilk 3'te yer alan bu kâbus, sonunda gerçek olmuştu.
Bir misafir onun pembe bornoz giydiğini keşfetmişti. Harika (!)
"Melihciğim! Bornozun da pek güzelmiş yavrum. Nereden aldın? Söyle de bizim Şebnem'e de alalım."
Melih utana sıkıla içeri doğru birkaç adım atıp aralık banyo kapısından ıslak duşa kabine baktı çaktırmadan. Harbiden soğuk suyla yıkanıp çıkmıştı bu aksi oğlan.
"Ya, annem söylemeyi unutmuş. Kombiden kaynaklı bir sor-"
"Tamam kes kıvranmayı, anladık. Sular soğuktu."
"Kusura bakma, gerçekten."
Atakan bir süre dik dik bakarak "Anlamıştım zaten. Ana-oğul bana gareziniz var sizin." dedi hafif alaylı.
"Ne garezi ya? Kombiyi tamir ettim geldim soğuk suyla yıkanma diye ama... Sen çoktan çıkmışsın bile."
"Ne yapacaktım? Sabaha kadar kombiyi tamir etmeni mi bekleyecektim?"
Soğuk suyla yıkadığı kıvırcık saçlarını beyaz havluyla gelişigüzel kurularken söylenir gibi "Kedi boku kokmaktan iyidir, diyerekten götümüz dona dona yıkandık işte. Allah'tan alışığım da... Neyse." dediğinde Melih iyice ezilmişti bu sözlerin altında. Eve gelen misafiri daha kötü ağırlayamazdı herhalde. Eşine az rastlanır bir mahçuplukla boynunu eğip dolabının karşısına geçti ve soğuk suyla yıkanan Atakan için siyah, polar bir eşofman altı ve kalın, pamuklu, kırmızı bir sweat çıkarıp yatağa koydu. Paketinden hiç çıkmamış kareli bir iç çamaşırı ve atleti de unutmamıştı tabi.
"Üşümüşsün belli, giy şunları. Sonra da yemeğe ineriz."
"Ne bu şimdi?"
Melih yarı mahçup yarı atarlı bir ifadeyle ok gibi kirpiklerle çevrili inatçı yeşil gözlere dikti bakışlarını.
"Ne var oğlum? Ayıbımızı da mı telafi etmeyelim?"
Atakan onun bu suçunu kabul eden 'mahçup ergen' havalarına ilgiyle gülümseyerek konuşmadan yataktan kalkıp arkasını dönerek iç çamaşırını, beyaz sporcu atletini, sonra da eşofman ve sweati giyip nemli pembe bornozu Melih'in kucağına bıraktı.
"Hadi inelim, Melihciğim. Soğuk duşun üzerine bir de 'soğuk yemek' yemek istemem doğrusu."
"Haha... çok komik."
Melih elindeki bornozu banyodaki askılığa asıp tekrar odaya geri döndüğünde Atakan'ın saçlarından kaşlarına, oradan da yüzünün iki yanından aşağıya damlayan soğuk su damlacıklarını fark edince durakladı.
"Oğlum annen hiç mi bir şey öğretmedi sana ya? Gel şuraya, otur."
Atakan lafını ikiletmeden gelip yatağa oturdu hemen. Üzerindeki kırmızı sweat onu her zamanki giyiminden -takım elbise ya da kot, deri ceket kombinlerinden farklı olarak- daha rahat ve genç göstermişti. Melih onu incelemeyi bırakıp yatakta duran beyaz havluyu eline alırken sessizlik olmasın diye "Annem hep ıslak saç sinüzit yapar der." dedi. Sadece havadan sudan konuşmak istemişti ama saf bir bilgisizlik bulutuyla beraber gelen meraklı sesten "O ne?" diye bir karşılık alınca bocaladı.
Bir süre düz düz ona baktıktan sonra elindeki havluyu birbirine geçmiş kıvırcık tutamların üzerine örtüp gergince güldü.
"Bu yaşa kadar öğrenmediysen, bırak öyle kalsın be Atakan. Valla bak."
"Söylesene oğlum işte. Hep duyuyorum ama ne olduğunu bilmiyorum."
Melih, Atakan'ın karşısına geçip keyifle gülümseyerek saçlarını kurulamaya devam etti.
"Telefonun yok mu? Aç bak, Allah Allah!"
Atakan saçlarındaki ellere ve önünde duran uzun gövdeye aldırmadan kollarını sandalyenin sırtında duran ceketine uzattı.
"Ne yapıyorsun manyak herif?!"
Bir eliyle Melih'in belini kavramış tutarken, öteki eliyle ceketinin cebini karıştırıyordu.
"Telefonumu alıyorum. Başka ne yapacağım?"
Melih, elleri buz gibi buklelerin arasında öylece kalakalmışken "Hah... Buldum işte, al bak!" dedi Atakan.
Elinde toplum içinde 'kullan-at' olarak tabir edilen tuşlu telefonlardan birini tutuyordu.
"Makine mühendisi adamsın. Hadi bir internete bağlan da sinüziti arat bunda. Hadi."
"Şaka mı yapıyorsun oğlum sen bana?"
Melih onunla tanıştığı ilk gün tuvalette babasıyla konuşurken elinde tuttuğu son model telefonu çok iyi hatırlıyordu.
"Öteki dana kadar ekranı olan telefon nerede?"
Atakan mefta olan telefonunu düşünürken farkında olmadan dudağını bükmüştü.
"Sorma. Pedere kızıp duvara fırlattım."
Melih şaşkındı.
"Senin gerçekten öfke kontrol sorunun var."
"Bana teşhis koymak sana mı kaldı süt kuzusu? İşine bak sen."
Melih gece gece onu sinirlendirmeyi göze alamayarak elinin altındaki nemli bukleleri beyaz havluyla kurulamaya devam etti. Bir yandan da Atakan'ın kendine yeni telefon alamayacak kadar babasından kopuk ve işsiz -öyle tahmin ediyordu- olduğu gerçeği dolanıyordu kafasının içinde. Bunların nasıl bir ailesi vardı, hakikaten merak ediyordu.
Şebnem'in işletmesi varken, Atakan nasıl kendine yeni telefon alamayacak kadar züğürttü? İşte bu Melih'e garip geliyordu.
"Tamamdır."
Nemli havluyu bir kenara bırakmasına rağmen elleri biraz daha oyalanmıştı kıvırcık tutamların arasında.
"Hadi gidelim. Acımdan öleceğim şimdi."
Saçlarıyla oynayan ellerden hiçbir rahatsızlık duymayan Atakan uysal bir çocuk gibi kafa salladı.
Beş dakika sonra iğneli şakalaşmalar ve gülüşler eşliğinde iki delikanlı da merdivenlerden inmiş, masanın iki yanına kurulmuştu.
"Yemekten sonra bulaşıkları yıkayıver çocuğum. Benim dizim var bu akşam."
Baş köşeye oturan Hatun Sultan, masadaki pilav tenceresinden oğlanlara ikişer kepçe pilav koyarken gözünü televizyondan ayırmıyordu.
"Tamam, ben hallederim." dedi Melih gayet uysal.
Atakan'sa duyduklarını yadırgamakla meşguldü. 'Nasıl yani? Bu Melih bulaşık da mı yıkıyor?' diye düşünüyordu.
"Tabağına karnıyarık al Atakan oğlum. Yoğurt da dök üzerine. Güzel oluyor bak, dene."
Melih bayıla bayıla karnıyarıkla pilavı gömerken, Atakan hayatta en nefret ettiği sebzeler listesinde başı çeken patlıcana acıklı bakışlar atıyordu.
Sonunda uzayıp giden bu bakışmanın yemeği yapan kişiye bir 'saygısızlık' olacağına kanaat getirip servis tabağına uzandı ve en küçük karnıyarığı seçip tabağına koydu. Hatun Hanım'ın memnun gülümsemesine bakılırsa misafirlikte kötü iş çıkarmıyordu. Çaktırmadan Melih'e baktı. Oğlan hiç görmediği kadar iştahla yemek yiyordu.
"Kıtlıktan mı çıktın, Melih?"
"Melih'im karnıyarığa bayılır."
Melih dudağının kenarındaki yoğurt lekesini baş parmağıyla sıyırıp suyundan bir yudum aldı.
"Sabah babam çorba ısmarlamıştı. Ondan beri bir şey yemedim. Ama evet, normal zamanda da karnıyarığı böyle yerim."
Atakan çatalına aldığı bir lokma pilavı ağzına götürürken Melih'i inceliyordu şimdi.
Kenarları -ne kadar yıkarsa yıkasın çıkmayan- motor yağı lekeleriyle kaplı kısa tırnakları, kolları dirseklerine kadar sıvanmış büyük beden oduncu gömleği, ensesine gelen dalgalı sarı saçları ve bileğindeki siyah kordonlu ucuz saatle tam bir tamirci çırağıydı Melih.
En başından beri onu çıtkırıldım bir süt çocuğu olarak görmekle hata ettiğini, geç de olsa anlamıştı Atakan. Melih çalışkan, güçlü kuvvetli, zeki, yetenekli, iş bitirici bir oğlandı.
Sadece nazik ve centilmen oluşu gözüne batıyordu. Çünkü bu iki kavram Atakan'a baya bir uzaktı.
"Her şey çok güzel olmuş. Elinize sağlık."
"Afiyet olsun çocuğum ye, ye."
Karnıyarıktan randıman alamayan Atakan salataya yanlarken, tabağını sıyıran Melih'e kaş göz etti çaktırmadan. Bu 'Benim karnıyarığı da yut.' demekti.
Melih onun karnıyarık sevmediğini babasıyla yaptığı konuşmayı dinlerken öğrenmişti. Şimdi onu bu durumdan kurtarması karşılığında daha sonra bir şey isteyebileceğini aklının bir kenarına yazıp "Anne kola var mı?" diye sordu. Bu sözsüz anlaşmaya uyacaktı.
"Dolapta olacaktı."
Hatun Hanım gayet dalgın ayağa kalkıp buzdolabına adımladığında da uzanıp çatal bıçak yardımıyla Atakan'ın tabağındaki küçük karnıyarığı kendi tabağına transfer etti Melih.
Atakan'ın yüzünde daha önce ona hiç göstermediği tarzda, sıcak, minnettar bir gülümseme belirmişti. Çünkü Melih başkasının tabağından yemeyi umursamayacak kadar komplekssiz ve doğaldı. Bu hareket onun farkında olmadan Atakan'ın gözüne girmesini sağlamıştı.
"Sağ ol."
Yemekten sonra Hatun Hanım salona geçip çekirdek-çay ikilisiyle birlikte dizisinin yeni bölümünü izlemeye koyulduğunda, Melih masayı toplamaya girişmişti.
Atakan, elleri ceplerinde boş boş mutfakta dikilirken "Kalender Amca gelmeyecek mi?" diye sordu. Yemekten sonra hep bıyıkları sıvayıp odasına gittiği için şimdi ne yapacağını bilemiyordu açıkçası.
"Geç gelir o."
"Hıı..."
Melih tabakları lavaboya kaydırıp süngere döktüğü deterjanla köpüklenmeye başladığında Atakan ilgiyle onu izliyordu.
"Oğlum sen... harbiden bulaşık yıkıyorsun."
Melih güldü.
"Niye bu kadar garibine gitti? Erkek adam bulaşık yıkamaz mı yoksa?"
Atakan bocalamıştı.
"Yok... İş başa düşünce yapılır tabi de..."
Melih daha bir keyifle güldü.
"İş başa düşmeden de yapılır bir kere! Annenle biraz empati kur, hödük herif. Kadın sabahtan akşama kadar ev işleriyle uğraşıyor. Üstelik para da almıyor. İnsanın annesiyle empati kurması kötü bir şey mi?"
Melih köpüklediği tabakları kenara koyarken, Atakan tam da o an bir aydınlanma yaşıyor gibi hissetti. Daha önce kimseden böyle laflar duymamıştı. Annesi bile bu işlerin 'kadınlara ait' olduğunu söylerken... Bu evdeki düzen aklına durgunluk vermişti.
Sonunda bulaşıklara alık alık bakmaya bir son verip o da sıvadı kollarını.
"Madem öyle..."
Çift evyeli lavaboda Melih'in yanına geçip köpüklü tabakları teker teker suya tutmaya başladı.
"Kuralım bakalım biz de empati."
Dört elle girişilen bulaşıklar beş dakikadan kısa sürede hallolunca, iki delikanlı da yorgun argın soluğu üst katta almıştı.
"Off... Bugün amma pestilim çıktı ha! Nerede yatacağım ben? Göster de devrileyim hemen."
Melih yatağına yeğenlerinden başka hiçbir mahlukatı sokmamıştı. Bu yüzden hemen alternatifleri düşünmeye başladı. Yatağını bu kıroyla paylaşmak istemiyordu.
O düşünedururken Atakan çoktan koridora çıkmış, kendine yatacak yer -misafir odası- aramaya koyulmuştu. Görgüsüzlük yapmayı umursamayacak kadar yorgundu.
"Akıllı köprüyü bulana kadar, deli yüze yüze dereyi geçermiş. Al bak! Burada mis gibi yatak var, tek kişilik."
Karşıdaki odalardan birine, Melike'nin odasına girdiğini görünce hemen müdahale etti Melih.
"Hoop hoop! Nereye? Orası ablamın odası! Misafir odası değil."
Atakan Melih'in ablasının evli olduğunu duymuştu.
"Senin ablan evli değil mi?"
"Evli ama buraya geldiğinde odasında kalıyor."
Atakan şansını denedi:
"Ne olacak? Çarşafını değiştirirsin."
"Olmaz."
Siniri bozuk bir gülümsemeyle "Bana diyorsun ama sen de biraz kıroluk var galiba. Ha Melih?" dedi Atakan.
Melih bu laf üzerine kaşlarını çatmıştı.
"Bunun kırolukla ilgisi yok. Orası ablamın özel alanı. Eğer evlendikten sonra bir daha hiç kalmaya gelmeseydi, orada yatmana izin verebilirdim."
"Tamamen 'özel alanla' ilgili bir şey yani..." dedi Atakan dalga geçer gibi.
Melih onu kolundan tutup ablasının odasından çıkarırken "Evet! Senin hiçbir zaman anlayıp saygı gösteremeyeceğin bir şey yani." dedi. Ablasının tamamen bu evden elini eteğini çekmiş olduğu düşüncesi bile başını ağrıtıyordu. Çoğu abla-kardeşe nazaran birbirlerine çok bağlı iki kardeşti Melike ve Melih.
"Sakin ol, şampiyon! Küfür yasak dedin. Az daha zorlarsan kendin deleceksin yasağı."
Konuşa konuşa merdivenin ucundaki odaya geçti Melih'in peşinden. Dudağında belli belirsiz bir gülüş vardı.
"Tamam la tamam ağlama, geldim işte."
Delikanlı bir buçuk kişilik yatağı açarken Atakan erken davranıp yatağın üzerine atladı sırt üstü.
"Seninle yatmayacağım diye ne korktun be Melih!"
Melih bu teklifsiz konuşma karşısında dumura uğramıştı. Onunla yatamayacak diye karalar bağladığı falan yoktu. Bu Atakan harbiden onun sinirlerini bozmaya oynuyordu.
"İn yataktan! Yorganı açıyorum görmüyor musun? Bir müsaade et..."
Atakan onu duymamış gibi yatağın tam ortasına oturup bağdaş kurdu.
"Sen benim kardeşimin tipi değilsin Melih. Yanıyorum yanıyorum ona yanıyorum. "
"O niyeymiş? Ben herkesin tipiyimdir bi' kere." dedi Melih dalga geçer gibi gülerek. Bir yandan da meraklanmıştı.
"Cıvıma lan, cıvıma!"
Atakan yavaş hareketlerle kirli sakalını kaşırken "Bunu sana söylemek hiç hoşuma gitmiyor ama..." diye başladı söze.
"...Şebnem serseri tipli oğlanları beğeniyor."
"Vaaay! Senden böyle bir itiraf beklemezdim." dedi Melih, gayet şaşkın. Yeni dedikodu malzemesi bulmuş Fatma teyze gibi gözleri parlıyordu neşeden.
"Don lastiği gibi gevşeme hemen, kırarım o çeneni Melih!"
Atakan elini eşofmanın cebine atıp -Melih'in ne ara aldığını asla görmediği- kehribar rengi tesbihini çıkardığı gibi sağ elinin parmaklarının arasında ustalıkla sallamaya başladı.
"Gözlemlerimi söylüyorum sana şurada. İki dakika ciddi ol."
Melih gözlerini devirmemek için zor tuttu kendini.
"Elinde tesbih sallayan eşofmanlı bir kıro karşısında ne kadar ciddi olabilirim? Ayrıca, konu 'geleceğim' olunca maalesef endişe etmeden duramıyorum. Kusura bakma. Emrivakiyle 'görücü usulün'e yönlendirildim neticede."
"Allah Allah! Herife bak, sanki bulunmaz Hint kumaşı! Benim kardeşim sana bayılıyordu sanki! Annem zorla gönderdi onu seninle buluşsun diye. Senin için efendi çocuk, iyi çocuk dediler diye bir görelim dedik, o kadar."
Atakan'ın bu 'büyük ağzından çıkmış gibi' gelen lafları yüreğine 'asla' su serpmezken, Melih yatağın öbür ucuna oturup sırtını başlığa dayadı. Kollarını göğsüne bağlarken karşıdaki gardrobun aynasından Atakan'a bakıyordu şimdi bilmiş bilmiş.
"Hıı... Öyleyimdir. İyi ki merak edip gelmişsiniz o gün buluşmaya. Valla! Annem şimdi bu işe 'kesin' gözüyle bakıyor. Seni de kafesledi bugün 'Atakan oğlum. Evladım. Çocuğum.' diye diye. Bu gidişle birbirimizi tanıyamadan nikah masasına otururuz biz Şebnem'le herhalde (!)"
Atakan sanki dinine küfredilmiş gibi yerinden hoplayıp sinirden kızaran yanakları, dibine kadar çatılmış gür kaşları ve gerim gerim gerilmiş dudaklarıyla, yüzünü Melih'e döndü. İkisini aynı fotoğraf karesinde bile hayal edemiyordu.
"Nereye oturuyorsun lan sen benim bacımla?! Hatsiz! Daha biz olur vermedik, nereye evleniyorsunuz? Ulan daha ailelerimiz tanışmadı be!"
Melih bu gereksiz yükselmeye anlam veremeyerek "Şaka da mı yapamıyoruz ya? Bu ne katılıktır?" dedi en sakin sesiyle.
"İzin vermiyorum lan şaka yapmana!"
Şebnem'in Atakan için çok değerli olduğunu daha ilk günden öğrenmişti. Bu konuda fazla konuşmamaya gayret ediyordu zaten. İki kardeş arasına girmek en istemediği şeydi. Fakat bu kadar küçük 'misal'den de fırça yiyeceği aklına gelmemişti.
Atakan derin derin nefesler alırken yatağın öbür ucuna, nispeten Melih'e biraz daha uzak olan kısma geçti cık cıklayarak.
"İçinde benim bacımın adının geçtiği şakalar yapmayacaksın, Melih. Yoksa şu aralar sana uzattığım 'zeytin dalını' ikiye kırıp münasip bir tarafına..."
"Off! Kes be kes, tamam! Senin medeniliğin de yirmi dakikadan uzun sürmüyormuş. Öğrenmiş olduk."
Melih bir hışım yataktan kalkıp gardırobun önüne geçti ve kendine beyaz kısakollu bir tişörtle kareli bir pijama altı çıkarıp Atakan'a bakmadan banyoya doğru yürüdü.
"Duşa giriyorum ben. Sen de yat zıbar."
Biraz sonra içeri girip kapıyı bir hışım örttüğünde Atakan'ın görüş alanından tamamen çıkmıştı.
"İstersem uyurum, istemezsem uyumam! Allah Allah..."
On beş dakika sonra Melih sıcak duşunu almış, üstünü değiştirip dişlerini fırçalayıp ablasının verdiği yüz yıkama jeliyle yüzünü yıkamış ve ak pak olmuş şekilde bir buhar bulutunun içinden odaya girdiğinde, Atakan'ı arkası dönük şekilde yatarken buldu. Uyumuş olabileceğini düşünerek usulca banyonun ışığını kapatıp mavi gece lambasının cılız ışığında ufak adımlarla yatağın kenarına ilişip yorganın içine girdi.
"Uyudun mu?"
Ses gelmedi.
'Bir güzel kavga edip azarladığın çocuğun yatağında paşalar gibi uyuyorsun, öyle mi Atakan Bey?' dedi içinden Melih. Kanına dokunan durumları görmezden gelmeye çalışıyordu.
"Oh be, uyudu sonunda. Ne çene varmış arkadaş. Vır, vır, vır... Bi' susmadı."
"Lan..."
Melih ufak bir kahkaha attı.
"Yem attım oğlum sana. Gerçekten uyuyor musun diye..."
Sol omzunun üzerine yatıp yüzünü ondan tarafa döndü gülerek. 'Büyüklük bende kalsın.' diyordu bir tarafı. Ona cevap verip olayı uzatmadığı için memnundu. Çünkü artık anlamıştı. Atakan çabuk parlayıp sönen bir elemandı.
"Darıldın mı bana?"
Atakan sağ omzunun üzerine yatıp mavi gece lambasının hareleriyle parlayan yeşil gözlerini Melih'e dikti bir süre.
"Ne darılacağım be. Çocuk muyum ben?"
Melih bilmiş bilmiş gülümsedi ona bakarken.
"Öyle deme. Herkesin içinde bir çocuk vardır, derler."
"Melih, Allah aşkına yat zıbar."
Yorganın ucunu yumruğunun içine alıp biraz daha üzerine çekti.
"Benim içimde çocuk falan yok."
Şimdi sadece alnına düşen kıvırcık tutamlar ve uzun kirpiklerle bezeli yorgun göz kapakları görünüyordu.
Melih bir süre konuşmadan onu seyretti. Nefes alış verişindeki sakinliği dinledi. Gün içinde de bu kadar sakin olsa tadından yenmezdi bu Atakan ama işte... Mecbur asabiyetiyle idare etmek zorundaydı. En azından 'arkadaş' olana kadar. Çünkü şu an onun gözünde teyzeler konseyi tarafından kardeşine yakıştırılan herhangi bir oğlandı.
Bundan fazlası olduğunda, onun nazik tarafıyla da karşılaşacaktı elbet. Buna inanmak istiyordu Melih.
"İyi geceler çocuk adam."
Karşılık olarak sadece bir iç çekiş duyuldu.
Atakan uyumuştu.
• • •
Beğeni ve yorum unutmayın :')
Yeni bölümde görüşmek üzere...