ALTIN GÜNÜ

3932 Kelimeler
Selam... Türkiye'de yaşıyorsanız mutlaka en az bir kere şahit olmuşsunuzdur bir kısır partisine, güne ya da oturmaya (artık adını siz koyun). Hah! İşte bu bölümü okurken evinize gelen o teyzeleri hayal edin lütfen. Recep İvedik 3'teki altın günü sahnesini de düşünebilirsiniz tabi. Somutlaştırmak açısından güzel bir örnek olur. :3 Son olarak... Lütfen eğlenin. Çünkü ben yazarken çok eğlendim. 😌👌 Not: Recep İvedik sevmiyorum. 3'ten sonra çok bozdu. Şarkı: Altın Gün - Dıv Dıv Keyifli okumalar...🤓 ✴︎ ✴︎ ✴︎ "Altı! Hah...Yedi... Hah... Sekiz..." Ellerimdeki sekiz kiloluk dambılları kollarımı dirsekten bükerek uygun nefes alıp verişlerle aç-kapa hareketi yapıyordum. "Dokuz... On!" İkinci seti bitirip dolabın dibinde duran mataramdan birkaç yudum su içtim. Bugün pazardı. Hafta boyunca kendime ayırabildiğim tek gündü. Aslında genelde pazarları öğleden sonra arkadaşlarımla buluşmaya falan giderdim ama canım bugün evde kalıp spor yapmak istemişti. 'Neden salona gitmiyorsun?' derseniz... Spor salonuna yedirecek param yok, bu bir. İkincisi de, kendi kendime daha disiplinliyim. Bu yüzden sporumu evde (bazen de bahçede babamla birlikte) yapıyorum. Gerçi bu aralar pek spor yapamamıştım. Bunun sebebi de tatile girmemizden mütevellit sanayide, babamın yanında çalışıyor olmamdı. Ama bugün -pazar olduğu için- dükkan kapalıydı. Babam her ne kadar alışkanlık olduğu üzere -tabi ki bugün evde altın günü olacağı için değil- erkenden kalkıp dükkanı açmaya gittiyse de ben o kadar işine bağlı biri (!) değildim. Zaten dünden beri sinirim bozuktu. Dükkan açık olsaydı bile gitmezdim. 'Hayırdır, niye sinirin bozuk? Dün ne oldu ki?' derseniz... Aslında hem çok şey oldu, hem de hiçbir şey olmadı. Şöyle ki, babam insanlık edip o ayı-insan kırmasını dükkana, menemen yemeye davet etti. Ki bu benim hiç istemediğim bir şeydi. Ama olan olmuştu tabi. O an orada 'Sen tanımadığın etmediğin herifi niye sofrana çağırıyorsun baba ya?' diye isyan edesim geldiyse de, çoktan sohbet ede ede içeri geçtikleri için bir şey diyememiştim. On dakika sonra babam her zamanki muhteşem menemenini yapıp yüzündeki davetkâr gülüşle -tekerlek üstüne 50x50 ahşap paletten ibaret olan- masamıza koyduğunda, olanlar olmuştu. O zamana kadar sürekli naz edip "İstemiyorum bey amca, siz yiyin. Ben tokum." diye mırın kırın eden, kendini naza çeken Atakan, menemenin tadını alınca bir anda kendinden geçmiş, adeta 'azıcık ucundan alayım bari' deyip tüm tabağı yiyen Somer Şef gibi beş dakikada tavanın dibini sıyırmıştı. Ben de onun ne kadar düşüncesiz ve bencil bir öküz olduğunu o an o dakika tescillemiştim. Resmen rızkımıza çökmüştü it. Bir umut belki müdahale eder, bir şey der diye habire babama bakmıştım, ama yok. Yemeyi sevdiği gibi yedirmeyi de çok severdi. Bu yüzden -sırf ben rahatsız oldum diye- misafire 'yavaş ye ulan ayı' diyecek hâli yoktu. Nitekim, dememişti de. Onun yerine gülerek Atakan'ın omzunu pat patlayıp "Can boğazdan gelir. Ye evladım ye!" nutuğu çekerek ikinci bir menemen yapmaya girişmişti. Beni şaşkınlık denizine atan şey ise, Atakan Bey'in(!) bıyıkları sıvayıp sofradan kalkarken "Eline sağlık bey amca! Ben kalkayım artık. Annemi pazara bırakacağım daha. Siz yapın arabayı, ben hafta içi almaya gelirim." demesiydi. Hayvan herif, sofrayı toplamamıza bile yardım etmemişti. Gerçi onun yardımını isteyen yoktu ama yine de insan bi' kibarlıktan 'yardım edeyim' falan derdi di mi? Ama bu koduğumun ayısında nerede o nezaket? Babam domatesleri doğrarken "Sohbet de edemedik doğru düzgün. Neyse artık bir dahakine. Babana selamlarımı ilet oğlum." dediğinde pişkin pişkin sırıtarak dudağının kenarına bir kürdan yerleştirip "Eyvallah bey amca! Aleykümselam." demişti. Sonra da -ne ara çağırdığını bir türlü anlayamadığım- sanki ışınlanmış gibi bir anda kapımızın önünde beliren, camları filmli, lacivert Reno'ya binip gitti. Ben de arkasından sövdüğümle kaldım. Toplasan en fazla yarım saat oturmuştu bizimle. Ama onda da başını telefondan kaldırmamış, babamın her sorusunu ustaca savuşturup kendisi hakkında ser verip sır vermemişti. Puşt bi' de konuştuğu zaman sadece benimle ilgili sorular sormuştu babama. Ne okur (bildiği halde)? Nasıl çocuktur, kötü alışkanlığı var mıdır? Mezun olunca hemen iş bulur mu? Ev geçindirebilir mi? Kardeşimi üzer mi? Bunları bana da sorsa, ben de cevap verebilirdim pekala. Ama it bütün soruları babama sormuş, bana da pis pis bakmaktan başka bir şey yapmamıştı. Ulan! Ulan onun o imalı bakışları, bileğinden sarkan kehribar rengi tesbihi, bir ayağını dizine atıp gergin gergin sallayışı, orta parmağındaki siyah taşlı gümüş yüzüğü... Bir insanda bulunan her şey bu kadar mı irite edici olur ya? Allah'ın kırosu! Onu düşünmeye ara verip yeniden dambıllara sarılmak üzere eğilmiştim ki, alt kattan gelen tıkırtı seslerini duyunca irkildim. "Ne oluyor lan?" Hemen arka planda çalan hareketli müziğin sesini kısıp kafamı aralık kapıdan uzattığım gibi aşağıya, merdivenin ucuna baktım. Odam üst kata çıkan merdivenin hemen ucunda olduğu için kafamı uzatınca eve kimlerin girdiğini gayet iyi görüyordum. "Kız, Hatun! Koltukların yerini mi değiştirdin, ne yaptın kız? Salon bi' değişik olmuş." Kısmet teyze kısa, permalı saçları ve adeta onunla bütünleşmiş, kocaman gözlükleriyle bir sağa bir sola yaylana yaylana içeri girmişti. "Değiştirdim be Kısmet! Vallahi içim sıkılmıştı, iyi oldu." Annem, çoktan içeriye geçip münasip bir köşeye kurulan, 'sözde' arkadaşı ama bana göre tam bir 'sinsi' olan Kısmet teyzeye seslenirken; şimdi onun açık bıraktığı bahçe kapısından içeri giren (başta anne tarafımdan akrabalarım olmak üzere) 80 kilo üstü, ışıltılı, payetli, düğüne gider gibi süslenmiş bir grup kadına gülümsüyordu. "Hoşgeldiniz! Hoşgeldiniz canım!" Kadınlar gülüşe, konuşa bahçemizi arşınlayıp evimizin kapısından içeri girerken, adeta ork ordusu görmüş masum Hobbit köylüsü gibi endişeyle geri odama kaçtım. Çünkü biliyordum ki, bekar bir erkek için azılı çöpçatanlarla dolu bir altın gününde mahsur kalmak; Bağcılar'da çatışmanın ortasında kalmaktan daha beterdi. Orada birkaç sıyrıkla kaçıp kurtulabilirim belki ama burada 'kaçış' diye bir şey yoktu. "Geçin hayatım geçin! Ay dur, terlik vereyim!" "Yok, yok hiç gerek yok Hatun abla! Biz getirdik." Topuklu ev terliklerini giyip ağır adımlarla antreden salonumuza geçen kadınların yüzlerindeki sinsilik kokan gülüşler, açıkçası pek hoşuma gitmemişti. Kısır yiyip dedikodu yapmaya geldikleri o kadar belliydi ki. "Nasılsınız? İyisiniz inşallah Hatun hanımcığım! Kalender bey nasıl? Melike hanım kızımız nasıl? Torunlar nasıl?" "İyiyiz, iyiler çok şükür." "Ay Hatun! Senin bir de oğlan vardı di mi kız? Adı neydi? Hah, Melih!" İrkilerek odama kaçtım yeniden. Beni görmelerini hiç istemiyordum. "Aaa... Melih mi? Yukarıda odasında." "Bi çağır da yüzünü görelim kız! En son sünnetinde görmüştüm ben onu." "Canım Melih'in okulu tatil oldu. Bir haftadır gece yarılarına kadar babasının yanında çalışıyor yavrum. Yorgun o yüzden. Bugün yatıp dinlenecek." Hay ağzın bal yesin! O güzel yanaklarını öpeyim canım anam! Neşeli neşeli üzerimdeki terli atleti kirli sepetine atıp temiz bir tişört giydim hemen. Annem birazdan yine her zamanki gibi bana bir tabak yapıp yollardı mutfaktan. Ve ben de hiçbir meraklı misafirle (ya da akrabayla) yüz göz olmadan -gayet nezih bir şekilde- odamda kısır, börek, sarma ve müzik eşliğinde terapi yapardım kendime. Oh mis! Ne diyorum ben ya? Yemek için bile olsa burada durmak çok riskli. Üstelik tam da başıma Şebnem olayı çıkmışken... Her ne kadar kalıp pasta-börek gömmek istesem de acilen evden gitmem gerekiyordu. Çünkü şimdi çağırtmasalar bile mutlaka birazdan çay içerken tekrar benden bahsedeceklerdi eminim. "Kız Mürüvvet! Saçlarını nerede kestirdin kız? Beni de götür bir dahakine." "Tamam, tamam götürürüm. Yalnız... Bana bak, sosyete kuaförü o! Senin mahalledeki Reyhan'a benzemez. Ona göre getir mangırları." "Ay, ayıp ama Mürüvvet ya!" Kulağımı kapıya dayamış, alt kattan gelen tiz sesli uğultuları dinledim dikkatle. Beni 'uzun bir süre' çağıracak gibi durmuyorlardı. Hele de annemin o çıkışından sonra biraz zordu. Oh, oh çok iyi! Çay karıştırma sesleri gelince daha bir cesaretlenerek askıdaki ceketimi kapıp merdivenleri inmeye koyuldum. Şimdi sessiz sedasız evden çıkıp gitsem kimsenin ruhu duymazdı. Bu gürültüde sıvışmak en iyisiydi. Ama ben daha merdivenlerin yarısına gelmişken çalan zille beraber cırtlak bir ses duyuldu kapıdan: "Hatuun! Kızım ben geldim, Nebahat ablan!" Hassiktir... Nebahat teyze! Annem salondan koşa koşa gelip kapıyı ona açarken yüzünde güller açıyordu. Ben ise nefesimi tutmuş, gizlendiğim yerde gerginlikten kaskatı kesilmiş bekliyordum. Diğerlerini anlatabilirdim belki ama küçüklüğümden beri beni torununa almayı kafaya takan Nebahat teyzeden kaçabilir miydim? Bilmiyordum. "Ay vallahi buraya kadar yürüdük Sema'yla! Git git bitmiyor kızım bu kanal boyu. Ne biçim yerde oturuyorsunuz be? Ay ay ay... Varislerim, varislerim!" "Yardım edeyim ister misin Nebahat abla?" "İyi olur, gel gir koluma da öyle gidelim. Çocuklar nasıl? Torunlar falan?" "İyiler Allah'a şükür." Annem iyilik meleği gibi gelip Nebahat teyzenin koluna girdiğinde 'nedense' kadın gayet dinç görünmüştü gözüme. Ama varis denen şeyin nasıl bir meret olduğunu şahsen bilmiyordum. Bu yüzden şimdi bunu hakkında yorum yapamayacaktım. Tek yapmak istediğim, bir an önce bu lanet altın günü kabusundan kaçıp kurtulmaktı. Gittiklerinden emin olunca hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı indim. Özgürlük birkaç adım ötemdeydi ama daha kapıya elimi süremeden yine bir ciyaklama kopunca ödüm bokuma karışmıştı. "AİYYY!!! GÖZLÜĞÜM DÜŞMÜŞ KIZ!!" HASSİKTİR!! Kahretsin ki, salona girmemişlerdi henüz. Oğlum bizim evimiz havalimanı mı ya? Niye her gelen gideceği yere rötarla gidiyor anasını satayım? "Nerede düşürdün Nebahat abla? Bahçede mi? Dur bi' bakalım. Nasıl bir şeydi?" Annem gayet medeni ve çözümcü yaklaşarak kadını koridordan geçirip çelik kapıya, benim olduğum yere, yönlendirirken, ayağımın ucunda bana bakan gözlükle olduğum yerde çakılı kalmıştım. Kımıldayamıyordum. "Ay bak kızım nasıl bir şeydi biliyor musun? Kırmızı ipleri vardı böylea-a-a-a-aaaaaa.... Melih değil mi o?! Meliih!" (Not: Yalan Dünya Vasfiye teyze = Nebahat teyze ldfkgdlkgndkln) Portmantodaki aynada altın harflerle kocaman kocaman ' S I Ç T I N ' yazıyordu şimdi benim için. Hay senin gözlüğünü de seni de..! "Ee... Bu gözlük sizin herhalde? Buyurun." Altmışlı yaşlarının sonlarında olduğunu düşündüğüm kadın annemden kurtulup gayet "dinç" bir şekilde yanıma geldi ve elimdeki gözlüğünü kaptığı gibi yanaklarıma yapıştı. "Ay sen ne kadar yakışıklı olmuşsun görmeyeli! Sarı oğlan! Pü pü pü maşallah! Öp bakayım elimi yavrum." Robot gibi eğilip tombul, yumuşak elini öptüm Nebahat teyzenin. Bunun sadece bu kadarla kalmasını umuyordum fakat... "E gel hadi sen de bizle. Hem Sema da geldi, içeride. Laflarsınız acık. Olmaz mı?" Kibarca reddetme girişiminde bulundum: "Yok, teyzeciğim. Arkadaşlara söz verdim. Ben gidey-" Annem sözümü kesti: "Aaa, Melih! Misafirlere hoşgeldin demeyecek misin oğlum? Çok ayıp. Kapıdan bir 'hoş geldiniz' de bari, öyle git nereye gideceksen." ANNE?! Şimdi zerre kadar kaçma şansım kalmamıştı işte. Annem de onlardan tarafa dönüvermişti. Hem de iki saniyede. Oysa ben 'Bu sefer bazı şeyler farklı olur belki.' diye düşünmüştüm. Ama annem yine bildiğimiz gibiydi. Eve ne zaman misafir gelse beni onlara sunmaktan büyük keyif alır, adeta 'Bu yakışıklı (!) çocuğu ben doğurdum.' dercesine böbürlenirdi. Ve şimdi de aynı şeyi yapacaktı. Oğluyla hava atacaktı. "Bir kerecik selam ver oğlum, hadi." Annem böyle konuşunca ister istemez anksiyetem tırmanışa geçiyor, sebepsiz yere kendimi görücüye çıkacak kız gibi hissediyordum. Ki bu da bence çok saçmaydı. Birinin böyle hissetmesi de... "Gel Melih, gel." Annem ve Nebahat teyzenin peşinden korka korka salona girdim. Ve beni görür görmez çığlık atmaya başlayan heyecanlı bir kadın topluluğunun önüne düşmem bir oldu. "AAAAAİİİYYĞ!!" "AY KIZ BU KOCAMAN OLMUŞ!" Kendimi 'Kuzu Kuzu'yu göbek atarak söyleyen Tarkan'mışım gibi hissediyordum şimdi de, iyi mi? Ortamda o kadar çok bekar kadın vardı ki... Hepsi de aç kurt gibi gözlerini bana dikmiş, her yerimi bakışlarıyla yiyordu. İster istemez 'Açıkta bir yerim mi görünüyor lan acaba?' diye kendimi kontrol etmiştim. Allah'ım sen koru yarabbim! Ben -neredeyse başımı hiç yerden kaldırmadan- utana sıkıla bütün misafirleri tek tek selamlarken, annem -ayıptır söylemesi- benim pezevengim gibi salon kapısında sırıtarak bekliyordu. Öğk! Hatırı sayılır büyüklerin ellerini itinayla öptükten sonra evde kalmış otuzlu yaşlarındaki (Türkan, Şükran ve Ümran) mahalle ablalarının -kâh sözlü kâh fiziki- tacizlerine maruz kalmamak için (Çünkü daha önce içlerinden biri 'kardeş' ayağına popomu ellemişti.) annemin yanına kaçtım. Pazar günü sabahın köründe sıcak yatağından kalkıp dükkan açmaya giden babama şimdi sonuna kadar hak veriyordum. Adamın bir bildiği vardı ki gitmişti. Ah ulan! Keşke beni de alsaydı giderken. "Ay kız Hatuun! Erkek güzeli senin bu oğlan da be! Görmeyeli büyümüş baya." "Erkekler öyledir hayatım. Birden boy atarlar." dedi Mürrüvvet teyze bilmiş bilmiş. He Mürüvvet teyze he! Bir gecede büyüdüm zaten ben de. Pamukta fasulyeyim ya hani. Tövbe tövbe... "Pek bi' yakışıklı olmuş maşallah!" "Allah nazarlardan saklasın komşum! Güzel çocuk yapmışsın vallahi." Bunlar nasıl laflar ya? Ben 'Bu sözler iltifat mı, yoksa taciz mi?' diye düşünürken, onlar çoktan kendi aralarında -ama bu sefer beni yukarıdan aşağı süzerek- dedikoduya geri dönmüşlerdi. Hızlıca eğilip annemin kulağına sessiz yardım çığlıkları attım: "Anne benim ne işim var bu kadar teyzenin içinde ya?! Bırak gideyim!" Ama annem pek oralı olmadı, tahmin edersiniz ki. Her zamanki gibi gülümseyerek yanaklarımı sıkıp mutfaktaki teyzeme seslendi: "Huri! Bir tabak da Melih'e yap kardeşim!" "Hemen ablam!" Bu kazığını unutmayacağım anne! Aha da buraya yazıyorum. Neyse... Sonuç olarak, bu bol dramalı, dedikodulu, 'erkeğe susamış' bekar kadınlarla dolu kısır partisine kendi ayaklarımla girip mahsur kalmıştım. Durum buydu yani. Harika (!) On - on beş dakika sonra muhabbet iyice koyulaşınca, delicesine korktuğun ama hiçbir zaman kaçamadığım, bombardıman gibi sorular ardı ardına üzerime yağmaya başlamıştı. "Eee Melih! Dersler nasıl?" "Okul bitti mi?" "Askere gittin mi?" "Birikmiş paran var mı?" "Sevgili yaptın mı?" Annem sanki benim menajerimmiş gibi, içinden cımbızla seçtiği tek bir soruyu cevapladı sadece: "Melih'imin konuştuğu bir kız var. Ben buldum!" "OOOOooo..." "Böyle incecik, uzun boylu, sarışın, mavi gözlü, hanım hanımcık bir kız. Bir de güzel bir de güzel... Vallahi bir içim su! Bir görseniz..." Annem toplumun dayattığı, sanki ideal olan sadece bu özelliklere sahip olmakmış gibi, artık klişeleşen 'güzellik standartlarının' neredeyse hepsini teker teker saydığında ve Şebnem'in 'mükemmel gelin adayı' olduğuna dair ortaya attığı tezini doğruladığını sanarak zafer edasıyla gülmeye başladığında, yüzümü buruşturdum. Tamam, sarışın kızların da kendine has güzelliği vardı kabul. Ama bu nasıl bir anlatım şeklidir be kardeşim? "Ayyy!! Düşünsenize kız!! Bu iş olursa... Sarı sarı torunlarım olacak! Allah'ım nasip etsin o günleri, göstersin inşallah." Allah'ım nasip etme ne olur! Bana kaderimde yazan kişi kimse onu ver. Annemin, tıpkı Hitler'in 'üstün ırk' yaratma sevdasına benzer bir inatçı sevdayla Şebnem'le benden sarı sarı torunlar elde etme hayali tam bir sorundu. Ama bunu bir salon dolusu dedikoducu teyzenin eline malzeme olarak vermesi daha büyük bir sorundu. Kadınlar bu 'sarı sarı bebekler' lafıyla heyecanla hep bir ağızdan şaşkınlık nidaları atarken "A-a-a-a-aaaaa!! Vallahi inanmam!" dedi Nebahat teyze yerinden zıplayarak. Mecliste asabi şekilde itiraz eden vekil havası vardı üzerinde garip bir şekilde. "Kız hani benim torunla yapacaktık bunları? Yazıklar olsun sana Hatun! Kandırdın beni öyle mi?" Annem bunu tamamen unutmuş gibi bakışlarını teyzeme kaçırırken ben bıyık altından gülüyordum onun bu haline. Diğer yandan da Nebahat teyzenin yüzündeki yapmacık hayal kırıklığına bakıyordum. Ulan sanki annemle beni torunuyla evlendireceğine dair kontrat imzalamıştı da, annem bana 'kısmet' bularak kontratı bozmuştu. Bu ne böyle garip garip tripler, bir şeyler? Malınız mıyım lan ben sizin? Te Allah'ım! "Anneanne! Ayıp oluyor ama utandırıyorsun beni." Aşağı yukarı benim yaşlarımda olan torunu Sema olabildiğince nazik bir dille onu uyarırken, utancından yüzüme bakamıyordu. Ulan! Ben ise başta patavatsız Nebahat teyze olmak üzere ortamdaki -Huri teyzem ve Sema hariç- bütün kadınlara kötü kötü bakışlar atıyordum. Hepsinin yüzü Şebnem'i duyunca birden 'nasip-kısmet' diye parlamaya başlamıştı. Sanki mahalledeki bütün bekarlar evlenmiş de bir ben kalmışım gibi, hepsinin gözlerinde şimdi 'Evlendirmek için yeni rota oluşturuldu.' yazıyordu iyi mi? İşin kötü tarafı, bu beni ciddi ciddi korkutuyordu. Oturuma kısa süreli bi' kek-çay molası verildiğinde bir onlara, bir de utana sıkıla telefonunun saatine bakan Sema'ya baktım. Genetik mühendisi kızın bulunduğu ortama bak anasını satayım! "Aşk olsun Hatun, çok kırıldım kızım. Çook!!" "Nebahat teyze sen bi' otursana hayatım! Bak burada 'gelinimizi' tanıtıyor Hatuncuğum bize. Araya girmez misin lütfen?" dedi Mürüvvet denen kadın sonunda. Kırmızı ruju, bukleli kakülleri ve ekoseli eteğiyle tam anlamıyla Yeşilçam'ın zengin, kötü kadınları gibiydi ama isminden dolayı olsa gerek, evlilik işlerine dibi düşüyordu. Ayrıca 'gelinimiz' demesi de dikkatimden kaçmamıştı. Nereden 'sizin gelininiz' oluyor ulan Şebnem? Daha 'annemin gelini' değil. Daha benim bile 'gelinim' değil! Ne diyorum lan ben? Düşüncelerimin absürtlüğünü bir kenara bırakıp ortada dönen muhabbete kulak kabarttım yeniden. Nebahat teyze şişlerini eline almış, dışlandığı sohbet ortamına sinirli sinirli bakışlar atarak örgü örerken, Sema utançla telefonuna gömülmüştü. Diğer hanımlar da anneme Şebnem hakkında sorular soruyordu: "Ayy! Demek bir içim su ha? Göstersene, bakalım. Fotoğrafı var mı?" Annem hızlıca telefonunun galerisine girip son eklenen fotoğrafı gösterdi hemen. "AAYYYY!!" Bir çığlık da burada koptu tabi. Sonra herkes övgüler yağdırmaya devam etti: "Hakikaten kızın gözleri masmaviymiş be ablam!" "Ay parçası mübarek. Deniz gözlü." "Maşşallah! Maşallah!" "Kız Hatuuun!! Durdun durdun, gelinin iyisini buldun ha!" Annem sanki emeğinin karşılığını alan YKS 1.'si gibi gururla, kendine yapılan iltifatları kabul ederken "Ay sağ olun! Valla bir tanecik oğlum var. Kimse kusura bakmasın, en güzel kızla evlendireceğim onu. Ahdım var." dedi gaza gelip. Yavaşş... O esnada Nebahat teyze şişleri kemirme raddesine geldiyse de sesini çıkarmamıştı. Annemi zora sokacak bir ânı kolladığından emindim nedense. "Adı ne demiştin kızın Hatun abla?" "Şebnem." "Yaşı? Memleketi? Ailesi falan?" "Yirmi iki yaşında. Bir yaş var benim oğlanla aralarında." "Ooo ne güzel, ne güzel. Yaşı yaşına." "Ailesi aslen Ordulu. Çok eskiden gelip yerleşmişler buraya. Babası karakol amiri, annesi ev hanımı. Atakan diye bir abisi var. Bir de bir erkek kardeşi varmış ama ismini bilmiyorum. Sadece abisini gördüm gelinimin." Atakan'ın ismini duyunca göz devirdim. Ailenin bir de küçük oğlu olduğunu öğrenince şaşırdım. En sonda da 'gelinim' lafını duyunca yeniden göz devirip ayinimi tamamladım. Harbiden çok acayip bir duygu durum değişikliği yaşıyordum. Annem sağ olsun beni iyice manyak etmişti. "Eve çağırdın mı hiç? Yemeğe falan? Ailecek tanışsaydınız bi." Yahu sana ne be Mürüvvet, sana ne be? Mürüvvet teyze bitmek bilmeyen mırıltılı seslerin arasından görünüp en korktuğun konuyu açınca ister istemez içime çektiğim derin nefesi bir anda dışarı üfledim kuvvetlice. "Anne ben gideyim ya! Vallaha bak. Geç kaldım zaten arkadaşlara. Beklerler beni." Ama annem bana cevap verene kadar Nebahat teyze eline sazı almıştı çoktan: "A-a-a-aaaa daha tanışmadınız mı ailecek? Gelinini yüz yüze görmedin mi Hatun?" Ulan zaten markette yüz yüze görüp beğenmiş olmasa, kızı bana nasıl ayarlasın be Nebahat? Az mantıklı ol bebişim ya! "G-Gördüm tabi gelinimi. Gördüm de..." "Gördün de ne? Bir hamam yapmadınız ama di mi?" "Hamam mı?" diye sordum şaşırarak. Hamam ne alakaydı şimdi, zerre anlamamıştım. "Hamam tabi ya! Sen bilmezsin. Bizde adet böyledir. Kızı alırsın hamama götürürsün. Bi güzel önüne arkasına bakarsın." O ne biçim adet lan? Sapık mıyız biz? "Anne ne diyor bu kadın?" dedim yine fısıltı hâlinde çığlık atarak. Annem bana 'sen bir dur' dercesine el edip susturduktan ona cevap vermeye girişmişti: "Artık hamam mı kaldı Nebahat Hanım, Allah aşkına? Onlar eskidenmiş. Olur mu hiç öyle? Bunlar yeni nesil. İstemezl-" "İsterler isterler! Hem bu devirde ne sahtekârlar var sen biliyor musun kızım? Kaldı ki, elmayı bile yıkamadan yemiyorsun. Elin boyalı kızını yıkamadan mı alacaksın gelin diye?" Hoaydaa! Bu yaşıma kadar birçok basmakalıp düşünceli insan gördüm ama sanırım tacı sana veriyorum Nebahat teyze. Bu ne sikimsonik düşünce şekli lan? Beynim durdu. Tabi torununu bana yamayamadın, aklın sıra işimize çomak sokmaya girişeceksin. Giriş ulan! Senden korkan senin gibi olsun. Kısa bir sessizlikten sonra "Ne diyeceğim ki kıza?" diye sordu annem masum masum. Kadınlar nefeslerini tutmuş bu 'dahiyane' fikrin devamında gelecekleri beklerken, Nebahat teyze ipini şişini bir kenara koyup işaret parmağıyla annemin sehpadaki telefonunu gösterdi. "Ne demek ne diyeceksin? Al o telefonu ara bakayım kızı. Ben sana tarif edeceğim şimdi." İşlerin rengi iyice bok rengine dönerken, mutfağa gidip kendime koca bir bardak su koydum. Kadınlar bu konuyu tartışırken de nefesimi tutarak dört büyük yudumda içip bitirdim suyumu. Ama yine de içimin yangını sönmemişti. Stresten kavruluyordum adeta. Allah'ım... Lütfen bu işin sonunda Şebnem annemi 'tasarlayarak' taciz etmekten falan dava etmesin. Endişeli düşüncelerimi annemin "Şebnem! Kızım n'apıyorsun?" diyen sesi böldü. Gerginlikten olsa gerek, haddinden fazla neşeli çıkmıştı sesi. "..." Salonda -ben dahil- herkes nefesini tutmuştu ama ben yine de Şebnem'in hattın öbür ucundan gelen sesini duyamıyordum. "Bak sana ne diyeceğim kızım..." "..." "Bizimle kaplıcaya gelmek ister misin?" Nebahat teyze annemin kolunu dürttü şişinin küt tarafıyla. Gözlükleri burnunun ucundan düştü düşecekti. "Ailecek gideceğiz, de. Kadın kadına, de. Ananı da al gel, de." Annem aldığı komutlarla beraber cümlelerini toparlayıp konuşmaya devam etti: "Bu hafta müsait olduğunuz bir gün, hep birlikte kaplıcaya gidelim diyoruz. Şöyle kadın kadına, yemeli içmeli, cümbüşlü... Dedik Şebnem kızımız da gelsin. Görmemiştir belki hamam kültürü falan dedik. Gençsin ya kızım hani ondan." "..." "Hı hı evet, kızım. Sen de gelmek ister misin bizimle?" "..." "Sor tabi kızım annene, sor. Sormadan olur mu? Hatta bak ne diyeceğim, anneni de çağır. O da gelsin. Hem sıcak su iyi gelir eklem ağrılarına. Bire bir yani." Ulan kadının eklem ağrısını nereden biliyorsun anne? Bu nasıl bir bilgi toplamaktır? "..." "Annene mi veriyorsun? Tamam kızım, ver hadi." "..." "Alo! Evet evet. Kaynaşmış oluruz." Annemin yüzündeki ifade her geçen saniye biraz daha güleç bir hâl alırken, anlamıştım. Şebnem ve annesi hamama gelmeyi kabul edeceklerdi. Sanırım... Sandalyenin koluna astığım ceketimi sessizce üzerime giyip teyzemin, halamın büyük kızının, bir de baya 'iri kemikli' olduğu için beni ele vermeyeceğini düşündüğüm Keriman teyzenin arkasından dikkatlice geçip koridora çıktım. Kendi evimden kaçıp gitme vaktim gelmiş de geçiyordu bile. Hadi Melih! Kaç kurtul. Kapının önüne çıkınca otuza yakın ayakkabının arasında kıyıda köşede üst üste duran lacivert spor ayakkabılarıma uzanıp arkalarına basmayı umursamadan giydim. Sonra da kapıyı kapattığım gibi bahçeden seke seke geçip sokağa fırladım. Telefonum cebimde titrediğinde iki sokak ötedeki parkın oraya yeni varmıştım. "Sen kimsin lan?" Asabiyetle telefonu çıkarıp kilit ekranda beliren yazıları okudum içimden. 3 yeni mesajınız var. Atakanpiçi: Melih! Atakanpiçi: Ne hamamı lan? Atakanpiçi: Neyin peşindesiniz oğlum siz? Atakanpiçi yazıyor... Hay anasını satayım! Teyzeler bitti bir de sen başlama gözünü seveyim. Atakanpiçi: Ne yapacaksınız lan kardeşime hamamda? Paranoyak piç! Senin kız kardeşine kadınlar hamamında ne yapabilirim lan ben? Melih: Bunu bana değil anneme sorman gerek Atakanpiçi: Senin ananı (Görüldü ✓✓) Melih yazıyor... .... Melih yazıyor... .... Melih yazıyor... Melih: Ağzını topla puşt Melih: O kadar uzun boylu değil Melih: Durman gereken yeri bil (Görüldü ✓✓) Melih: Zaten şu an çok gerginim Melih: Beni zorlama hıncımı senden alırım Melih yazıyor... Melih: Elimde olmayan şeyler yüzünden bana fırça çekmenden bıktım Melih: Benim de sabrımın bir sınırı var tamam mı? Melih: Her gün senin paranoyalarınla uğraşamam Melih yazıyor... Melih: Sen abiysen ben de kardeşim Melih: Ben de bir kızla aynı evde büyüdüm Melih: Ben de kendi canımdan kanımdan birini korumanın ne demek olduğunu biliyorum Melih: Her şeyi kendine atfetmekten vazgeç artık Melih: Sinirimi bozuyorsun (Görüldü ✓✓) Atakanpiçi yazıyor... Atakanpiçi: Bitti mi? Telefonu yola fırlatıp paramparça etmemek için kendimi zor tutarak 'caps lock'a bastım. Melih: BİTTİ. Atakanpiçi: Tamam. Atakanpiçi: Yarın öğlen arabayı almaya gelicem sanayiye Atakanpiçi: O zaman sakin kafayla konuşuruz Atakanpiçi: İşim var şimdi Atakanpiçi çevrim dışı. Ulan!! Benimle tam da kavga etmen gereken zamanda niye susuyorsun şerefsiz?!!! "Senin ben dengesizliğini sikeyim!" Önümden köpekleriyle birlikte geçen iki kadın önce irkilip sonra da dik dik bana baktılarsa da, onlara aldırmadan öfkemin bütün bedenimi yakıp kavurmasına izin verdim. Bu hiç normal değildi. Ben normalde çok sakin, kuzu gibi bir adamdım. Garsona sipariş verirken bile bağırıp çağırmazdım. Hatta -Atakan'dan önce- en son birine ne zaman sinirlendiğimi hatırlamıyordum bile. Ama ne hikmetse şimdi gün ortasında çok yükselmiştim. Sanırım gün boyu tacize uğradıktan sonra bir de üstüne bir doz Atakan alınca bünyem kısa devre yapmıştı. Önemli soruysa şuydu: Şimdi ben bu siniri başımdan nasıl atacağım? Bir hışımla en yakın otobüs durağına yürümeye koyuldum. En kısa zamanda sanayi sitesine giden otobüse binip babamın yanına gitmeliydim. Biliyorum, pazar günleri otobüsler her zamankinden daha geç geliyordu ama beklemek sorun değildi. İlk gelene binip direkt dükkana gidecektim. Sonra da yorgunluktan bayılana kadar araba tamiri... Evet planım buydu. Ne zaman öfkelensem yaptığım gibi, yorgunluktan bayılana kadar motor yağı temizleyecektim. ✍🏼🤎✍🏼🤎✍🏼🤎✍🏼 Okuduğunuz için teşekkür ederim. :) Beğeni ve yorumlarınızla destek olursanız ve (içinizden gelirse tabi zorlama yok) önerirseniz çok mutlu olurum. Bu arada bu kısım hariç bölüm 3725 kelime. Diğer bölümlere nazaran biraz daha uzun bir bölüm oldu ama Melih'in üzerindeki mahalle baskısını daha iyi görebilmeniz için yazmam gerekiyordu. Hatta ben burada aslında gençlere 'evlenmeleri konusunda' yapılan mahalle baskısını göstermek istedim. Herkesin hiç de kendini ilgilendirmeyen konularda nasıl da 'kolayca' söz sahibi olabildiğini göstermek istedim. Sinir bozucu bir şey ama farkında olalım ya da olmayalım hepimiz buna maruz kalıyoruz bir yerde. Umarım sizi üzdüğü kadar eğlendiren de bir bölüm olmuştur. :') Bölümü düzenlemem uzun sürdü çünkü sonundaki mesajlaşma kısmını koyup koymamak konusunda kararsızdım. Umarım kafa karıştırıcı olmamıştır. Bir de orada biraz Melih'in onu her fırsatta ezmek isteyen Atakan'a biraz diş göstermesini istedim. Umarım bu da hoşunuza gitmiştir. :') Not 1: Yeni bölüm sanayide geçecek. Not 2: Merdiveni unutmayın lütfen. :') Görüşmek üzere... 🤠
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE