Selam!
Yeni bölümle karşısınızdayım. Beğeni ve bol bol yorum yaparsanız çok mutlu olurum. Bu bölüm için çok uğraştım.✍🏼🥺🙏💕
Şarkı: Neşe Karaböcek - Kabahatim Büyüktür
Keyifli okumalar... 💚✨🧚🏻♀️
✴︎ ✴︎ ✴︎
"HOOP MELİH!!"
"Melih abi!"
Başımı yasladığım deri koltukta ayaküstü bilmem kaçıncı rüyama dalmak üzereyken sarsılarak uyandırılınca elektrik verilmiş gibi sıçradım yerimden.
"Ne oluyor lan?!" diye bağırmıştım elimde olmadan. Çünkü rüyamda bir zombi kıyametinde Atakan'ı yem edeyim derken kendim yem oluyordum.
Gerçi ona rüya değil 'kâbus' demek gerekirdi ya neyse.
"Abi az oturayım demiştin, için geçmiş. Hayırdır, sabaha kadar beşik mi salladın?"
Çırak Tayfun, sırıtarak kollarımdan tutmuş beni ayağa kaldırırken, Kemal abi elindeki çay bardağıyla -sanırım öğle paydosundaydık- ön tarafı gösteriyordu bana.
"Kalender Usta seni çağırıyor oğlum deminden beri. Duymuyor musun? Git yanına çabuk."
Elimin tersiyle gözlerimi ovuştururken, sırtıma vuran ellerden kaçamayıp -payıma düşen darbeleri afiyetle yiyerek- babamın bulunduğu ön tarafa doğru koştum.
Gece geç saatlere kadar iş yaptığım için yorgunluktan bir köşede uyuyakalmıştım. Babam da sağ olsun beni uyandırmaya kıyamamış (!) dükkanı üzerime kilitleyip eve gitmişti. Sabah geldiğindeyse -özür mayetinde olsa gerek- İsmail abinin yerinde çorba içmeye götürmüştü beni. Kelle paçasını içerken de uykumun ne kadar 'ağır' olduğuyla ilgili bir şeyler söylemişti.
Doğruydu. Uykum epey ağırdı. Ama bu, dut ağacı gibi silkelenerek uyandırılmamı gerektirmezdi değil mi? Önce babam, sonra Tayfun...
Ayıp değil mi lan?
"Efendim baba?! Beni çağırmışsın?"
Babam önünde bulmacası açık, gözlükleri burnunun ucunda, dirsekleri masasına dayalı, bir elinde sigarası tüterken bana baktı göz ucuyla. Masası gölgede kalsa da dükkana giren güneşin altın rengi ışık hüzmeleri yüzünü aydınlatıyor, kırışık alnını ve kır sakallarını göz önüne seriyordu.
"Gel bakayım kıdemli çırak, otur şuraya."
Küçük metal masanın önünde duran ahşap sandalyelerden birine oturdum hemen. Gözlerim açık olabilirdi ama zihnen hâlâ uykudaydım. Bunu beni tanıyan biri etrafa attığım salak bakışlardan gayet net anlardı.
"MELİH!!"
Babam birden bağırınca yerimde sıçrayıp zihnimdeki uykudan da uyandım.
Evet, bunu babam da biliyordu.
"E-Efendim baba?!"
Babam beni korkutmayı başardığı için keyifle gülerken "Hiiiç!" dedi.
"Ayakta uyuyorsun be oğlum. Uyan diye bağırdım."
"Uyandım baba, uyandım. Sağ olasın." dedim masadaki bardağa su koyup dudaklarıma götürürken. Uyandığımı idrak etmem biraz zamanımı almıştı gerçi ama uyanmıştım sonunda.
"Bu ara iyice dağıttın Melih. Hiç beğenmiyorum bu hâlini."
"İyice mi dağıtmışım? Neyi dağıtmışım?" diye sordum elimde olmadan.
İçkim yok, kumarım yok. İtliğim serseriliğim yok. Yaşıtlarım gibi gece hayatım da yok. Babam bana 'dağıttın' derken neyi kastediyordu harbiden anlamamıştım.
"Uyku düzenini diyorum lan, hergele!"
Sigarasının düşmek üzere olan külünü son anda masadaki küçük cam tablaya silkeleyip benimle ciddiyetini bozmadan konuşmaya devam etti:
"Ne yattığın belli ne kalktığın. Gece dükkanda uyumak nedir yahu? Seni burada unuttuğumu eve gidince fark ettim. Ananla bi' ton kavga ettik. 'Biz oğlumuzu sokakta mı bulduk Kalender?' diye başımın etini yedi sabaha kadar. Bir daha sakın Melih. Burada uyumak yok."
Kafa salladım ağır ağır.
Her zaman yaptığım bir şey değildi bu. Sadece, dün Atakan'la yazışmamızdan sonra öfkemi bir şekilde atmam gerekmişti. Bunun yolu da yorulana kadar çalışmaktan geçiyordu. Tamamen mecburiyetti yani.
"Bu konuda anlaştıysak, gelelim asıl mevzuya."
Asıl mevzu?
Bakışlarımdaki yarı tedirgin yarı meraklı ifade karşısında ciddiyetini bozmadan sordu babam:
"Şu annenin bulduğu kız, Şebnem, nasıl? Hoşuna gidiyor mu, yoksa annen üzülmesin diye mi görüşüyorsun?"
Yanaklarım -ne zaman gönül işleri açılsa olduğu gibi- hafiften ısınmaya başladığında, birazdan söyleyeceklerimi çok dikkatli seçmem gerektiğinin farkındaydım. Çünkü babam her sohbetimizin sonunda 'merak etme, aramızda kalacak' dese de, kolaylıkla annemin oyununa gelip ona söylediğim her şeyi ötebiliyordu.
Duvardaki, dükkanın önüne tabure çekmiş oturan dedem ve hemen arkasında benim yaşlarımda, motor yağı bulaşmış lacivert tulumu içinde, karizmatik gülüşüyle objektife poz veren yakışıklı babamın bulunduğu, çerçeveli fotoğrafa bakarken "Daha bir kez görüştük." dedim. Olabildiğince göz teması kurmaktan kaçınıyordum. Çünkü babam yılların tecrübesinden midir nedir bilinmez, bir bakışta adamın içini okurdu.
İçimi okusun istemiyordum.
Bakışlarımı duvardaki fotoğraftan ayırmadan "Tam anlamıyla hoşlandığımı söyleyemem. Bunun için çok erken." diye ekledim sakince.
"Anladım. Anan trip atmasın diye gittin yani."
Yaani...
"Biraz öyle oldu."
Babam burnunun ucundaki gözlüğünü çıkarıp bulmacasının üzerine koyarken, bir anlık boşluğumdan faydalanıp gözlerimin içine baktı doğrudan.
"Peki ya abisi? Seni rahatsız etmiyordur inşallah."
"Yok... Rahatsız etmiyor. Edemez de zaten. O kim ki beni rahatsız edecek baba?!" dedim sonlara doğru sinirlenerek.
Babam da 'ben bilmem artık' der gibi omuz silkmişti gülerken.
"Burnu havada gibi ama raconu biliyor serseri. Seni kardeşinin yanına yanaştırmayacak."
Onun ben raconunu...
"Ben de öyle düşünüyorum." dedim kısaca. Keyfim kaçmıştı.
Tam da o sırada babam aklıma bir şey gelmiş gibi gülmeye başladı.
"Melih, anan seni böyle görücü usulü evlendirmeye çalışıyor ama..."
Ama ne?
Meraklı bakışlarımı gülerken kızaran yüzünden bir an olsun ayırmadım. Birazdan duyacağım şeyler bomba etkisi yaratacakmış gibi hissediyordum.
"Biz ananla görücü usulü evlenmedik oğlum."
Ne?!
"Nasıl ya?" diye sordum afallayarak.
"Basbayağı oğlum işte. Kendi irademizle aşık olduk."
Bakışları eskilere gitmiş gibi buğulanırken, dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi.
"Dedenle gittik istedik. 'Yaşı yaşına uygun değil. Beş yaş büyük. Hem... Memur da değil, kızımıza bakamaz bu.' dediler, vermediler."
Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Bunu bu yaşıma gelene kadar neden hiç dillendirmemişlerdi ki?
"Eee? Nasıl evlendiniz o zaman?"
"Bir gece herkes uyurken gelip kaçırdım ananı."
"OHA!!"
"Oha tabi... O gece sabahı nasıl ettik bilmiyorum. Kayınpederim olacak akbaba, su içmeye kalkınca tesadüfen görmüş bizi kaçarken.
Hemen soluğu babamın yanında almış tabi. Ondan sonrası kavga kıyamet..."
"Olaya bak." dedim, şaşkınlığım sürerken. "Sonra ne oldu peki?"
"Biz evin arkasındaki barakada saklanırken, babam tatlılıkla ikna etmiş kayınpederi. 'Benim oğlum sizin kızınıza yanmış. Siz vermeyince de yapmış bir hata, kaçırmış. Ama ben oğlumun arkasındayım. Kızınıza zarar vermez. Onlar birbirlerini çok seviyorlar.' demiş."
"Vaaay! Dedeme bak sen!"
Rahmetli dedem meğer ne aşk adamıymış be.
Babam hâlâ dün gibi hatırladığı anıların tesiriyle biraz mahçup, utanarak devam etti konuşmasına:
"Neyse işte 'Ben ona dükkan verdim. Ev verdim. Aç açıkta kalmazlar. Hem bir de bunlar genç insanlar, taşı sıkar suyunu çıkarırlar. Mutlu mesut geçinip giderler.' demiş. Deyiş o deyiş. O yaz evlendik."
Ulan baba...
Yirmi üç yaşıma gelince mi öğrenecektim annemle nasıl evlendiğini? Of be!
Merakıma engel olamadan sordum:
"Ablam peki? Ablam biliyor mu bunu?"
Babam başını iki yana salladı üzgünce.
"Bilmiyor."
İşte şimdi canım sıkılmıştı.
"Bunu söylemek bana düşer mi bilmiyorum ama... Çok hata yaptınız baba. Ablamı çok üzdünüz."
Babam bakışlarını önündeki bulmaca sayfasından ayırmazken "Ablam bunu bilse, o Cüneyt piçiyle evlenir miydi?" diye ekledim saf bir nefretle. Eniştemi günahım kadar sevmiyordum.
"Ha, baba?!"
Babam sorumun cevabını 'gayet' de biliyordu ama sadece uzun, kırgın bir sessizlikle cevap vermeyi seçmişti. Yaptığı hataların, zamanında vermesi gereken ama 'veremediği' önemli kararların pişmanlıkları altında eziliyordu şimdi.
Dişlerimi sıktım farkında olmadan. Ailemizin kapanmayan yarası yeniden kanamaya başlamış gibi hissediyordum.
Şaka gibi şeyler olmuştu. Yıllar önce ablam ve Cüneyt 'sonradan severler birbirlerini' denilerek görücü usulüyle evlendirilmişlerdi. Oysa ablam, herkesten çok hak etmişti aşık olduğu adamla evlenmeyi.
Gergince dizimi titretirken, sıkmaktan taş kesilen çenemi güç bela gevşetip konuştum:
"Ben sana söyleyeyim mi baba cevabını? Evlenmezdi! Ablam, annesiyle babasının aşık olarak evlendiğini bilseydi. Ömer abiyi unutmak için Cüneyt'le evlenmezdi."
Gözümün nuru ablam Melike, yıllar önce bizim mahalleden Ömer diye bir abiye aşık olmuştu. Hatta Ömer abi bir ara babamın yanında da çalışmıştı.
Ben o zamanlar liseye yeni başlamıştım ama evde çıkan kavgaların sebebi olan Ömer abiyi çok iyi tanıyordum. Dürüst, mert, saygılı, efendi, eli açık, delikanlı bir abimizdi. Ablama da inceden yanıktı. Hatta birkaç defa ondan mektup bile taşımıştım ablama ama... son seferde anneme yakalanınca işler boka sarmıştı.
Hala bunun için ara ara kendimi suçluyordum. Çünkü annem mektubu okuduğunda ve kimden geldiğini öğrendiğinde, bu ilişkiye kesinlikle karşı çıkmıştı. Herkesin kalbini kırıp kıyameti koparttıktan sonra da 'serseri' dediği Ömer abiyle bir daha görüşmesinler diye ablamı eve kapatmıştı. Gidilecek bir yer varsa da hep ablamla birlikte gitmiş, olur da belki Ömer abiyle görüşür diye onu asla yalnız bırakmamıştı.
Üç yıl süren bu acılı, çetrefilli süreçten sonra, annem kendince 'hayırlı' olarak nitelendirdiği kısmetle (Babadan zengin Fırıldak Cüneyt'le) ablamı nişanlayınca da, Ömer abi aşkını kalbine gömüp mahalleyi terk etmişti. O günden sonra da bir daha onu gören olmamıştı. Ama kulağımıza gelen duyumlara göre, askerden sonra gönüllü olarak orduya katılmıştı.
Ablamsa (Sanıyorum, o da aşkını kalbine gömmüştü.) bir türlü sevemediği ama 'hayırlı (!)' olan kocası Cüneyt'le yeni bir hayat kurmuş ve bana iki yeğen vermişti. Şimdi de bir dargın bir barışık evliliğini sürdürmeye çalışıyor, antidepresanlarla ayakta duruyordu.
Onların acı aşkları işte böyle zalimce son bulmuştu.
Ama beni asıl öfkeden deli eden şey, tüm bunlar olurken babamın ağzını açıp anneme tek kelime etmemesi, her şeyine 'tamam' deyip ablamı görmezden gelmesiydi. Eğer engel olmuş olsaydı, ablam şu an kendine daha mutlu bir yuva kurmuş olabilirdi.
Ama olmamıştı.
Ve ben adım gibi biliyorum ki, şimdi pişmanlığını yaşadığı şey tam olarak buydu:
Ablamı annemden koruyamamış olmak.
"Ben de mi öyle olacağım baba? Sırf annemin gönlü olsun diye, benim de mi mutsuz bir evliliğim olacak?"
"Melih... Bak, oğlum. Ben bunları bana kızasın diye anlatmadım. Anıdır, gülelim geçelim diye anlattım. Evet, ablan bilmiyordu bu hikayeyi. Ama bilseydi de değişen bir şey olmayacaktı. Ablan bu evliliğe kendi karar verdi oğlum. Ne annen ne de ben zorladık onu. Biliyorum sen belki içten içe yıllardır beni suçluyordun engel olmadım diye. Ama inan hiçbir şey bildiğin gibi değil. Sen daha çocuktun oğlum. Bu olaylar senin boyunu aşıyordu."
Yutkundu güçlükle.
"Herkes kötü seçimler yapar. Ama kimse bedelini tek başına ödemez."
Derin bir nefes alıp hafiften dolan gözlerini bana fark ettirmeden (Ki kesinlikle fark etmiştim.) elinin tersiyle silip yorgun ve üzgün bakışlarını bana dikti yeniden.
"Söz veriyorum. Aynı şeylerin sana da olmasına izin vermeyeceğim."
Bakışlarımı kaçırdım çaresiz. Daha önce hiç böyle bir konuşma yapmamıştık babamla. Ama işte günü gelmişti demek sonunda.
"Hayat senin, karar senin. İstemezsen seni evlenmeye zorlayacak değiliz. Bunu annenle de konuştum. 'Bu evladımız bari aşık olduğu kişiyle evlensin.' dedim. Lütfen bize kin besleme oğlum. İnan, ikimiz de hatalarımızdan ders aldık."
Annem pek ders almış gibi gelmiyor nedense bana.
Uzun süren sessizliğin ardından, kırgın bakışlarımı dükkanın kapısında duran Opel'e çevirdim. Yamulan kaputu, yarısı yere değen ön tamponu ve kırık ön farları ivedilikle tamir edilmeyi bekliyordu. Babamın elinde hali hazırda bakılmayı bekleyen bir araç olduğu için muhtemelen buna ben bakacaktım.
"Her neyse... Çok çene çaldık. Ben işimin başına döneyim. Uykumu da aldım zaten."
"Melih, yapma böyle oğlum."
Onu duymazdan gelip masasındaki anahtar kutusundan Opel amblemli tek anahtarı aldığım gibi kalkıp araca doğru adımladım. Ve sanki az önce yılların kabuk bağlamayan yarasını deşmemişiz gibi konuşmaya devam ettim düz bir sesle:
"Faruk abinin arabası di mi bu? 'Elektrik direğine çarptım.' demişti. Garaja alayım. Orada bakarım."
Yüzüne bakmadım. Ve her zaman olduğu gibi yine acıyı maskelemeye seçtim. Çünkü elimden başka türlüsü gelmiyordu. Ne annemle babamı suçlayıp onlara nefret kusabilirdim, ne de ablamın hali hazırdaki (berbat da olsa) yuvasını dağıtıp Ömer abiyi bulabilirdim. Elimden gerçekten bir şey gelmiyordu. Bu yüzden şimdi kimseyi suçlayıp kendimi kahretmeyecektim. Ama olan ablamın mutluluğuna olmuştu. Ve bunu bilmek beni derinden üzüyordu.
"Hadi eyvallah."
Babama son bir bakış atmadan çatık kaşlarımla yürüyüp arabaya bindim ve doğruca külüstürleri çektiğimiz park yerinin ucundaki, eski, kapalı garaja sürdüm.
Bir yandan da harıl harıl düşünüyordum.
Ulan...
Kendilerine gelince aşık olmak serbest -hatta bu uğurda kız kaçırmak bile mübah- ama ablam ve benim aşık olmamız yasak. Onların beğendiği insanlarla evlenmeliyiz, öyle mi?
Sikerler!
Babam her ne kadar benim 'özgür' olduğumu söylese de az önce dinlediğim komik hatırayla çelişen ablamın mutsuz evliliği, bana pek güven vermemişti. Bu işin sonunda 'oldu-biti'ye gelmesek iyiydi. Ama tabi bunun için önce Şebnem'le konuşmam gerekiyordu. Çünkü Şebnem, vesikalık fotoğrafıma bakıp bana aşık olduğu için buluşmayı kabul edecek bir kıza benzemiyordu. Eminim, o da benimle aynı durumdaydı.
Kafam bir ton düşünceyle doluyken, arabanın önü garajın açık kapısına bakacak şekilde geri geri gelip park ettim. Saat, kol saatimle aynıydı. 14.42...
Arabanın beyninde bir problem olmadığına göre sanırım bugün normalden biraz daha geç çıkmışlardı paydosa. Hızlıca kontağı kapattıktan sonra el frenini çekip arabadan indim.
"Tayfun! Alet çantasını getirsene içerden. Peder'e bozuk attım, girmeyeyim şimdi geri."
Tayfun bana kafa sallayıp elindeki lastiği duvara yasladıktan sonra "Tamam abi!" diyerek içeri girdi. Ben de rutin olarak -eli yüzü yamulmuş olsa da- kaputu kaldırıp genel bir kontrol amacıyla içine göz attım. Sigortası, hava filtresi, radyatörü falan iyi durumdaydı. Motoru da iyiydi. Yağını yenilememiz gerekiyordu ama aracın mahvolmuş görünümünün yanında bu sorun devede kulak kalıyordu.
Gözlerimle kasayı taramayı bitirirken, silecek suyunu muhafaza eden beyaz kutuda bir gariplik sezdim. Üzerinde çıkıntılı uzun bir yarık vardı ve bu hasar kalın, su geçirmez bir bantla -gayet acemice- bantlanarak tamir edilmeye çalışılmıştı.
"Ulan, silecek suyu deposunu tamir bandıyla mı bantladın Faruk abi? Yenisini taksaydın ya... Hay Allah'ım..."
Yarım gülüşle saydırırken Opel için yedek su depomuz var mı diye garaja bakmak üzere kaputu indirdim. Ama indirir indirmez meraklı bir çift yeşil gözle karşılaşmam bir oldu.
"Hassiktir!"
Şokum şaşmıştı.
Ben ani gelen şokla söverken, Atakan gülerek elini tam kapanmayan kaputa bastırdı ve 'tık' esinin çıkmasını sağlayıp kaputun kapandığından emin olarak tekrar bana çevirdi bakışlarını.
"Benden korktuğunu bu kadar belli etme be Melih."
Üzerinde siyah bir kot, baskısız siyah bir tişört ve yine siyah renkte deri bir ceket vardı. Kıyafetlerinin dokuları farklıydı ama maşallah renk tercihi hiç şaşmıyordu. Gündüz gündüz içim kararmıştı yine. Sıkıntılı bir nefes verdim gökyüzüne doğru.
Neden hep kötü giden şeylerin üzerine bir de bi' doz Atakan veriyordu ki hayat bana?
Neden yani?
İstemsizce kaşlarımı çattım. Bu adamla aynı ortamda bulunmak bünyeme hiç iyi gelmiyordu. Bir de üstüne üstlük her şeyi kendine bağlayan egoist piçin teki olması, adeta pastanın üzerindeki çilek gibiydi. Ama ben 'egoistlerle mücadele derneği' falan değildim. Sabretmeyecektim.
"Senden korktuğum falan yok. Kendini bu kadar büyük görme. Ayrıca şu an mesai saatleri içindeyim, seninle konuşamam. Oyalama beni."
Atakan dudaklarındaki sigarayı sağ elinin iki parmağıyla çekip dumanı gıcıklığına (Bunu gıcıklığına yaptığına adım kadar emindim.) yüzüme üfledikten sonra "Arabamı almaya geldim." dedi keyifle sırıtarak. Benimle 'uğraşmak' harbi harbi hoşuna gidiyordu puştun.
Uğraşmak değil de 'eziyet etmek' diyin ama siz ona. Uğraşmak hafif kalıyor çünkü.
"Git babamdan iste, versin anahtarını."
"Ama ben senin vermeni istiyorum, Melihciğim."
Hassiktir lan oradan!
Gene başladın Melihciğim Melihciğim.
Gayet tilt olmuş şekilde, konuşmadan bagajdaki krikoyu alıp ön sağ tekerleği sökmek için aracı hazırlamaya koyuldum. Silecek suyu deposunu daha kolay çıkarmak için gerekliydi bu işlem. Biraz sonra arabayı yerden bi otuz - kırk santim yükselttiğimde arkamdan Tayfun'un sesini duydum.
"Melih abi! Kalender Usta 'Sadece su deposunu değiştirsin, gerisine karışmasın ben hallederim.' dedi. Misafirin varmış."
Nefes nefese uzattığı sarı kapaklı alet çantasını ve yeni su deposunu alırken "Sağ ol." dedim uyuz uyuz.
Misafirmiş... Peh!
Babam aklı sıra 'Ben hallederim, sen Atakan'la ilgilen.' diyordu. Güya beni 'özgür' bırakmıştı ama bu hareketiyle Şebnem'e giden yolları açmaya oynuyor gibiydi.
"Abi sizin ne vardı? Bugün çok iş yok, hemen bakarız."
Atakan yüzündeki imalı gülüşle son bir nefes çekip dumanı usul usul dışarı bırakırken, sigarasının ucunu silkeleyip külünü rüzgara savurdu ve bir saniyeliğine bana baktıktan sonra elinde kalan izmariti tek hamlede duvarın dibindeki çöp kovasına fırlattı.
Aferin, dersine çalışmışsın.
En sonunda da -gönlü olunca- Tayfun'a dönüp bilmiş bilmiş gülümseyerek "Ben 'Melih abinin' misafiriyim koçum." dedi.
O an yüzümü buruşturmaktan kendimi alamamıştım. Çünkü misafir olmayı bırak; kurt adam olsa kurtboğan, vampir olsa kazık, hayalet olsa tuz olurdum. O derece kıldım ona.
"Haa... Tamam abi, hoş geldin."
Tayfun benim çatık kaşlarımı fark edip götüm götüm park yerinden uzaklaşırken "Melih abi! Yeni çay demledim abi! Alırsınız içerden!" diye seslendi. İki lafından biri 'abi' olan Tayfun'a yine kızamayıp 'hadi git' manasında el salladım gülümseyerek. Meraklı çocuktu falan ama iyi kalpliydi. Mezuna kalınca babası sinirlenip 'burnu sürtsün diye' onu bizim yanımıza vermişti. Sanayiyi de neden çocuklara ceza verilecek bir yer olarak görüyorlardı, hiç bilmiyordum ama Tayfun kafası çalışan bir çocuktu. Ve az önce bu 'Misafir' denen yavşaktan hiç haz etmediğimi tek bakışıyla anlamıştı. Hep anlardı.
"Sevdim ben bu çocuğu, akıllı bir şeye benziyor."
Teveccühünüz(!) paşam.
Atakan'ı duymazdan gelerek, konuşmadan kutunun içinden bijon anahtarını çekip aldım. Birkaç dakika içinde jant kapaklarıyla göbek kapaklarını çıkarıp bijonları gevşettikten sonra, tekerleği kucakladığım gibi yerinden söküp hemen arkamdaki garaj duvarına dayadığımda ufak bir ıslık sesi duydum karşıdan.
"Ulan evde 'Hassas çocuk, narin çocuk.' diye sallıyordum arkandan. Buraya geldim, lastik söküp takıyorsun amınakoyim."
Arabanın öte tarafından gülümseyerek yüzüme baktı.
"Utandım valla."
Sende utanma diye bir meziyet var mı ki, Allah'ın barzosu?
Ayrıca... Birinin dedikodusunu yapıp sonra ona bunu itiraf edeni de ilk defa görüyorum.
Atakan açık sözlülüğün bir başka boyutunu yaşıyor olmalıydı.
Yüzüme bakmaya devam ettiğinde kafamı yere eğdim inatla. Onunla göz teması dahi kurmak istemiyordum. Vakit kaybetmeden kaputu açıp su deposunun bağlantılarını söktüm. Hemen sonra da sırtüstü yere yatıp lastiği çıkardığım kısmın hemen üstünde bulunan su deposunun kalan son bağlantısını sökmeye giriştim. Bu kısımda çok dikkatli olmalıydım. Çünkü deponun içinde hâlâ cam temizleme suyu vardı ve her ne kadar bantlı da olsa üzerinde bir yarık vardı. Ters bir hareketimde gayet acemi bir şekilde sırılsıklam olabilirdim.
Son kalan contayı da dikkatlice söküp depoyu çıkardığımda Atakan'ı dizimin dibine çökmüş beni izlerken bulmayı beklemiyordum.
"Yardım lazım mı? Bari onu söyle be enişte."
Enişteni si...
Yüzünde biraz dalga geçen, biraz da ilgi bekleyen bir çocuğun ifadesi vardı.
Bir süre boş boş yüzüne baktıktan sonra cevap vermeyi reddedip yeni deponun montajına giriştiğimde, Atakan'ın hafiften sinirlendiğini seziyordum.
1...2...3!
"Eeh be kardeşim! Bu nedir ya? Çocuk gibi küstün mü bana Melih?"
Ve tam da beklediğim gibi -yaklaşık üç saniye sonra- koca bir bebek gibi isyan etmeye başlamıştı.
Yüzüme yerleştirdiğim kudurtucu gülümsemeyle sessiz sessiz yeni depoyu aparatlarına bağlayıp yerine yerleştirirken, dizlerime yerleşen elleri hissedince ürperdim.
Ne oluyor lan?
Tensel temaslardan hoşlanıp hoşlanmadığımı tam olarak bilmiyordum. Annem uyluğuma (kalçadan dize kadar olan bacak bölümü), babam saçıma dokununca hoşuma gitmezdi mesela. Ama Atakan için bir şey söylemek çok zordu. Onun vücuduma değil temas etmesine, üflemesine dahi tahammülüm yoktu. Mümkünse yanımdan geçerken rüzgârı bile değmesin istiyordum. Geçen sefer bi' kaburgalarımı söküp elime vermediği kalmıştı çünkü.
"Ulan... Ne nazlı herifsin! Ben de mi sana 'Melih abi' diyeyim? Onu mu istiyorsun?"
Ortamı yumuşatmak için kurduğu cümleler, evet bir anlığına işe yaramıştı. Gülümsemiştim. Ama sadece o kadardı. Ona dün attığı mesajlardan dolayı sinirliydim hâlâ. Bu yüzden o gevşek ağzından samimi bir özür işitene kadar konuşmayacaktım onunla.
Bir insanın 'anasına' sövmek bu kadar kolay olmamalıydı, değil mi? Yaptırım uygulamak lazım ki, bir daha tekrarlanmasın.
"Melih?"
Bakmadım. Beni taciz etmeye devam edecekti belki ama bakmayacaktım.
"Melih abi?"
Sinsice bacaklarımın arasına girip dizlerimdeki ellerini yukarı, uyluklarıma doğru çıkarmaya başladığında gerim gerim gerilerek son contayı bağladığım gibi aceleyle arabanın altından çıktım. Oturur pozisyona gelince panikle bağırmıştım yüzüne:
"Ne yapıyorsun lan? Çek elini!"
Atakan gülerek "Yarabbi şükür!" dedi.
Gevşek herif, sanki zafer kazanmış gibi bakıyordu şimdi yüzüme.
"Hadi tamam, klavye artistliği senin tek savunman, onu anladım da... Yüz yüze geldiğimizde niye aynı performansı göstermiyorsun be Melih? Böyle beni görmezden geliyorsun, konuşmuyorsun falan, olmuyor. Gaza gelemiyorum. Bana bir saldır ki, ağzını yüzünü kırmam için elimde bir sebep olsun. Di mi Melih?"
Senin klavyeni de, gazını da, sebebini de...
Rahat bırak lan beni, psikopat manyak!
"Klavye artistliği falan yapmadım ben dün tamam mı? Yine olsa, yine söylerim o lafları. Beni hastanelik edeceğini bilsem, gene söylerim. Ama sen bu durumda bile hâlâ tehditler savurabilecek kadar korkak bi' herifsin. Erdemli davranıp özür dileyeceğin yerde, hâlâ pişkin pişkin konuşuyorsun. Yazık."
Atakan elleri hâlâ dizlerimde, yere çökmüş vaziyette, aramızda bir karış mesafe kalacak kadar yüzüme yaklaşıp çatık kaşlarının
gölgesinde kalan yeşil gözlerini gözlerime dikti tehdit eder gibi.
"Atakan abiye ne oldu? Kekeleyip duruyordun ilk gün."
"Yok bundan sonra 'abi' falan! Hak etmiyorsun sen benim saygımı. Anama küfreden adama ne saygı duyacağım lan ben?"
Atakan çatık kaşlarımla dik dik ona bakarken savurduğum sert sözcükleri bir süre sindirmeye çalışır gibi baktı yüzüme. Benim gibi 'hanım evladı' gördüğü, kolayca ezip şekil vereceğini sandığı birinden böyle tokat gibi azar yiyeceğini tahmin etmemiş olsa gerek, afallamıştı baya.
"Ulan..."
Bir an sonra yakama yapışıp alnını alnıma dayamıştı. Gözleri kapalı, hızlı hızlı soluyordu. Sanki bir sinir krizinin ortasındaydı da birazdan geri çekilip bana okkalı bir kafa atacaktı. Ama, hiç de beklediğim gibi bir şey olmadı.
Geri çekildiğinde uzun kirpiklerinin arasından beni süzen yeşil gözlerinde alaydan eser yoktu. Gayet saf bir pişmanlık ve mağrur bir yenilgiyle bakıyordu şimdi yüzüme.
"Özür dilerim."
Elleri hâlâ sıkıca yakamı tutarken, gözlerimi kaçırmama izin vermeden sessizlik içinde bana bakmaya devam etti.
"Özür dilerim tamam mı?! O an başka bir şeye sinirliydim. Sana patladım. Sinirliyken de geri vites yapamıyorum. Yoksa bile isteye annene saygısızlık edeceğimden değil yani."
Yakalarımı bir anda sertçe bırakıp karşıma, garajın duvarına yaslandığında yüzünde rahatlamış bir ifade vardı. Sanki üzerinden yük kalkmış gibiydi.
Demek ki dün benim öfkelendiğim kadar o da mahçup olmuştu.
"Eee Melih abi? Affettin mi beni?"
Sırtımı çamurluğa yaslarken belli belirsiz gülümsedim.
"Affettim."
Bana abi demesi garip bir şekilde hoşuma gitmişti, iyi mi?
"E hadi o zaman, şu lastiği takalım da bi çay ısmarla bana. Ağzımız dilimiz kurudu yalvarmaktan."
Usulca kafa sallayıp bana uzattığı eli tutarak ayağa kalktım. On dakika sonra lastiği takmış, dükkanın arka tarafındaki eski, demir salıncakta çay içiyorduk.
"Kaç yaşındasın sen ya? Hakikaten bunu çok merak ediyorum."
Atakan çayından bir yudum alıp bana yandan yandan oyuncu bir gülüşle bakarken "Ne yapacaksın lan yaşımı?" diye sordu. Ama ben kafaya takmıştım bir kere.
"Söylesene oğlum niye nazlanıyorsun?"
"Nazı ana kuzuları yapar. Ben burada senden başka ana kuzusu göremiyorum."
Bak, gene ya...
"Konuyu saptırma."
Atakan bıkmış gibi "Yirmi dört yaşıma girdim dört ay önce. Oldu mu? Merakın geçti mi?" dedi.
Oha lan!
"Ay farkı var aramızda. Ben de mayıs doğumluyum. Bi' dakika..."
Atakan 'matematiğim kötü, bana bakma' dercesine tek kaşını büktüğünde büyük bir aydınlanma yaşayarak "Aralık doğumlu musun?" diye sordum.
Yeşil gözleri gülüşüyle birlikte kısılırken kafa salladı.
"Yine de senden büyüğüm."
Çayımdan bir yudum alıp güldüm.
"Yalnız bir şey diyeyim mi? Ben aramda birkaç ay olan adama 'abi' demem."
"Hakkındır." dedi ve gülerek çaylarımızı içmeye geri döndük.
Bir saat önce biri çıkıp 'Gün batımında ölümüne gıcık olduğun herifle gülüşerek çay içeceksiniz.' dese inanmaz, siktiri çeker giderdim. Ama işte şimdi vaziyet böyleydi.
Bakalım bu gözler daha neler görecek?
🤎✨💚✨🤎
Bölüm sonu :')
Umarım hoşunuza giden bir bölüm olmuştur. Çok uzaktılar ama hafiften yakınlaştırmaya başladım. Hamam bölümü hemen gelmez. Çünkü o bölüm için biraz altyapı istiyor. ;)
Atakan'ın duvarında ilk çatlak oluştu. Özür dilemek çok zordu onun için ama başardı. Ne düşünüyorsunuz?
Melih'in diş göstermesini mi yoksa beyefendi takılmasını mı tercih edersiniz?
Yeni bölümde görüşmek üzere. 👋🏼😋💕
Kendinize iyi bakın.
Not: Atakan ve Melih'in doğum tarihlerini değiştirdim.
Doğum tarihleri:
Atakan --> 21 Aralık
Melih --> 31 Mayıs