EMNİYET KEMERİ

3879 Kelimeler
Selam~🤎 Ben geldim. :') Okurken bol bol yorum yaparsanız yeni bölüm için motive olurum. Şimdiden elleriniz dert görmesin. :') Şarkı: Müslüm Baba - Nerden Bilsin Önerdiğim arkıları dinliyor musunuz bilmiyorum ama bu bölüm kesinlikle dinleyin derim. Keyifli okumalar~💚 ✴︎ ✴︎ ✴︎ "Genç! Al bakalım anahtarını." Ucunda Beşiktaş temalı anahtarlık bulunan Mercedes'in anahtarını Atakan'a uzatırken her zamanki babacan tavrıyla gülümsüyordu babam. Ama nedense bu sefer gözüme eskisi kadar samimi gelmiyordu bu gülüş. Özellikle bugün duyduklarımdan sonra, ona karşı biraz mesafeli olmaya karar vermiştim. En azından sinirim geçene kadar. Açıkçası 'Biz evladımız için en iyisini isteriz.' temalı konuşmaların devamında gelen 'Görücü usulü' emrivakisinden kurtulmadan onunla yeniden eskisi gibi olabilir miydim, bilemiyordum. Tek bildiğim, annemin karşısında gibi görünmesine rağmen aslında onun da annemle birlikte hareket ettiğiydi. Bunu beni Atakan'la sohbet etmeye teşvik etmesinden anlamıştım. "Melih! Anlat oğlum aracı. Sen tamir etmiştin." Babam topu bana atıp masasına geçtiğinde ona dik dik bakmayı kesip Mercedes'in başında dikilen Atakan'ın yanına yürüdüm. Başka zaman olsa babama kızardım ama aracın hasar tespitini ve onarımını ben yapmıştım. Bu yüzden şimdi bunu benim anlatmam kadar doğal bir şey yoktu sanırım. "Eveet... Araç benim yaşımda ama maşallahı var. İyi bakılmış bu zamana kadar." diye başladığımda Atakan'ın o ana kadar Mercedes'i inceleyen dikkatli bakışları yüzümü buldu. Gözlerinde çocuğunu doktora getirmiş bir babanın ilgisi, merakı vardı. Altı üstü aracına yapılan muayeneyi dinleyecekti. Ne bu heyecan anlamamıştım. Bazı erkeklerin arabalarıyla yaşadığı aşk gerçekten beni benden alıyordu. Motor yağından kapkara olan ellerimi atletten bozma el beziyle gelişi güzel temizlerken anlatmaya koyuldum. "Motor yağı azalmış, ekleme yaptım. Arka sol lastikte inme vardı, şişirdim. Ön sol, arka sağ ve bagaj kapağında çarpmaya bağlı çizikler vardı. Oralar ufak bir pasta cila operasyonu geçirdi." (Pasta Cila: Aracın boyasını daha parlak gösteren, ufak çizikleri kamufle eden işlem.) "Ne çarpması ya? Ben çarpmam arabamı." Atakan tahmin ettiğim gibi 'Usta şoförüm ben, çarpmam bir yere.' temalı inkâr manifestosuna giriştiğinde şoför kapısındaki yeni boyadığım -ama kuruduğu için neresi olduğunu benim bile zor ayırt ettiğim- kısmı gösterdim ona. "Çarpmışsın işte kardeşim. Yalan borcum mu var sana? Aha bak..." Uzun sık kirpiklerle çevrili gözlerini kısıp daha dikkatli baktığında boyanan bölgeyi sonunda fark edebilmişti. "İnerken yavaş in. Belli ki demir dubalardan birine vurmuşsun kapıyı." "Şebnem binmişti bir iki kere. Kesin o yapmıştır. Acemi şoför." Hı hı... Çamur at izi kalsın. Sizin gibilere kalsa, Show Haber'deki tüm trafik kazalarının sebebi 'acemi' kadın şoförlerin kullandığı araçlar zaten. Atakan çatık kaşlarıyla Mercedes'i derinlemesine incelerken, içimden sabır çektim. Az önce bütün suçu kardeşine atsa da, şimdi arabayı ne kadar hor kullandığının farkına varmıştı herhalde. "Neyse..." Onunla laf dalaşına girmek gibi bir niyetim yoktu. Zira kazanamayacak kadar yorgundum. Saat 3'ten -salıncakta çay içtikten sonra- 5'e kadar Atakan'la (Boş gezenin boş kalfası olduğundan, babam onu da yanıma eleman olarak vermişti.) iç-dış araba temizlediğimiz için yorgunluktan kırılıyordum. Çorba koysalar önüme, kaşık elimde uyuyakalırdım herhalde. Kafamı sağa sola hafifçe sallamak suretiyle üzerime çöreklenen uykuyu dağıtıp konuşmaya devam ettim: "...Arabayı teslim ederken 'Ateşlemede sorun var. Bujiler değişecek.' demişsin ama bujiler sağlam, bozulmamış." (Bujiler: Ateşlemede görevlidir. Marşa basınca motorun çalışmasını sağlar.) "Nasıl ya?" "Basbayağı sağlam. Sadece biraz kirlenmiş. Temizleyip tekrar monte ettim, fıstık gibi çalıştı. Ve bilginde bulunsun diye söylüyorum, bu seni... Tanesi 300'den... 900 liralık masraftan kurtardığım anlamına geliyor. Yat kalk bana dua et Atakan Efendi! Başkası olsa değiştirir, bir de üstüne dünyanın parasını alırdı." Atakan bir süre yüzündeki şaşkın, yamuk gülüşle bana baktıktan sonra yanıma gelip omzuma hatırı sayılır sertlikte bir yumruk kondurdu. Bu onun 'kıroluk dilinde' samimiyetinin bir göstergesiydi herhalde. Aldırmadım. Can acıtmak onların töresinde vardı belli ki. "Sağ olasın Melih Usta! Sen de olmasan... Donumuza kadar alırlarmış." Ben de güldüm. Normalde kendimle övünmeyi sevmezdim ama onun yanındayken istemsizce kendimi övmek istiyordum. Atakan'ın toksik huyları bana mı geçiyordu ne? "Borcunu ben hesaplardım ama... hesap kitap işleri Peder Bey'de. Onunla konuşursunuz." diyip aradan çekildim. Babam da o sırada masasından başını kaldırıp ona "Acelesi yok evlat, bir ara ödersin." dedi. İnsanın içini ısıtan, güven veren babacan bakışlarına karşılık göz devirmemek için kendimi zor tutarak içeri, üzerimizi giyinip soyunduğumuz kısıma ilerledim. Babam fantezi olsun diye gece yarılarına kadar duruyordu dükkanda ama kimse kusura bakmasın, benim mesaim bu saatlerde bitiyordu. "Eyvallah Kalender Usta! Senin bizde borcun kalmaz. Öderiz." Arkamdan Atakan'ın babamla olan samimiyet abidesi (!) muhabbetini dinleyerek sabah tepesinde uyukladığım eski deri koltuğun arkasına geçip soyunmaya başladım. "Baban ne iş yapıyordu oğlum senin? Hiç görüşemiyoruz, merak ettim." "Karakol Amiri benim babam." Karakol amiri mi? Vaay... Şimdi bu tekinsiz tipin neden bu kadar 'özgüvenli' olduğu belli oldu. İnsanın arkasında 'KARAKOL AMİRİ' bir baba olunca tabi... Kulağımı kirişe vermiş gizliden gizliye onları dinlerken, aceleyle tamirci tulumumun omuzlarındaki kopçaları açıp koltuk altları sararan beyaz tişörtümü başımdan çekip çıkardım. Sırtım boydan boya tere batmış, bir de terim üzerimde kurumuştu iyi mi? Annem görse 'Hasta olacaksın!' diye başımın etini yerdi. Allah'tan burada değildi. "...Yılmaz Polat. Belki tanırsınız. On yıla yakındır il merkez karakolunda görev yapıyor." "Karakola pek işimiz düşmüyor be oğlum. Ama duymuşumdur mutlaka bir yerlerden." "Mutlaka..." "Olmadı bu hafta yanına uğrayıp bir çayını içey-" Tam o sırada babamın telefonuna bildirim gelince, deminden beri kurdeşen dökerek dinlediğim 'konuşalım-kaynaşalım' temalı sikimsonik muhabbetleri yarıda kesildi. "Al işte! Bi' rahat bırakmıyorlar ki ağız tadıyla sohbet edelim." Hey Allah'ım... Babam hafif söylendikten sonra, kimse sormamasına rağmen -yaşlı insanlarda bu bir alışkanlıktı herhalde- gelen mesajı seslice okudu: "Hatun Hanım mesaj çekmiş. 'Melih'i gönder, sevdiği yemeği yaptım.' diyor." Karnıyarık, pilav! "Tüh! Karnıyarığı da bir ben sevmiyorum bizim evde. Aç kaldık görüyor musun?" Atakan gülerek babama eşlik ederken, naçizane bir öneride bulundu: "Valla ne yalan söyleyeyim, ben de sevmem bey amca. Tavsiye vermek bana düşmez ama... Sen en iyisi burada ye bu akşam. Buradaki lokanta gece yarısına kadar açıkmış diye duydum." "Öyle, öyle..." Babam bu akşam burada yiyeceğini belli ettiğinde, eve tek dönecek olanın yine ben olduğum kesinleşmişti. Hızlıca tulumu çıkarıp askılıktaki kotumu giydim. Kemerimi belime geçirirken hâlâ onları dinliyordum. "Evlat, sen nereye gideceksin şimdi burdan?" "Çarşıda işim var. Arkadaşın birine bir emanet vereceğim. Sonra eve geçerim." "E iyi madem, bizim ev yakın sayılır çarşıya. Melih'i de bırakırsın geçerken, olmaz mı?" Ulan baba... Ulan baba..! "Olur tabi Kalender bey amca, bırakırım. Zaten arabayı cillop gibi yapmış senin oğlan. Eve bari bırakayım. Teşekkür mahiyetine..." Kıro ya... "Eyvallah Atakan oğlum. Benim arabayı verirdim ona ama frenleri boşalmış. İşi var birkaç gün burada. O bakımdan dedim sen bırak diye. Yoksa..." "Anladım bey amca. Dert değil." "Şimdi terlidir bizim oğlan, soğuk yemesin. Bünyesi hassas, ondan diyorum. Anası kavga ediyor sonra benimle." Ah be baba! Beni kafasına 'ana kuzusu' diye kodlayan herifin yanında söylenir mi bunlar be?! Kısa bir an sonra Atakan gülen bir edayla "Anlıyorum." dediğinde yüzümü tokatlamak istedim. Rezil olmuştum. Harika (!) "Kemal! Kemal ben İsmail'in Yeri'ne gidiyorum oğlum! Atakan'la Melih çıkınca kapıları kilitleyip gelin peşimden." "Tamam Usta'm!" "Kilitleriz Usta'm!" Kemal abiyle Tayfun babamı onayladıktan sonra babam, Atakan'a (Sanıyorum ona demişti.) "Hadi oğlum, selametle!" dedi. Biraz sonra demir kapıların açılıp kapandığını duydum. Hemen sonra da Atakan'ın soru soran sesi ilişti kulağıma: "Abicim, Melih nereye kayboldu ayıptır sorması?" "Üstünü değiştirmeye gitmiştir abi. İçeriye bi' bak istersen" dedi Tayfun hemen. Ulan Tayfun... Üstüm çıplak bir şekilde kapı dibinde laf dinlemeyi -geç de olsa- bırakıp askılığa uzandım ve az giyilmiş, büyük beden, kareli gömleği kafama geçirdim panikle. Ama daha doğru düzgün düğmelerini ilikleyemeden Atakan'ı karşımda bulmuştum. Hass... "Ulan, Melih! Bir kot, bir tişört giyip çıkamad-" Ben sanki iş üzerindeyken yakalanmış zamparalar gibi doğru düzgün giyemediğim gömlekle yarı çıplak kalakalırken, Atakan da beni böyle bulmayı (Sanki yanıma gelirken giyindiğimi bilmiyordu(!) ) beklemiyormuş gibi şaşkın, bakakalmıştı. Aramızdaki garip sessizlik devam ederken, kafasını -çaktırmadığını sanarak- eğip beni baştan aşağı süzdüğünde elimde olmadan gerildim. Nedense bakışları tenimde gezdiği her saniye tüylerim diken diken oluyordu. Oysa ben giyinip soyunurken hemcinslerimden rahatsız olmazdım. Bütün sorun, Atakan'ın bakışlarındaydı. Evet, kesinlikle o yeşil gözlerde bir sorun vardı. "Ee... Babam gitti mi?" diye sordum sessizliği bölmek için. Bir yandan da gömleği doğru düzgün giymeye uğraşıyordum. "Gitti. Gitti de..." Bakışlarını benden çekmeden afallamış sesiyle konuşmaya devam etti: "...Sen hayırdır? Laf mı dinliyordun yarım saattir? Giyinememişsin." İnkâr etmek üzere dudaklarımı aralayacakken, son dakikada işi dalgaya vurmaya karar verdim. Yoksa ikimiz de bu 'garip' anın etkisinden kurtulamayacaktık. Derin nefes alıp "Evet, dinledim. Ne olacak?" diye sordum hafif gülerek. Atakan sonuna kadar inkâr edeceğim sanmış olsa gerek yine afallamıştı. Ama ben ters köşelerin adamıydım. Ne yapabilirim? "Bir şey olduğu yok da..." "Yalnız 'arabayı cillop gibi yaptığımı' benim yüzüme söylesen daha çok mutlu olurdum. Orada bir ayıp ettin, de neyse." Gömleği iliklemeye bitirip koltuktan uzaklaştığımda yüzündeki sorgulayan, meraklı ve hafif mahçup ifadede bir değişiklik olmadığını görmek şaşırtıcıydı. "Yanlış..." "Efendim?" "Yanlış iliklemişsin." Lan?! "Hani nerede?" En gıcık olduğum şeyi düzeltmek üzere başımı önüme eğmiş gömleğin düğmelerini inceliyordum ki... Atakan iki adımda dibimde bitip benden önce yanlış iliklenen kısmı bulmuş ve çoktan düzeltmeye koyulmuştu. Şaşılacak derecede hızlı refleksleri vardı. İlk gün bana tokat attığında da ondan kaçamamıştım zaten. Herif şimşek hızında hareket ediyordu. "Bir de 'Mühendis adam becerikli olur.' derler. Gömlekte düğme atlamak ne be kardeşim?" Ne alaka ya? Mühendisleri bu kadar kusursuzlaştırmayın kafanızda kardeşim. Biz de insanız. Son üç düğmeyi söküp yeniden iliklerken özenli bir havası vardı Atakan'ın. Onunla ilk tanıştığımız gün, erkekler tuvaletinde mendil katlarken de görmüştüm sanki bu hâlini. Garipti. Ama bir yandan da hoştu. Onun gibi som 'errrkek' biri için fazla klas hareketlerdi. Sebebini anlayamamıştım ama yakın zamanda çözeceğimi umuyordum. "O kadar kusur kadı kızında da olur. Acele edince atlamışım düğmeleri işt-" Son düğmeyi iliklerken parmakları o kadar hızlı hareket etmişti ki, elini ne ara kendine çektiğini görememiştim bile. Az önceki garip an, iyice garipleşmişti şimdi iyi mi? "Madem bizi dinledin... Seni evine bırakacağımı da biliyorsundur." Kenardaki metal masadan telefonumu alıp arka cebime tıkıştırırken, gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. "Bak, babama ayıp olmasın diye kabul ettiysen, boş ver gitsin. Her zaman nasıl gidiyorsam, öyle giderim ben yine otobüsle." Omzunun üzerinden sert bir bakış attı bana. "Saçmalama. Baban söylemese ben teklif ederdim zaten. O kadar da ayı değiliz." Güldüm. "Ha, ayı olduğunu kabul ediyorsun yani?" Bir an durup düz düz yüzüme baktığında şansımı zorlamamam gerektiği hissettim. Herif daha yeni açılmıştı be. "Ee... İyi o zaman. Babam sana emrivaki yaptı diye yol boyu bana surat asıp trip atarsın diye demiştim." dedim şakasına. Ama o beni ciddiye almış olsa gerek, soğuk bir sesle "Ben trip atmam. Trip senin işin." dedi. Sonra da hızlı adımlarla kapının önüne çıkıp Mercedes'in şoför koltuğuna yerleşti. Herife bak ya... Bu ne şimdi? Dengesiz. Arabanın etrafından dolanıp yanına oturdum ve kararında bir sertlikte kapıyı kapatıp konuşmaya devam ettim: "Ne biliyorsun lan sen benim tripçi olduğumu?" Atakan yarım ağız gülerek arabayı çalıştırırken yüzüme bakmıyordu. "Öylesin." Haspinallaah!! Bu adam beni iki günde tanıdığını mı sanıyor ya? "Tamam, ana kuzusu olduğumu bir noktada kabul edebilirim. Ama trip? Kusura bakma, ondan bende yok." Kemerimi çekip hırsla bağladıktan sonra, yanına oturduğum her sürücüyü uyardığım gibi, onu da uyardım: "Kemerini tak." Atakan beni siklemeden aracını sokak arasında sürmeye devam etti. "Şşş... Sana diyorum! Kemerini tak." Tepki bile vermedi. "Ulan niye kimse kemer takmıyor arkadaş ya?! Yemin ederim kanser edersiniz siz adamı." Atakan yandan yandan bana baktı sinir olmuş gibi. Kafa atsa atabilirdi. Onun özüne ters bir hareket olmazdı bu. Ama yapmadı ve onun yerine ağzının içinden sabır çekerek önüne döndü. Açıkçası bu şu an iplenmediğim anlamına geliyordu. Ve... onun bu hareketleri beni çileden çıkartıyordu. "ULAN TAKSANA KEMERİNİ!" Bir anlık sinirle yerimden fırlayıp ona uzandım ve sol elimle sağ omzunu tutarken, öteki elimi yüzünün yanından cam kenarına uzatıp kemerini tutmaya çalıştım. Belimdeki emniyet kemeri ani hareketimle beraber taş kesildiği için ilk denememde başarılı olamamıştım. "Ne yapıyorsun lan?! Otur yerine! Kaza yapacağım şimdi senin yüzünden! Melih!" Atakan beni sertçe tutup yerime ittirdiğinde iyice öfkelenmiştim. "Yirmiyle gidiyorsun anasını satayım! Ne kazası?!" Benim dememle birlikte hız göstergesinde 20-30 arasını gösteren ibreye baktığını gördüm. "İki dakika rölantide bekle de şu kemeri takayım. Senin takacağın yok." (Rölanti: Motoru boşa almak. Aracı çalışır halde bekletmek.) Atakan sabır dilene dilene boş yolda sağa çekip dediğimi yaptı. Ben de göğsümü ve belimi sıkan emniyet kemerine direnerek nefes nefese bir kez daha ona uzandım. İnadım inattı. Kendi kemerimi çıkarıp öyle uzansam, şimdi götümden solumak zorunda kalmazdım gerçi ama bu eylem için artık çok geçti. Uzanmıştım bir kere. "Ulan var ya... Sen bu inatla tekeden süt de çıkartırsın ha, Melih. Yeminle bak." (Teke: Erkek keçi.) Atakan'ın ağzı isyan etse de, bedeni taştan heykel gibi kımıldamadan oturuyordu ve ben de yüzüm onun boynunda, karanlık arabada camdan tarafa doğru, körlemesine elimi uzatıp kemerin ucunu yakalamaya çalışıyordum. "Amma söylendin be..." İlk denemede alamadığım kemerin ucunu ikinci denememde güzelce kavrayıp var gücümle çekmiştim. Ama sert davranınca asla hareket etmeyen emniyet kemeri, tabi ki de ilk çekişte gelmemişti. "Hay sikeyim..." Nefes nefese kaldığım her saniye soluklarım Atakan'ın boynuna çarpıyor ve sıkıntıdan gerim gerim gerilmesine bakılırsa, o da bu durumdan ölümüne rahatsız oluyordu. "Ya bırak, tamam! Bırak, takacağım. Lanet olsun ya!" Onu dinlemeden kendimi ona biraz daha yaslayıp burnumun boynuna sürtünmesini umursamadan kemerin ucunu bu kez yavaşça çekip başarılı bir şekilde kopçasına taktım. Geri çekilirken nefes nefeseydim ama -her ne kadar siktiri boktan bir mevzu da olsa- başarmanın verdiği haz ayrıydı. Ayrıca burnuma sürünen sigarayla karışık parfüm kokusu da şimdi garip bir şekilde bu hazza eşlik ediyordu. "Oldu mu lan? Başın göğe erdi mi?!" "Erdi!" dedim aksi aksi. Atakan burnundan soluyordu şimdi. Ama ben o korku eşiğini çoktan atlamıştım. Ayrıca kemeri takılıydı artık. İstese de bana kafa atamazdı. Ki atsaydı da zaten icabına bakardım ya neyse... "Sana ne oğlum benim kemerimden? Ölürsem de ölürüm. Sana ne lan?" Gözlerimi kısıp çemkirme moduna girdim hemen. "Ne demek sana ne ya? Sorumsuz herif! Çok mu zor şu kemeri oradan alıp buraya çekmek? Akşam akşam egzersiz yaptırıyorsun bana burda." "Yapmasaydın lan! Sana kemer tak diyen mi oldu? Kendi kendine halleniyorsun durduk yere." Çatık kaşlarıyla bana bakıyordu sinirli sinirli. "Daralıyoruz ki takmıyoruz di mi?" Zihnime iki yıl önce yazlıktan dönerken annemle geçirdiğimiz trafik kazası gelince irkildim. Annem 'Beni çok daraltıyor bu kemer.' deyip emniyet kemerini çıkardığı için kaza anında camdan dışarı fırlamıştı. Ve ben onu kurtarmak için ambulansı aramaktan başka bir şey yapamamıştım. Allah'tan annemin verilmiş sadakası vardı da, iki ay hastanede yattıktan sonra sağlığına kavuşmuştu. Ama o iyileşene kadar ben akla karayı seçmiştim tabi. Bu tatsız hatıralar silsilesi öfkemi zirveye taşırken, farkında olmadan sesimi yükseltirken buldum kendimi. "Bir iş yapıyorsan düzgün yapacaksın kardeşim. Arabaya biniyorsan, kemerini takacaksın!" Son noktayı koyup onu mağlup ettiğimde bir süre sessizlik oldu. Bir süre ikimiz de sert sert birbirimize baktık. Kaşlarımız çatık, dudaklarımız gergin... Ama bu üstünlük savaşında kazanan belliydi. Atakan da düşüncesinde hatalı olduğunu anlamıştı ama kuyruğu dik tutmak istediği için "İnatçı herif. Yemin ediyorum inat ya..." diye söylenerek aracı yeniden yola koydu. "İlk dediğimde taksaydın kemerini, bunlara maruz kalmazdın. Asıl sen inatsın." "La havlee..." Benim çenemle aşık atamayacağını -geç de olsa- anlamış olsa gerek, sabır çekerek bizi sanayi sitesinden çıkardığında ikimizin de üzerinde gerginlik bulutları dolanıyordu. O haksız olduğunu bildiği, tartışmayı kaybettiği ve benim ukalâlığıma maruz kaldığı için sinirliydi. Bense haklı olduğum, tartışmayı kazandığım ve artık ona pabuç bırakmadığım hâlde pişmandım. Çünkü her ne kadar haklı da olsam, bana yakışmayacak şekilde kaba davranmıştım. "Radyoyu açsana." Beş dakika sonra sanki hiç kavga etmemişiz gibi sakince konuştuğumda, o da -şaşırtıcı şekilde- sakince uzanıp dibine kadar kısık olan radyonun sesini açtı. Ekrandaki yazıdan anladığım kadarıyla bu bir Müslüm Gürses şarkısıydı. Ama radyo istasyonundan değil, flashtan çalıyordu. Arabesk hiç dinlemesem de müziği sakinleştirici bulduğum için Atakan'la beraber dinlemeye koyuldum. "Kime dert yanarsan yan benim için. Fark etmez ardımdan zalim desinler." Işıklara gelince kırmızıda durduk. "Her zaman bilirsin haklı çıkmayı. Suçlu olduğunu nerden bilsinler." Lan! Ben gerçekten haklıyım! Tamam, belki doğruyu savunurken biraz sert çıkmış olabilirim ama... Aramızdaki sessizlik sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelirken derin bir nefes alıp başımı camdan dışarı çevirdim. Bir süre sessiz sessiz yeni başlayan yağmurun altında koşuşan insanları seyrettimse de, vicdanım daha fazla susmama müsaade etmeyince aklımdakini bir çırpıda söylerken buldum kendimi. "Özür dilerim." Atakan ayağını gazdan çekip arabanın hızını azaltırken bana baktı düz düz. Tartışmayı kazanmama rağmen ondan özür diliyor olmam garibine gitmişti belli ki. "Sebep?" Ona bakmadan cevap verdim: "Her ne kadar doğru olanı yapmanı istesem de, öyle üstüne atlayıp zorla kemerini takmak falan... hoş değildi. Sana diyorum ama az önce ben de sanırım biraz kıroluk ettim. Affedersin." Atakan beş saniye kadar tepkisiz kaldıktan sonra birden keyifle gülmeye başladığında 'Yanlış bir şey mi söyledim lan acaba?' diye düşünmeye başlamıştım ki, gülüşünün arasında "Hanım evladısın falan ama esaslı çocuksun vesselam." dediğini duydum. "Ama o son dediğine katılmıyorum." Neye? Merakla ona baktığımı sezdiğinde, yamuk bir gülüşle bana çevirdi cilveli yeşil gözlerini. "Sen kıro olmaktan çok uzaksın, Melih." Dudaklarındaki keyifli gülüş silinip sesinin alaycı tonu yerini sahici bir tona bırakırken "...Çünkü sen kıro olamayacak kadar fazla düşüncelisin." diyip önüne döndü. Vay anasını... Kıroluk LTD. ŞTİ. CEO'su Atakan Polat az önce bana iltifat üstüne iltifat mı etti? "Harbiden mi?" Atakan bakışlarını yoldan ayırmadan, yarım ağız gülümseyerek "Harbiden." diye cevapladığında çaktırmadan bacağımı çimdikledim. Hayır, kesinlikle rüyada değilim. Ne oluyor lan?! Araya uzun bir sessizlik daha girdiğinde merkeze çok yaklaştığımızı gördüm. "Neyse, güldük eğlendik. Şimdi bana evini tarif et de bu keyifli (!) yolculuğu bitirelim artık ha, Melihciğim? Daha yapacak işlerim var. Tüm vaktimi sana ayıramam." Gülerek başımı ona çevirirken yolu tarif ettim kısaca. "Tamamdır." dedi. "Orayı biliyorum." Ve yine sessizlik... Deminden beri çalan kasvetli -ama garip bir şekilde melodisi güzel- şarkı tekrar başa sardığında, ister istemez gözlerimi radyonun minik ekranına çevirdim. Müslüm Gürses - Nerden Bilirsin ...mp3 ——– ● ——————————————— 1:13 - 4:17 Sözlere kulak verdim. "Seni ben bir anda terk edeyim de, varsın da adıma kalpsiz desinler." Atakan gözlerini yoldan ayırmadan hafif dudak hareketleriyle, neredeyse nefes alır gibi sakin, kısık bir sesle şarkıya eşlik ederken kulağım onda, gözlerim şiddetini artıran yağmurla beraber boşalan ıslak sokaklardaydı. "Mutlu görünürdük bütün gözlere. Neler çektiğimi nerden bilsinler?" Sözlerdeki -kalp kırıklığına bağlı- sitem bariz bir şekilde seziliyordu. Bu bir ayrılık şarkısıydı. Ama Atakan bunu tekrara alıp dinleyecek kadar ne yaşamıştı, onu bilemiyordum tabi. Ayrıca ben onun daha çok keko rap şarkıları falan dinlediğini sanıyordum. Şimdi dinlediğimiz şarkının 'arabesk' olması bile onun hakkında -ki hakkında bildiğim şeyler çok sınırlı- edindiğim yeni ve şaşırtıcı bir bilgiydi. Şarkı yine aynı nakaratla "Kime dert yanarsan yan benim için. Fark etmez ardımdan zalim desinler..." diye devam ederken, merakıma yenik düşerek sordum aklımdakini: "Hayırdır, dertlisin? Manitadan mı ayrıldın?" Atakan'ın tahammülsüz bir nefes verişin ardından çenesini sıktığını gördüm. Harika (!) Birkaç saniye sonra yine o tanıdık uyuz sesiyle "Sana ne amınakoyim?" demişti bana. Küfür hariç, söylediğinde haklıydı gerçi, kızamıyordum. Niye 'arkadaşı bile olmayan' birine özel hayatını anlatsındı ki zaten? Reddedilmenin verdiği buruklukla derin, sıkıntılı bir nefes aldım. Gereksiz bir samimiyet takınmadığımı umarak sorduğum soru, ortamı yumuşatmak yerine daha da germişti iyi mi? Oysa kafamın içinde gayet samimi duruyordu. Atakan sessizliğini koruyarak arabayı bizim mahalleye soktuğunda, sanki yeteri kadar sıçmamışım gibi bir de sıvamak için "Hayır, yarım saattir içim kıyıldı şarkıdan. Dertli, kasvetli... Dedim acaba sevg-" diye başlayacak oldum... "Deme." Atakan yandan yandan bana öldürücü bakışlar atarak gayet soğuk bir sesle beni uyardığında, nokta atışı yaptığımı anlayıp sustum. Yanımda kalbi kırık bir Atakan oturuyordu ve ben onunlayken ilk defa bu kadar boş yapıyordum. Ama size yemin ederim ki, her şey gerginliğimin suçuydu. Onunla ilk defa bugün bu kadar 'medenice' iletişim kurmuştuk. Lastik takıp sökmeler, araba yıkamalar, gömlek iliklemeler falan... Sanırım tüm bunlar beni 'yüz bulunca astarını isteme' moduna sokmuştu. Acilen toparlanman lazım Melih! Yoksa birazdan sopayı yiyeceksin. Sakinliğimi korumaya çalışarak "Tamam, tamam. Anladım ben seni." dedim sonunda, bakışlarımı yine camdan tarafa çevirirken. Yağmur aynı hızda yağmaya devam ediyordu. Kısa bir sessizliğin ardından üç kere cıkladığını duydum. Hemen sonra da "Müneccim misin lan sen? Neyini anladın hemen öyle?" dedi. Sesindeki -her zamanki- sinirli tonun yanında bir de hafif meraklı bir ima vardı şimdi. "Seni anlamak için müneccim olmaya gerek yok ki." dedim bilmiş bilmiş. "Açık kitap gibisin. Hâlin, tavrın, dinlediğin müzik bile seni eleveriyor. Ağır abisin. Haksız mıyım?" İnkâr etmedi. Kendini benden daha iyi biliyordu sonuçta. "Erkek adamın içi dışı bir olur." Hay senin erkek adamına... Bir kere de hemcinslerin arasında ayrım yapma be! Yüzündeki ulaşılmaz gülüşe karşılık "Ama ne yazık ki bu 'erkek adam'ı sevgilisi terk etmiş." dedim dalga geçer gibi. "Vah vah!" Gene kaşınıyordum ama yapacak bir şey yoktu. Kudurtucu modu çoktan açmıştım. "Ulan!" Atakan boynu sinirden kızarmış hâlde yüzünü bana çevirdiğinde, gülmemi güçlükle durdurdum. Ama bıyık altından bu komik görüntüye sırıtmaya devam ediyordum. "Aptal aptal konuşma Melih!" Atakan birazdan kudurtucu modumun kapatma tuşunu bulacakmış gibi sert sert bakıyordu şimdi yüzüme. "Hiçbir bok bilmiyorsun!" Kulağımın dibinde ayı gibi böğürüp mahallemizi tarif ederken sıklıkla kullandığımız kanal yolunda sağ şeride geçti. Hemen sonra da ehliyet kurslarının park talimi yaparken kullandıkları, turuncu dubalarla ayrılmış kısma girip sertçe park ederek ikimizi de sarstı. "Yavaş lan!" Emniyet kemerini iyi ki takmışız anasını satayım! Dörtlüleri yakıp yüzünü bana çevirdiğinde karanlıkta görebildiklerim, soğuk yeşil gözleri ve gerim gerim gerilmiş dudaklarıydı. Sinirli soluklarının arasında "Birincisi..." diye başladı. Her sözünü -sanki ben salakmışım da anlamayacakmışım gibi- üstüne basa basa söylüyordu şimdi: "...Benim özel hayatım, seni zerre ilgilendirmez." Haklıydı. Orada biraz haddimi aşmıştım ama... "İkincisi..." Başını usulca bana yaklaştırıp sokak lambasının yüzüne vuran turuncu ışığıyla birlikte elaya çalan gözlerini gözlerime dikti. "...Terk edilen taraf ben değilim." İşte bu şaşırtıcı bir bilgi. Atakan Polat'la sevgili olmaya cesaret eden kız, ayrılmaya cesaret edememiş öyle mi? Hah! Gerçi, şaşırmamalıydım. Bu heriften ayrılmak isteyen kız, evinin altına dinamit falan döşenmesinden korkmuş falan da olabilirdi. Kim bilir? "Anladım." dedim sessizce. "Babamla konuşurken 'Çarşıda işim var. Arkadaşın birine bir emanet vereceğim.' demiştin. O arkadaş da sanırım..." "Evet, o." dedi Atakan, rahatsız olmuş bakışlarını torpido gözüne çevirirken. Sesinde belirgin bir yılgınlık vardı. "Bendeki emanetlerini verecektim." Bir an gözlerinden kırık bir hüzün geçip gitti. "Ona ait hiçbir şeyi görmek istemiyorum." Şu kısacık zamanda ne kadar kıro olduğuna tanıklık etmeseydim eğer, şimdi gözlerinin dolduğuna inanabilirdim. Ama bu sadece sokak lambasının gözlerinde yaptığı küçük bir ışık oyunuydu. Ayrıca Atakan, öyle bir kızın arkasından ağlayacak delikanlı mıydı? (!) "Oldu mu? Merakın geçti mi?!" Neden ayrıldıklarını da sormak istiyordum ama meraklı yanımı artık bastırmam gerektiğinin farkındaydım. Çünkü Atakan'ın yüzündeki rahatsız bakış, bir soru daha sorarsam eğer 'beni camdan fırlatacağını' söylüyordu. Bu yüzden sadece "Oldu." diyebildim. "Merakım geçti. Sağ ol (!)" "Güzel." dedi aksi aksi. Hemen sonra da Beşiktaş amblemli anahtarlığını yoklayarak anahtarını kavradığı gibi kontağı çevirdi ve nasıl park ettiyse, aynı hoyratlıkla aracı çalıştırdı. Marşa o kadar sert basmıştı ki, 'motoru bozmaya niyetli herhalde' diye düşünmüştüm içimden. "Yavaşş..." Ama sanki bana inat eder gibi çok kısa sürede aracı 20'den 50'ye çıkardı. 5 yılı ehliyetli olmak üzere 9 yıllık sürücü deneyimimle söyleyebilirim ki, biz birazdan bir boklar yiyecektik. "Yavaş sür mahalle arasında. Bir iş açacaksın başımıza." Bir an içime babam kaçmış gibi hissetmiştim bunu söylerken. Çünkü ne zaman buradan geçsem o da bana aynı uyarıyı yapardı. Özellikle böyle yağmurlu havalarda... Atakan böyle giderse ya bir çukura girecek, ya bir kasiste arabanın altını sürttürecek -ki arabasının altı yere epey yakındı- ya da bir şeye çarpacaktı. "Yavaş gitsene oğlum! Arabayı çok hor kullanıyors-" demeye kalmadan, sağımızdaki çalılardan siyah bir şey fırladığı gibi hızla önümüze atladı. Olay o kadar hızlı cereyan etmişti ki havada süzülerek giden iki tane ışık saçan gözden başka hiçbir şey görememiştim. Kedi miydi, sincap mıydı..? Biz daha ne olduğunu anlayamadan Atakan yavaşlamaya çalışsa da geç kalarak 'KÜÜT!' diye vurmuştu hayvana. "Hassiktir!" Yağmurun altından tanımlayamadığımız siyah canlı(?) iki üç metre ileriye savrulup yere düştüğünde elim ayağım buz kesmişti. "Atakan..." Durmadan yağmur yağdıran bulutların arasında şimdi bir de şimşekler çakmaya başladığında bir anlığına göz göze geldik. "NE YAPTIN LAN?!!" ✴︎ ✴︎ ✴︎ Bölüm sonu 🥺✍🏼 Kavga sahnelerini yazmada çok iyi değilim. Umarım çok çocuksu olmamıştır. >.Yeni bölümde görüşmek üzere. Hoşça kalın. 👋🏼
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE