VETERİNER

3297 Kelimeler
Şarkı: Barış Manço - Alla Beni Pulla Beni Melih Atakan Aytaç • • • Eskiler "Aşıksan vur saza. Şoförsen bas gaza." demişler. Tamam, eyvallah ama... A canına yandığım, gidip de yola çıkan kediyi ezin dememişler di mi? Sanki asırlardır bekliyormuşum gibi hissettiren -ama aslında sadece 1 dakika süren- duraklamanın ardından, şokla açılan gözlerimi kırpmadan kemerimi çözmeye uğraştım. "Ulan sana yavaş git dedik o kadar di mi?!" diye bağırıyordum bir yandan da. Atakan'sa kontağı kapatır kapatmaz ön cama uzanmış, ıslak zemine düşen hayvanı görmeye çalışıyordu. Yeşil gözlerindeki soğukkanlılık yerini endişeye bırakmıştı şimdi. Az önce olanlara en az benim kadar inanamıyor gibiydi. "İnsene lan arabadan! Ne bakıyorsun?!" Güç bela kendimi arabadan aşağı attığımda dizlerimin titrediğini anca o zaman fark edebilmiştim. "Hay ben böyle işin..." Tökezleye tökezleye yerdeki zavallıya doğru ilerlerken, Atakan da sebep olduğu felaketle yüzleşmekten çekinir gibi ağır, temkinlice inmişti arabadan. "Ölmüş mü?!" Yağmur tüm hızıyla yağmaya devam ederken eğilip -tam anlamıyla yetişkin sayılamayacak- sıska görünüşlü, kara kedinin yerde can çekişirken çıkardığı buğulu sesi dinledim bir süre. Çenesinden akan kan, ıslak zeminde ince bir yol oluşturmuştu. Karnının inip kalkması iyiye işaretti tabi ama gözümün önündeki bu manzara pek de iç açıcı değildi. "Yaşıyor! Galiba..." Başımı omzumun üzerinden ona çevirdiğimde ikimiz de ne yapacağımızı bilemez halde birkaç saniye birbirimize baktık. Sonra Atakan 'Başa gelen çekilir.' der gibi, sorumluluğu üstlenerek öne çıkıp ne kadar ömrünün kaldığını bilemediğimiz zavallı kediyi kucağına aldı dikkatlice. "Çok kötü görünüyor lan bu. Yaşadığına emin misin?" Sözlerinin kabalığının aksine hayvana tıpkı mendiline davrandığı gibi nazik davranıyor olması, biraz olsun içinde hayvan sevgisi olduğunu göstermişti bana. Kol saatime baktım. Saat 20.00 sularıydı. Annem muhtemelen şimdi tencere başında beni bekliyordu ama şu an daha önemli işlerim vardı. Bir can tehlikedeydi. Şimdi boğaz düşünecek durumda değildim. "Bu yakınlarda veteriner var mı?" Yaralı kedinin Atakan'ın kolunun kenarından aşağı sarkan yorgun başı ve aralık ağzından belli olan kanlı dişleri tüylerimi ürpertirken "İki sokak ötede var bir tane!" diye bağırdım. "Tamam, bu defa arabayı sen sür!" Şimdi durup 'Beni dinleyip doğru dürüst kullansaydın kaza yapmazdın.' temalı bir tartışma başlatmak çok gereksizdi. Olan olmuştu artık. Zamanı geri alamazdık. Bu yüzden kafa sallayıp onayladım onu hızlıca. "Hadi yürü, gidelim!" Atakan onayımı alır almaz hızlıca, kediyi yağmurdan koruyacak hamlelerle arabaya doğru koştu. Ben de hemen peşinden onu takip ettim. "Ulan!" Tam arabanın kapısını açmış binmek üzereyken birden durakladığında, ben çoktan şoför koltuğuna oturmuştum. "Ne oldu?!" Elim kontakta onu bekliyordum. "Binsene oğlum!" "Lan dur... Aah!..." Acı dolu, uluma benzeri bir miyavlama ve hemen ardından Atakan'ın korkuyla karışık şaşkın sesi duyuldu: "Üstüme sıçtı lan bu!" Söylediğinin gerçek olup olmadığını teyit etmek için başımı biraz daha eğip Atakan'a baktım. Ve tişörtünden aşağı damlayan şeyin kan olamayacak kadar yoğun ve katı bir formda olduğunu görüp şaşaladım. Hassiktir..! Kendim bizzat deneyimlenmemiştim ama birazdan gideceğimiz veteriner kliniğinde çalışan arkadaşım, trafik kazası geçiren kedilerin bazen şoka bağlı olarak tuvaletlerini tutamadıklarını söylemişti bir keresinde. Ama tabi yine de böyle bir görüntüyle karşılaşmayı beklemiyordum. Ayrıca bu görüntünün bir de kokusu vardı ki, evlere şenlik. Neyse ki ikinci şokun etkisinden çıkmam o kadar uzun sürmemişti. "Hayvana araba çarptı, araba! Sence de normal değil mi bu?" Atakan'dan ses çıkmayınca arabayı çalıştırıp kafamı ondan tarafa eğdim tekrar yüzünü görebilmek için. "Hadi bin çabuk! Yetiştirelim veterinere." Atakan endişeli gözlerle bir bana, bir yeni yıkayıp pakladığımız bebek gibi Mercedes'e, bir de kucağında can çekişen miniğe baktı. İşte tam da şu an, onu diğer 'arabasına aşık' adamlardan ayıracak seçimi yapması gerekiyordu. Ve ben onun kafasında beliren şıkları az çok tahmin edebiliyordum. A) Arabamı kirletmek pahasına kediyi veterinere götürmeliyim. B) Kedi için bir taksi tutup öyle veterinere götürmeliyim. C) Kediyi kenara bir yere bırakıp en yakın çeşmede bu boku temizlemeliyim. "Hadisene oğlum! Ölecek hayvan!" Karar vermesini kolaylaştırmak adına -sanki vicdanının sesiymişim gibi- en gür sesimle ona bağırdığımda, bir anlığına duraklasa da hızlıca yanımdaki koltuğa oturup kapıyı kapatmıştı sonunda. "Sür hadi sür, gidelim. Çabuk!" Bir şey söylemeden gaza basıp olabilecek en dikkatli ve en hızlı şekilde veterinere doğru sürmeye koyuldum. Bir yandan da göz ucuyla Atakan'ın durmadan ağlayan kedinin omzunu -sanki acısını almak ister gibi- nazik hareketlerle okşayışını izliyordum. Ve içimden bir ses bunun çok nadir şahit olacağım bir an olduğunu söylüyordu. Öte yandan, zavallı kediye bakacak olursak... Çenesi normalden çok daha garip bir açıda, fazlaca eğik duruyordu. Bu da ister istemez çenesinin kırılmış olabileceğini düşündürmüştü bana. "Geldik mi?" "Evet, burası." Yaklaşık beş dakika sonra ışıkları yanan veterinerin önüne geldiğimizde arabadan ilk inen Atakan oldu. Ben de onun arkasından arabayı kilitleyip kliniğe koşturdum. "İyi akşamlar. Buyurun?" Lobideki görevli kadın bize meraklı bakışlar atarken "Aytaç!" diye bağırdım nefes nefese. "Veteriner Hekim Aytaç Sürmeli, burada mı acaba?" Kadın hızlıca kafa sallayıp bizi içeri yönlendirirken cebimde alacaklı gibi çalıp duran telefonu çıkarıp durakladım koridorda. Atakan çoktan kediyi ilk müdahale odasına götürmüştü. Annem arıyor... Birkaç saniye telefonun ekranında beliren yazıya dik dik baktımsa da açmaktan başka çarem olmadığını biliyordum maalesef. "Gelmiyor musun Melih?!" Atakan kediyi bırakıp koridora çıktığında "Annem arıyor. Ben ona haber vereyim, merak etmesin. Sen gir içeri, kediyi yalnız bırakma. Geliyorum şimdi." dedim. Atakan söylediklerimi dikkatlice dinledikten sonra -garip bir şekilde- lafı uzatmadan dediğimi yapıp ilk müdahale odasına girdi tekrar. Ben de olayın şaşkınlığı hâlâ üzerimdeyken telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Efendim anne?" "Alo, Melih! Nerdesin yavrum? Sofrayı hazırladım seni bekliyorum." "Anne sen beni bekleme, ye yemeğini. Ben biraz gecikeceğim." "A-aa niye oğlum? İş mi çıktı son anda? Bırakmadı mı baban? Ararım ben şimdi onu." "Yok, öyle değil." İçerden yükselen acı dolu kedi çığlıkları dikkatimi dağıtsa da cümlemi toparlamaya çalıştım. "Dönüş yolunda bir kaza oldu da. Ben şimd-" "NEEEE?! AH YAVRUUM, AH MELİH'İİM!! NERDESİN? HASTANEDE MİSİN?! BABANI ARADIN MI? AAAY!! OĞLUMA ARABA ÇARPMIŞ KOMŞULAR! YETİŞİİN!!!" Annemin ortalığı velveleye vereceğini tahmin etmeliydim ama olayın sıcaklığıyla boş bulunmuştum işte. Bu böyle söylenmezdi elbette. "Anne bir sakin olur musun?! Araba falan çarpmadı bana." "Ne diyorsun Melih? Kime çarptı o zaman? Nerdesin sen? Korkutma beni." Derin bir nefes aldım sabır dilenerek. "Kedinin biri önümüze atladı. Ona çarptık. Ama endişelenecek bir durum yok. Hayvan yaşıyor. Veterinere getirdik şimdi." "Oh, yavrum! Ben de sana bir şey oldu sandım Melih. Çok şükür oğlum, bir şeyin yok." Annemin içindeki hayvan sevgisi (!) gözlerimi yaşartırken "Gecikeceğim, beni bekleme." diyip kapattım hemen telefonu. Bazen -özellikle böyle anlarda- annemin benden başka kimseyi umursamadığını düşünüyordum. "Doktor bunu neresinden tutayım ben şimdi? Anlamadım!" Uzaktan Atakan'ın panik dolu sesini duyunca telefonu cebime tıkıp koşa koşa ilk müdahale odasına girdim. "Ne oldu? Yaşayacak mı?" Atakan kedinin ön kollarını tutmuş beklerken, Aytaç eline eldiven geçirmekle uğraşıyordu. Sesimi duyunca ikisi de başını kaldırıp bana baktı. "Bir anlasam ne old-" "Melih?!" Liseden arkadaşım Aytaç, Atakan'ın lafını bölüp heyecanla bana seslendiğinde Atakan'ın yüzünde oluşan 'öldürücü' ifade, içinde bulunduğumuz durum bu kadar kötü olmasa beni güldürebilirdi. Ama şu an bunun için doğru zaman değildi. "Kardeşim senin ne işin var burada?" "Abi sorma ya, bir kaza oldu da eve giderken. Hava yağmurluydu. Biz de biraz hızlı gidiyorduk. Kediye vurduk yanlışlıkla." Atakan'a baktım göz ucuyla. 'Hayırdır? Siz tanışıyor musunuz?' der gibi bakıyordu yüzüme. Doktoru tanımam onu şaşırtmıştı belli ki. Ona cevap vermeyeceğimi anlayınca bir süre daha bana düz düz baktı ve konuşmadan tekrar kediye indirdi bakışlarını. Kulağı bizdeydi ama. Ondan emindim. "Kanaması var. Bir de... Sen daha iyi bilirsin ama bana çenesi kırılmış gibi geldi. Hızlıca müdahale edersen harika olur. Fazla vakti var gibi durmuyor çünkü." "Anladım kardeşim." dedi Aytaç beni dinledikten sonra. "Doğru tahmin etmişsin. Görünürde bir çene kırığı var ama tabi daha detaylı inceleme için röntgen çekmemiz gerek. Trafik kazası sonuçta. İç kanama riski olabilir." Aytaç eline geçirdiği -dişçilerin kullandığına benzer- aynalı, metal çubukla masaya yaklaştığında Atakan tezgâhın önüne geçti hemen kediyi korumak ister gibi. "Hayırdır birader?" "Ne hayırdır?" "Uyutmadan mı müdahale edeceksin kediye? İğne miğne bir şey yapsaydın. Baygın değil o, her şeyi hissediyor. Farkındasındır umarım." Atakan'ın, veteriner hekime işini öğretir gibi konuşması odada soğuk rüzgarlar estirmişti. Çünkü onun düşündüğünün aksine Aytaç, bu işi parası için yapanlardan değildi. Bütün hayatını hayvanları sevip korumaya ve iyileştirmeye adamış biriydi. Yazları köyde inek doğurtup okul zamanı azimle çalışarak veterinerliği kazanmıştı. Şimdi de hayalindeki mesleği yapıyordu. Kısacası, işine karışılması gereken en son kişiydi. Tabi ki de trafik kazası geçiren çenesi kırık bir kediye nasıl müdahale etmesi gerektiğini ona soracak değildi. Bu yüzden Atakan'ın lafları onu sadece güldürmüştü. "Birincisi... Bu elimdekini müdahale için değil, kırığın yerini tespit etmek için kullanacağım. İkincisi, hiçbir ameliyatı anestezisiz yapmam. Üçüncüsü de... Sen kimsin ya bana işimi öğretiyorsun? Çekil kenara!" Atakan ağır adımlarla kedinin yanından uzaklaşırken, gayet kurulmuş şekilde -daha önce onda hiç görmediğim kindar bir bakışla- Aytaç'ı süzüyordu şimdi. Arada acilen müdahale edilmesi gereken bir can olmasa, kafa göz dalardı herhalde ona çoktan. "Orada beklemeyin lütfen. Dışarı çıkın. Acil operasyona başlayacağız çünkü şimdi." Aytaç da en az onun kadar kurulmuştu anlaşılan. Sesindeki aksilik normal hayatta pamuk gibi olan karakterine çok tersti çünkü. Atakan üzerindeki boklu tişörtle, kaşları dibine kadar çatık halde ona sert sert bakarak 'İstenmediğim yerde durmam.' tribiyle odadan çıktığında, Aytaç gözlerini bana dikmişti. "Melih, kim oğlum bu yürüyen özgüven patlaması?" Yürüyen özgüven patlaması mı? İyiymiş. Gülmemeye çalışarak omuz silktim. "Hiç sorma abi ya, sonra anlatırım. İnce iş. Sen bu kediyi kurtarabilecek misin bana onu söyle." Üniversite sınavına çalışırken beraber dirsek çürüttüğümüz sınıf arkadaşım Aytaç, aralık ön dişleriyle gülümseyip bana güven vermek istercesine göz kırptı afacan bir edayla. "Rahat ol, bu iş bende." "İyi hadi, görelim marifetini." Minnettar bi gülüşle müdahale odasından çıkıp kapıyı kapattığımda, koridorda Atakan'la göz göze geldik. Elinde karton bardakla daracık koridordaki tek banka oturmuş, uyuz uyuz bana bakıyordu. Birazdan sorguya çekileceğim kesindi. Ama nedense onun bu sorguları artık gözümü eskisi kadar korkutmuyordu. "Geçmiş olsun. Kediniz için üzüldüm." Bankonun arkasındaki orta yaşlı esmer kadına çevirdim bakışlarımı. Gerçekten üzgün görünüyordu. Olay bizi sarstığı kadar onu da sarsmıştı belli ki. Ah, hassas kalpli insanlar... Hele ki hayvanseverler... "Sağ olun. Biz de çok üzüldük." Kadına minnettar bir gülüş gönderdikten sonra koridordaki sebilden karton bir bardağa su doldurup Atakan'ın yanına oturdum. Ama o ben gelince adeta 'Buranın havası bozuldu.' diyen liseli ergenler gibi ayaklanıp "Ben bir sigara içeyim." dedi ve kalkıp gitti. Ne oluyor lan? Yine kendi iç sesime kendim cevap verdim: Elinin körü oluyor. Veteriner kankan herifi senin yanında bozdu ya? Daha ne olacak? "Atakan!" Beni dinlemeden sensörlü cam kapıdan çıkıp binanın önündeki ahşap banka oturduğunda, ben de peşinden dışarı çıktım. Yağmur dinmiş, ardında sırılsıklam bir zemin ve toprakla karışık hoş bir koku bırakmıştı. "Bana tripli diyene bak." Atakan'ın dudağının kenarına iliştirdiği sigarayı ve onu yakmak için etrafına siper ettiği sol elindeki kan lekelerini olduğum mesafeden gayet net görebiliyordum. Şimdi düşününce... Kediyi buraya taşımak için benden daha çok uğraşmıştı. Özellikle de tişörtündeki sanatsal bok lekeleri ve etrafa buram buram yayılan ağır kokusu... Onun ne kadar fedakar biri olduğunun kanıtıydı. Ama yine de kabalığı onu -yaptığı her şeye rağmen- bir adım geriye düşürmüştü. Ne yazık ki bu, olayın heyecanıyla ortaya çıkan bir durum değildi. Atakan'ın genel hâli böyleydi. Kabaydı. Yargılayıcıydı. Ve en kötüsü de, bu onun yaşam tarzıydı. Eminim, çoğu zaman haklı da olsa üslubu yüzünden haksız konuma düşüyordur. İçsel değerlendirmem bittiğinde "Çocuk musun sen ya? Küsüp gidiyorsun." dedim gülerek. Benden özür dilemek için dükkana geldiğinde söylediklerini kopyalamıştım. Atakan sigarasını tüttürürken bakışları yerde, ayakkabılarını izliyordu. Aslında ona ait olan sözleri duyunca sigarasından çektiği nefesi yarım bir gülüşle dışarı üfledi. "Çocuk diye sana derler, köse!" Bu gülüşü bir davet kabul ederek bankın diğer ucuna da ben oturdum. "Yalnız, bir şeye açıklık getireyim: Köse değilim ben. Sakal sevmiyorum." "Hı hı..." Yalan değildi. Sakallarım çıkıyordu çıkmasına ama sarı oldukları için seyrek görünüyorlardı. Ben de -her halükarda köse damgası yiyeceğim için- sinekkaydı dolaşmayı tercih ediyordum, o kadar. Ama gel de bunu peşin hükümlü, safkan 'errrkek' bozmasına anlat. Atakan yüzündeki 'Hı hı ben de yedim.' diyen bakış ve gevşek gülüşle bir süre beni izledikten sonra sigarasını içmeye geri döndüğünde yanağımın içini çiğnedim elimde olmadan. Sanki foşur foşur sakal bırakmak büyük marifet de benle dalga geçiyor puşt. İçeriden ara ara duyulan kedi çığlıkları ve köpek havlamaları hariç birkaç dakikalığına sessizliğe gömülen konuşmamız arasında çaktırmadan ben de onun sakallarını incelemeye koyuldum. O bana her baktığında mutlaka dalga geçecek bir şey buluyordu. Ben de bulabilirdim pekâlâ. Ama daha bakışlarımı ona çevirir çevirmez, ne kadar kusursuz bir yüz hattına sahip olduğunu görmek beni yılgınlığa düşürmüştü. Harika (!) Atakan'ın sakalları benimkilere nazaran daha koyu renk ve sıktı. Elmacık kemiklerini açıkta bırakacak şekilde düzgün tıraşlı kirli sakalları, dudağının çevresinde biraz daha yoğundu ama hiç göze batan bir iticilikte değildi. Aksine gür kaşlarıyla birlikte uyumlu bir görüntü oluşturuyor, yakışıklı yüzüne karizmatik bir hava katıyordu. Vay anasını arkadaş ya... Çenesindeki faça ise belliydi ama sakalların arasından çok da net görülmüyordu. Bir an 'Acaba sakalsız nasıl görünürdü?' diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Tam o sırada "Dua et de kediye bir şey olmasın. Hep senin çenen yüzünden geldi bunlar başımıza zaten." dediğini duydum. Ne diyorsun oğlum sen? "Ulan o kadar uyardım be ben seni 'yavaş git' diye. Utanmadan bir de 'senin yüzünden' diyorsun ya pes artık!" "Senin yüzünden tabi oğlum! Abuk subuk sorular sorup adamı kontak ediyorsun." Sigarasını bitirip hemen yanında duran metal çöp kovasının küllüğünde söndürdükten sonra içine atması gözümden kaçmamıştı. İyi bari bunu öğrenebildin. "Yok efendim bu şarkı ayrılık şarkısı mı? Yok efendim manitan seni terk mi etti? Sana ne oğlum?" Onu darladığım konusunda haklıydı ama kediye çarpacak kadar dikkatsiz bir sürücü olması tamamen kendi suçuydu. Ayrıca... Yavaşlaması için onu defalarca kez uyarmış olmama rağmen bana kulak asmamıştı. "Hayatımda tanıdığım, yağ gibi üste çıkmak konusunda usta olan nadir insanlardansın biliyor musun?" "Bu bir hakaret miydi?" "Küfür etmeye sıcak bakmıyorum." dedim, ona yılgın bakışlar atarken. "O yüzden sana yaptığım her bir eleştiriyi bir hakaret olarak sayarsan memnun olurum." "Her beğeni bir tokat diyorsun yani. Baş üstüne (!)" Beni dalga geçer gibi onaylayıp ayağa kalktığında onun da içten içe hatalarının farkında olduğunu anlamıştım. Gerçekler yüzüne vurulunca kaçma eğilimi göstermese daha iyi olurdu gerçi ama... Neyse. "Sana son bir soru soracağım. Ama dürüst cevap ver." Atakan yandan yandan bana baktı. Darmadağın olan kıvırcık tutamları gözlerine dökülse de hâlâ o yeşil zümrütleri seçebiliyordum. "Oğlum sen ne meraklı çocuk çıktın ya? Sabahtan beri bık bık bık... Bi' bitmedi soruların." Gündüz sanayide onu tanımak için sorduğum sorulardan bahsediyordu. Ama onlar oldukça yüzeysel -yaşın kaç, nerelisin, kaç kardeşsiniz tarzı- sorulardı. Şimdi soracağım, onun iç dünyasını anlamak içindi. "Sor, sor da bırak yakamı artık. Zaten ılgıt ılgıt bok kokuyorum." Siyah tişörtünün önünden yayılan ağır -kedinin korku anında yaydığı- yanık kokusuna benzeyen koku ve bok kokusu yağmur suyuyla buluşunca tahammül edilmez, iğrenç bir kokuya dönüşmüştü. Atakan'ın bu durumdan ne kadar rahatsız olduğu yüzündeki tiksinen ifadeden anlaşılıyordu. O, kafasını havaya kaldırmış yağmur sonrası temiz havayı derin derin içine çekerken sordum sorumu: "Yanında ben olmasaydım da o kediyi veterinere götürür müydün?" Bu sorumla birlikte başını bana çevirdiğinde anında göz göze gelmiştik. O an, bakışlarındaki ciddiliği kaza anından beri görmediğimi fark ettim. "Tabi ki götürürdüm amınakoyim! Ne boktan soru bu?" İçimde kalıp beni verem etmesindense, dışıma vurup küfür yemeyi yeğlemiştim nedense. Ama memnundum bu cevabı duyduğuma. Çünkü her ne kadar kaba ve ağzı bozuk da olsa sorumluluk sahibi biri olduğuna emin olmuştum. "Her neyse içeri gi-" relim mi? Aytaç elinden eldivenlerini çıkartırken sensörlü cam kapıda göründüğünde lafım yarıda kaldı. "Seninki geliyor." Seninki? Atakan'a Aytaç'la olan arkadaşlarımızdan bahsetmediğimi yeni fark etmiştim. Ama sormamıştı. Bunun için bana kızamazdı. "Gözünüz aydın! Kedi hayati tehlikeyi atlattı." Oh, çok şükür... "Eline emeğine sağlık kardeşim." "Eyvallah." Atakan da benim peşimden mırıldanmaya benzer bir 'eyvallah' eşliğinde teşekkür ettiğinde Aytaç anlatmaya koyuldu: "Çarpmanın şiddeti biraz daha sert olsaymış sol gözü yuvasından çıkabilirmiş. Ama şükür ki, böyle bir şey olmamış." Atakan bakışlarını binanın kenarlarına aralıklı olarak dikilen leyladin çamlarına çevirdiğinde, hızımız 30'a inmemiş olsaydı ne olurdu, Aytaç sağ olsun (!) gözümde canlanmıştı. "Kırık alt çenesini telle sabitledik. Röntgen sonucu temiz. Başka kırık kemiği yok. Kendine gelene kadar yoğun bakım küvezinde kalacak. Sonra normal kafese alacağız. Henüz çenesini kullanabilecek durumda değil. O yüzden üç-dört gün serumla beslenmesi gerek." "Görebilir miyiz?" Atakan da şimdi bakışlarını Aytaç'a çevirmişti. "Saat epey geç oldu. Birazdan nöbetçi hariç herkes gitmiş olur. Siz de gördüğüm kadarıyla..." Atakan'ın tişörtündeki sanatsal bok lekesine ve burnuna çalınan keskin kokuya ithafen "...bitik durumdasınız." dedi. Atakan'ın hemen atlayacağını sandımsa da, en azından bu konuda Aytaç'a katılıyor gibiydi. Sadece kafa sallayıp ellerini kotunun ceplerine koymakla yetinmişti. "Fedakarlığınız için teşekkürler beyler. Çoğu sürücü çarptığı hayvanı veterinere getirmek için bu kadar zahmete..." Atakan'ın tişörtüne kaymıştı yine gözü. "...katlanmıyor maalesef." "Eyvallah." dedi Atakan yine. "Biraz daha geç getirilseydi belki de kaybedebilirdik. Ama şimdi durumu gayet iyi. Dediğim gibi, birkaç gün burada misafirimiz olacak. Ben sizi durumundan haberdar ederim. Melih, senin numaran bende var zaten. Değişmediyse..." "Değişmedi, aynı numara. Haberleşiriz kardeşim." Kliniğe adımlarken "Tamam o zaman, araşırız gözüm." dedi. Zannediyorum üstünü değiştirmek için giriyordu içeri. "Taburcu olunca, almaya gelirsiniz." İkimiz de aynı anda onayladık. "Geliriz." "Tamamdır, geliriz." Aytaç gözden kaybolduğunda, sokak lambalarının aydınlattığı gecede, boş park yerinde sadece ben ve Atakan kalmıştık. "Ne geceydi lan, Melih!" Sessizliği ilk bozan Atakan olmuştu. "Boğazımıza kadar boka battık ama değdi, şükür." Ulan ne adamsın ya... Deyimdi gerçek oldu resmen. Ucunda Beşiktaş armalı anahtarlık takılı anahtarı cebimden çıkarıp çevire çevire siyah Mercedes'e adımlarken "Hadi yürü, yürü!" dedim. Zaten bütün gün arabalarla uğraşmıştım. Bir de akşamına bu aksiyon, bünyeme ağır gelmişti. Eve gidip -mümkünse yarın öğlene kadar- kütük gibi uyumak istiyordum. Nasılsa okul da yoktu. Bu düşüncelerle esneyerek gidip şoför koltuğuna oturdum. Atakan da arabanın etrafından dolanıp yan koltuğun kapısını açtı. Ama hemen oturmadı. "Neyi bekliyorsun oğlum? Hadi bin de gidel-" Başımı çevirip ondan tarafa baktığımda onu ceketini kaputa koymuş, tişörtünü başından çıkarırken bulmayı beklemiyordum. Nöbetçi veteriner kliniğinin ışığında esneme hareketiyle gerilen pazıları, göğüs kafesinin belirgin silüeti ve dar kalçası gayet net seçiliyordu ve bu onun son derece düzgün fizikli bir genç olduğunu ele veriyordu. Oysa ben en azından ayva göbeği vardır diye düşünmüştüm. Yoktu. Kahrolmuştum. "Ne yapıyorsun lan gece gece?! Teşhirci diyecekler. Gir içeri, manyak!" Atakan bu dediklerime gülerken, benim bakışlarım karşıdaki ışıkları yanan, perdeleri açık apartmana kaymıştı biraz tedirgin. "Beni az çok tanıdın artık. Sence ben bu boklu tişörtü arabama sürer miyim, Melih?" Doğru, sürmezsin. Tişörtünü kirli tarafı içine geçecek şekilde ters çevirip elinde top haline getirdikten sonra köşedeki çöp kovasına attı. Tekrar bu tarafa gelirken yüzünde o leş kokudan kurtulmanın mutluluğu vardı. Tişörtse... Zaten o düz siyah tişörtten bi 20 tane falan vardır kesin dolabında. "Oh be!" Atakan boynundan sarkan zincir ve tepe lambasının sarı ışığında ayan beyan görülen kaslı geniş omuzlarıyla uzandığı arka koltuktan, elinde yine siyah bir tişörtle, dizlerinin üzerinde geri çıktı. İçimden gülmek geldiyse de tuttum kendimi. Harbiden Acun bir o ikiydi siyah tişört konusunda. Bu ne oğlum? İki saniye sonra yeniden görüş alanımdan girdiğinde bu sefer üzerinde temiz v yaka bir tişört ve az önce çıkarttığı deri ceketi vardı. "Hava da amma soğumuş birader! Tüylerim dikeldi şerefsizim." Tıraşlı göğsünde parıldayan ince, altın sarısı zincire o kadar dikkatli bakıyordum ki Atakan kapıyı kapatıp yüzünü bana çevirdiğinde bile mal gibi hâlâ kontağı çevirmediğimi fark etmem zamanımı almıştı. "Hadisene oğlum!" Silkelenip kendime geldim. "A-Evet... Tamam. Benim eve sürüyorum. Orada veririm arabayı sana." "Bi' zahmet." Az önce başıma gelen neydi lan benim?! Daha önce hiçbir hemcinsime -spor salonunda biceps, abs karşılaştırmak hariç- bu kadar dikkatli baktığımı hatırlamıyordum. O zaman ne diye öküzün trene baktığı gibi izlemiştim ki Atakan'ı? Sapık mıyım lan ben? Dilim damağım giderek kururken Atakan'ın v yakasının açıkta bıraktığı kısımdan görülen göğsüne bakmamaya çalışarak arabayı tekrar bizim mahalleye soktum. Bir yandan da dikkatimi dağıtmasına izin vermemek adına, küçüklükten beri ne zaman bir şeyi yapmaktan kendimi alıkoymak istesem yaptığım gibi, milli duygularımı çağırmak için İstiklal Marşı'nı okumaya koyuldum: Korkma, sözmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. . . . Direksiyonu tutan ellerim terlemeye başlamıştı. Bu bitmek bilmeyen gece daha ne kadar sürecek Yarabbim?! • • • Bölüm sonuu Okuduğunuz için teşekkür ederim. Beğeni ve yorumlarınızla hikayeme destek olursanız çok sevinirim. Bölüm biraz daha uzun olacaktı aslında ama sizi sıkmamak adına burada kesmek istedim. Yatıya kalma bir sonraki bölümde olacak. Sonuçta bu önemli bir olay dsklnfslkjgslb Atakan Polat, Güven Ailesi'nin malikanesine ilk defa teşrif edecek. Bunun daha özel bir şekilde, tam bir bölümde ve uzun uzadıya olması gerekir diye düşündüm. :) Bu arada bölümü nasıl buldunuz? Melih, Atakan'dan ilk elektriği aldı gibi. Ne dersiniz? ⚡️😉💚 Son olarak... Kedimizin adı ne olsun? Yeni bölümde görüşmek üzere, hoşça kalınn.👋🏼🥺💕✨
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE