KALENDER USTA

3192 Kelimeler
Atakan'ın arabası (Mercedes-Benz W140) Şarkı: Cem Karaca - Bindik Bir Alamete Melih Atakan Keyifli okumalar ~ ✴︎ ✴︎ ✴︎ "Ooo Melih! Kocaman adam olmuşsun lan sen!" Yavuz amca elini enseme atıp güçlükle beni kolunun altına çekerken, o sırada arabasını tamir etmekte olan babama sesleniyordu gülerek: "Kalender abi! Neyle beslediniz siz bu çocuğu ya? Hay maşallah, sırık gibi olmuş." Babam kaputun kenarından kafasını uzatıp gülerek cevapladı onu: "Anasının işleri be! 'Dalyan gibi oğlum olsun.' dedi, yedirdi ne bulduysa. Aha, çocuk da hormonlu oldu işte böyle." "Baba ben hormonlu değilim ya!" diye isyan ettim gülerek. Bir yandan da Yavuz amcanın mengene gibi kollarından kurtulmaya uğraşıyordum. Ne hikmetse, her seferinde benimle yersiz bir güç yarışına girip durduk yere şakalaşmayı güreşe çeviriyordu. Onu kolundan tutup yere çalmam beş saniyemi almazdı gerçi ama elli yaşındaki adamın da bu yaşta kalça kırığıyla acillerde sürünmesine gönlüm razı gelmiyordu açıkçası. Boyumun bu kadar uzun olmasına gelince... Tabi ki annemin nefis yemeklerinin katkısı yadsınamazdı ama bunda daha çok genetiğin -özellikle anne tarafımın- etkin olduğu kesindi. Peki ben şimdi meslek lisesi çıkışlı, biyoloji bilgileri azami düzeyin de altında olan -göz renginin hayranlık duyulan birine çekeceğine inanan- babama ve Yavuz amcaya bu 'sihirli' bilgiyi söylemeli miydim? Bilmiyordum. Aralarındaki tatlı-mantıksız muhabbeti bozmamak adına susmayı seçtim. "En son ne zaman gördüm lan ben seni? Lisede miydin? Bizim oğlanın bisikletini yapmaya gelmiştin herhalde?" Kafa salladım sıkıntıyla gülerken: "Olabilir Yavuz amca. Gelmişimdir." Oyun bağımlısı Eray, 110 kilo haliyle bisiklete mi biniyordu ki? Hiç hatırlamıyordum. "Makine mühendisliği kazandı dedilerdi senin için. Kaçıncı sınıf oldun bakayım?" "Son sınıf oldum." Önümdeki lokma takımını işaret eden babama onaylayan bakışlar atıp elime geçirdiğim kırmızı plastik çantayla beraber yanına giderken Yavuz amcanın arkamdan gevrek gevrek sırıtarak "E mezuniyete de bir şey kalmamış Melih! Hatun yengem bi' kız bulmuştur sana." dediğini duydum. Gene açılmıştı o nefret ettiğim boktan muhabbet. "Hadi hadi söyle, bizden laf çıkmaz!" O an ayağımın dibinde duran İngiliz anahtarını kapıp Yavuz amcanın dazlak kafasına fırlatmamak için dişlerimi sıktım. Yirmi üç yaşıma girdiğimden beri bana 'kız bulmak'la ilgili soru soran yüzüncü kişi falandı sanırım. "Yahu ne yapacaksın sen benim oğlanın kısmetini?" Emektar babam benim bu sıkıntılı hâlimi görmüş olacak ki "Anası bakıyordu. Bulduysa buldu, bulmadıysa bulmadı. Sana ne Yavuz? Hem... Senin oğlan ne alemde? İşe girdi mi?" diye lafı çevirip beni o 'malum' soru yağmurundan kurtardığında, rahat bir nefes aldım. Aslan babam be! Babamı çok sevmemin bir sebebi de buydu işte. Her zaman dağ gibi dimdik ve heybetli, daima evlatlarının arkasında duran, özverili bir babaydı. Ne düşünüyor, ne savunuyorsak -kendine uymasa bile- hep destekler, bizi kimselere yedirmezdi. "Ya şimdi Kalender abi..." İş mevzusunu hiç açmak istemiyor gibi görünen Yavuz amca "Eray önce bir kilo versin de, sonra bakacağız." dedi bakışlarını başka tarafa çevirirken. E tabi yarası olan gocunur. Onun bakışları sağa sola kayarken, babam da durur mu? Daha da üstüne gidip o nüktedan sesinin arkasına gizlediği tatlı imayla "İşe girince daha çabuk kilo verir be Yavuz." dedi. 'Hep sen mi bizi darlayacaksın? Biraz da biz seni darlayalım bakalım.' der gibi bir ifade vardı yüzünde. Hayranlıkla izliyordum onu. "Sen söyle. Yılların inşaatçısı değil misin? Benden iyi bilirsin. İş temposu yorucudur ama rutine bindi mi, tığ gibi çıkarır adamı." diye devam ettiğinde, gülüşümü elimin arkasına gizlemekte biraz geç kalmıştım. Ama Yavuz amca bunu fark edecek hâlde değildi. Belden aşağısı ağır hasar almıştı çünkü o an. Öyle ki, daha az önce getirdiğim dumanı üzerinde tüten çayını acele acele içip "Bitti mi benim araba Kalender Usta?" diye sormuştu hafif gergin. "Kızı okuldan alacağım. Saati geldi." Yaa... Kaçarsın işte böyle. Babam elindeki anahtarı önlüğünün cebine koyup kaputu indirirken keyifli keyifli sırıtıyordu şimdi. "Bitti, bitti. Al arabanı." Sadece babam tek başına böyle kıvrak dilliyken, annem ve babamın aile gezmelerinde nasıl mükemmel bir ikili olduğunu artık varın siz düşünün. "Al bakalım. Hayrını gör." Yavuz amca yüzündeki keyifsiz ifadeyle ücreti bu sefer hesaba yazdırmayıp -defterde adı en çok geçen adamlardan biriydi- babamın eline sayarken, uzaktan sanayi sitesinin girişinde beliren eski olmasına eski ama taş gibi bir Mercedes çarptı gözüme. Modelini bu mesafeden seçememiştim ama kaputun ucunda yükselen parıltılı Mercedes amblemini gayet net görüyordum bulunduğum yerden. "Eyvallah." Babam onunla tokalaşıp parayı alet çantasının içindeki küçük göze koyarken, yandan yandan bana bakıyordu hafif meraklı. "Kim ulan o sütçü beygiri? Demin de gördüm. Bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyor. Ne iş?" Gözleri uzağı pek göremezdi ama o da benim gibi hemen fark etmişti siyah Mercedes'i. "Bilmiyorum ki." Yavuz amca dükkândan çıkıp gidince, sırada bekleyen Rıfat abi gelip arabasını içeri çekti. Ben de motor yağı olan ellerimi cebime tıkıştırdığım beze silerek kapının önüne çıktım. Annemin geçen hafta benim için babamdan yolladığı atletti bu elimdeki ama içime atlet giymeye oldum olası kıl olduğum için kesip el bezi yapmıştım. Annem duysa ne yapardı bilmiyorum ama buraya pek geldiği yoktu. O yüzden istediğimi yapmak konusunda rahattım. Kotumun cebindeki telefonum titreyince gözlerimi bir anlığına da olsa güzelim Mercedes'ten ayırmak zorunda kalmıştım. Atakanpiçi arıyor... Ekrandaki beliren yazıyı görür görmez cin çarpmışa dönsem de genel itibariyle -babam sağ olsun- bugün güzel bir gün geçirmiştim ve şimdi o ayı-insan kırması, kayınço bozması Atakan yüzünden moralimi bozacak değildim. O yüzden en umursamaz sesimi takınarak açtım telefonu. "Efendim?" Çok geçmeden Atakan'ın kalın sesi yükselmişti karşıdan: "ALO! MELİH!" "Efendim abi? N'oldu?" "Elinin körü oldu amcık! Ne biçim yol tarifi veriyorsun?" Ne oluyor lan? Bismillah. Dak'ka bir gol bir. Kaşlarımı çattım belli belirsiz. "Attım ya işte konumu. Nasıl bulamadın?" "Senin yüzünden beş kere turladım lan koca sanayi sitesini! Kime sorsam 'Burada öyle bir dükkan yok. Ustası kim?' diyor. Bilmiyorum ki pederinin adını, söyleyeyim!" "Neredesin ki şimdi sen?" "Ne demek neredesin, Melih?!" Sesinde her an 'Gonya yolundayım! Gonya!!' diye bağıracakmış gibi bir hava vardı. "Sanayideyim sanayide!" Yüzümdeki yamuk gülüşle "Allah Allaaah?" diye sorarken bir yandan mesajlara girmiş, ona attığım konuma bakıyordum. Çok geçmeden bu tantananın sebebini anlamıştım. O gece çok yorgun ve uykulu olduğum için bu dükkânın konumunu atıyorum diye, meğersem bizim taşınmadan önceki dükkânın konumunu atmıştım ona. Eski dükkan da sanayinin taa öteki ucundaydı ve tırlarla dolu bölgede kaldığı için oradan buraya gelene kadar, tabiri caizse mevsimler değişiyordu. "Bak, Melih! Eğer bana yalan söylediysen var ya... Seni bulur, o 'hassas cildini' itinayla yüzerim oğlum. Duydun mu beni?!" Bana savurduğu tehditlerin yanında, arka plandan gelen bağırış çağırış seslerine ve öfkeyle basılan kornaya bakılırsa, bu karşıdaki taş gibi Mercedes'i Atakan'ındı. Beyaz Tofaş'ı köşeye sıkıştırmış 'yol benim' diye ortalığı inleten şoför de ta kendisiydi. Tek başına çarşıyı pazarı karıştırmış gene puşt. "DAYI NEREYE GİDİYON? DAYI! ALOOO!" Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım hemen. Onun böğürtüsünü telefona gerek olmadan da gayet net duyabiliyordum buradan. "YOL BENİM DİYORUM SANA DAYICIM! ÇEK ŞU ARABANI KENARA! GİRİŞTEN ÇIKMAYA ÇALIŞIYORSUN BAK, OLMUYOR!" Telefonu kapatıp arka cebime sokuşturdum. Babam Rıfat abinin arabasına bakarken bir yandan da bana 'Ne oluyor?' diye soran bakışlar atıp durum bilgisi almaya çalışıyordu. Sonunda "Ben bi' gidip bakayım baba." dediğimde kısaca 'Git, git.' yaptı eliyle. Ben de motor yağlı bezi duvara yaslı duran tır tekerleğine atıp ellerim iki yanımda sallana sallana kaosun tam göbeğine, Kaynakçı Recep abinin dükkanının önüne doğru yürümeye koyuldum. Buralarda böyle çok gürültü patırtı olmazdı. Hele günün bu saati genelde sakin olurdu ama... İstisnalar kaideyi bozmazdı tabi. "Hoop! Recep abi ne oluyor?" Recep abi sıkıntıdan boncuk boncuk terlemiş esmer yüzüyle bana dönüp "Kurban olduğum, yetiş Melih!" dedi. "Nazif amca takılı kaldı çıkamıyor. 'Yardım edelim.' diyoruz. İnmiyor da bindirmiyor da. İlle kendi çıkacak. E benim gözüm, çıkamıyor da!" Adamın hâli içler acısıydı. Duruma el atmam gerekecekti belli ki. "Tamam abi, halledeceğim ben şimdi." derken omzumun üstünden Atakan'a baktım kötü kötü. Öküz herif biraz geri çıksa amca arabayı çevirip usul usul çıkıp gidecekti yoluna. Ama o bütün yolu kaplamış, amcaya 'Geri çekil, ben geçeceğim!' diye bağırıp duruyordu. Nazif amcaysa kulakları ağır işittiği için onun bu çağrısını duyamıyordu tabi. Ulan Atakan! Magandasın lan sen bildiğin. Kaşlarım iyice çatıldı. Yaşlıya da mı saygısı yoktu bu dağ ayısının be? Tofaş'a yanaşıp sonuna kadar açık cama başımı uzatıp amcaya seslendim. "Nazif amca!" Emekli öğretmen Nazif amca buraya -canı sıkıldığı için midir nedir bilinmez- haftada bir uğradığı için beni biliyordu. Bizim dükkâna da gelirdi sık sık. "Melih? Ne oldu oğlum?" diye sordu gayet kibar, yumuşak sesiyle. "Amca bu öküz sana yol vermeyecek belli. Hem zaten ters yöndesin. Gel ben seni çıkarayım buradan." dedim hemen. Atakan'ın beni duyduğunu biliyordum ama açıkçası pek de umrumda değildi şu an. Nazif amca kafasıyla onaylamıştı beni hemen. Tabi, aklın yolu birdi. Biraz mahçup "Gel oğlum, gel. Vites sıkıştı, geri geri çıkamadım." dediğinde içim burkulmuştu. Titreyen eliyle el frenini çekip arabadan inerken, kapıyı tutup çıkmasına yardım ettim. Bir yandan da bileğinde tespihi, direksiyonun arkasından mel mel bana bakan Atakan'a "Dur orada, bekle! Basma kornaya falan!" diye sesleniyordum. Penceresi açık olduğu için beni gayet duymuştu. Amca usul adımlarla arabanın etrafından dolanıp yolcu koltuğuna geçtiğinde ben de şoför koltuğuna geçtim. Atakan şimdi 'hele şükür' dercesine bana bakıyordu. Ama ben tabi ki geri çekilip yaptığı o kadar saygısızlığın üzerine -bir de hürmet eder gibi- yol vermeyecektim ona. "Kemerini takar mısın amcam? Biraz sallanacağız çünkü şimdi." Nazif amca dediğimi ikiletmeden kemerini taktı hemen. Eveeet... Burası tam olarak Atakan hödüğüne yeni baştan sürüş ve sürücü ahlakı dersi vereceğim kısımdı. Kontağı çevirip arabayı -vites koluna kuvvetlice bastırarak- geri vitese taktım. Sonra da bir elim yolcu koltuğunun ensesinde, arkayı kontrol ede ede geri gidip arabayı yanlamasına girdiği aralıktan kurtardım. Buradan bakılınca edebimle geri çekilip yolu ona bırakacakmışım gibi görünüyordu biliyorum. Ama hayır. Amacım bu değildi. Atakan yüzündeki 'hele şükür' diyen memnun ifadeyle ona yol vermemi beklerken, ben bir anda direksiyonu sonunda kadar sola çevirip beyaz Tofaş'ı genişten alarak yılan gibi kıvırıp Atakan'ın siyah Mercedes'inin önüne getirdim. Hemen sonra kıçını döndürüp arabayı düzelttiğimde artık Atakan'ın istikametinde ve kabak gibi onun önündeydim. Camdan kafamı çıkartıp "Beni takip et!" dediğimde Recep abi, onun çırakları ve en son olarak da Atakan kırosu bana öylece bakakalmışlardı. "Film mi çekiyorsunuz, alooo!! Çekilin de geçelim! İşimiz gücümüz var!" Arkadan asabi bir korna yükselince, Atakan şaşkınlığı bir kenara bırakıp rölantide bekleyen bebeği götüm götüm hareketlendirip peşime takılmak zorunda kalmıştı. "Yürü bakalım Atakan Efendi. Yürü..." Biraz sonra Nazif amcanın arabasıyla Atakan'ı peşime takmış elli metre ilerideki bizim dükkânın park yerine getirmiştim. Durur durmaz kafamı yine camdan çıkarıp "Sen içeri park et! Ben arabayı teslim edip geleceğim." dediğimdeyse yüzünde oluşan o uyuz ifade dünyalara bedeldi. Toprak zeminde gayet profesyonelce arabanın burnunu otopark çıkışına çevirirken, şoför kabinlerimiz yan yana gelse de ona bakmadan çıkıp gittim yoluma. Dikiz aynasından gördüğüm kadarıyla, bir süre dımdızlak ortada kalmıştı. Ama tabi sonra bir yer bulup park etmiştir hemen aracını. Yaaa işte böyle! Benim çöplüğümde bana diklenmek için yürek yemek gerekir, Atakan Bey. Biz adamı böyle hizaya getiririz. "Aferin oğlum, Melih. Çok takdir ettim." "Niye Nazif amca? Ne yaptım ki?" diye sorarken arabayı çoktan park yerinden çıkarmış, beş dakikalık yürüyüş mesafesinde olan sanayi çıkışına doğru sürüyordum. "Bu hödüklere ehliyeti paraylan satıyorlar biliyor musun yavrum? Zengin çocuğu bunlar. Kodaman oğlu. Helal olsun vallahi, bedavadan ders verdin." dediğinde kahkahamı daha fazla tutamamıştım. Evet, biraz öyle olmuştu. "Eyvallah..." Arabayı Nazif amcaya teslim edip on dakika sonra yürüye yürüye bizim dükkâna ulaştığımda, Atakan'ı kapıdaki taburelerden birine oturmuş, aşırı gergin bir yüz ifadesiyle, dizi titreye titreye sigara içerken bulmayı beklemiyordum. "N'apıyorsun abi orada? Girsene içeri." diye sordum gayriihtiyari. Araba göstermek bahanesiyle babamla görüşmeye geldiğini biliyordum. Neden burada oturuyordu ki şimdi? "Pederin siklemedi beni. 'Edepsizler kapıda bekler.' dedi." İyi demiş. "Niye öyle dedi ki yaa? Ayıp etmiş." Ben gülüşümü zar zor saklarken, Atakan bana ayar olmuş gibi sert sert bakıyordu yüzüme şimdi. Elinde olsa sigarayı içmeyecek, çatur çutur çiğneyecekti pezevenk. "Melih, götünü siktirtme bana. Git söyle babana, Şebnem'in abisi gelmiş de. Ayrıca..." Sigarasından son bir nefes çekip izmariti hırsla yere attı. Ayağa kalkıp ayakkabısının topuğuyla ezerken "...Randevulu sistem ne amınakoyim? Masaj salonu mu burası? Niye geleni direkt almıyorsunuz ki?" diye söyleniyordu. Hayatında kaç kere sanayiye gelmişti acaba? Çakma kabadayı seni. "Niye geleni direkt alalım? Yol geçen hanı mı burası? Ayrıca randevulu sistem gayet mantıklı. Saati gelen geliyor, yığılma olmuyor." İzmariti ayağıyla eze eze dümdüz yaptıktan sonra yine baştan ayağa siyah giyimli uzun bedeniyle yanıma gelip bir elini omzuma koydu kendine has tehditkâr bir edasıyla. Belli ki her yerde görüşü öter sanıyordu ama... Ben zerre tırsmamıştım. "Neyse ne, Melih! Boş konuşmayı kes de beni dinle." Öküz herif! Senin beynin yok diye herkesi beyinsiz sanıyorsun ama değil işte anasını satayım. Ayrıca da asıl sen kes boş konuşmayı! Bunların hiçbirini sesli şekilde söylememiştim tabi. "Babanla anlaştınız mı lan yoksa? Ha? Benim hakkımda ne söyledin de daha görmeden kuruldu bana bu adam?" Samimi bir şaşkınlıkla ellerimi havaya kaldırıp "İster inan ister inanma. Hiçbir şey bilmiyor senin hakkında." dedim. Hem ayrıca... Benim bir şey söylememe gerek yok ki anasını satayım. İyi mal (!) kendini her yerde belli eder zaten. "Niye soğuk yaptı o zaman durup dururken?" Düpedüz yüzüne 'kavatsın çünkü' diyemeyeceğim için "Valla, ben bir şey demedim. Sen az önce öyle 'gürültülü' bir giriş yapınca, babam senin hakkında pek iyi şeyler düşünmemiş demek ki." dedim yuvarlak konuşarak. "Kuru gürültü yapanları pek sevmez de benim babam." Sonradan eklediğim lafla yüzündeki bakışın kademe kademe nasıl koyulaştığına şahit olmuştum. "Bak Melih, bak oğlum..." Dilini alt dudağının içinde kıvırıp omuzumdaki elini giderek sıkılaştırırken (Kendini Kuzey Tekinoğlu falan sanıyordu herhalde. Hayatı da sanki tam dizi tadında yaşıyordu. İlginç...) yüzümü buruşturdum. Harbiden eli ağırdı öküzün. "Abi unuttun galiba ama..." diye başlayıp imalı bakışlarımla ona köşede beliren babamı gösterirken "Şu an bizim mekândasın." dedim. "Ayağını denk almanı şiddetle tavsiye ederim. Kalender Usta acımaz kimseye, havasını söndürüverir." Atakan bana 'çok korktum amınakoyim' dercesine dudak büküp omzunun üzerinden geriye baktığında, dudaklarımı birbirine bastırdım gülmemek için. Tam da o anda babamla göz göze gelmişlerdi çünkü. Sıçtın kayınçom (!) Sıçtın. Rıfat abinin patlayan lastiğini değiştirmeyi bitiren babam ellerini benim bıraktığım beze silerken, kır kaşları dibine kadar çatıktı şimdi. Her daim neşeli takılan babamı uzun zamandır ilk defa birine bu kadar kurulmuş bakarken görüyordum. Ben bile ürkmüştüm doğrusu. "Sen bi' gelsene aslan parçası!" Babam onu yanına çağırdığında Atakan omzumdaki elini gevşetip indirdi zorakice. Biraz daha sıksa beş parmağının da izi çıkabilirdi omzumda. Hatta -tırnaklarını da bastırdığı için- beş küçük çukur bile oluşabilirdi. İnsan değilsin lan sen! Vicdansız. Atakan bana arkasını dönüp götüm götüm babama doğru yürürken acımı bir kenara itmiş, keyiften dört köşe onu seyrediyordum. Çünkü birazdan 'baba terbiyesi' neymiş, onu öğrenecekti bu aslan parçası. "Buyur bey amca?" Babam silmesine rağmen hâlâ karalı olan ellerini beline dayadı. "Al o izmariti yerden bakayım." Birinci ders: Aslan yattığı yerden belli olur. Yerlere çöp atmak çakalların işidir. Atakan anlamakta güçlük çeker gibi "Ef-Efendim bey amca?" dedi. Daha önce kimse ona yere attığı çöpün hesabını sormamıştı herhalde. Çünkü baya afallamış görünüyordu şimdi. "İşittiğini anlamıyor musun oğlum sen? Al o attığın izmariti dedim sana!" Atakan bu sarsılmaz 'otorite' ona bir yerlerden tanıdık gelmiş gibi anında boynunu eğip birkaç adım gerideki dümdüz olmuş zavallı izmariti aldı yerden iki parmağıyla. Ben o sırada kıs kıs gülüyordum tabi. Çünkü başından beri 'dayılık' taslayan herifin şimdi bu zoraki itaatkâr hâlleri garibime gitmişti. "Hah! Aferin. Git şimdi şuradaki çöp kovasına at onu." Atakan mağrur bir ifadeyle omuzları dik, yüzü keyifsiz, götüm götüm gidip babamın işaret ettiği kovaya attı elindeki izmariti. Tekrar yanımıza gelirkenki kasıntı yürüyüşü o kadar keyif veren bir görüntüydü ki 'keşke babam ona bir de mıntıka temizliği yaptırsa' diye geçirmiştim içimden ister istemez. "Çok mu zormuş? Al, bak çiçek gibi oldu kapının önü. Tek çöp senin çöpündü." Etrafa bakınca hakikaten de tek çöpün kendi izmariti olduğunu fark etmesi çok zamanını almamıştı Atakan'ın. Sanayi diye burayı çöplük sanmıştı herhalde. Şimdi tertemiz yerleri görünce biraz şaşırmış gibiydi. Utanmış mıdır dersiniz? Sanmam. "Şimdi anlat bakalım derdini. Kimsin, necisin? Ne istiyorsun?" O konuşmadan önce sözü ben aldım bu noktada. "Ee... Baba ben Şebnem diye bir kızla buluşmuştum ya hani geçen?" Babam 'hatırladım' dercesine kafa salladı ağır ağır. Bir yandan da bu tekinsiz oğlana bakıyordu kısık gözleriyle. "Hah işte, bu beyefendi Şebnem'in abisi Atakan." Nükteli bir şekilde söylediğim 'beyefendi' kelimesini takiben söylediklerimi işiten babam yüzünü yumuşatmış, daha değişik bir ilgiyle süzmeye başlamıştı şimdi Atakan'ı. Ama tabi ki de öyle bir anda ona sempati duymuş falan değildi. Sadece deminki gerginlikten sonra misafirperverliğini geri kazanmaya çalışıyordu. "Arabasının aylık kontrolü için gelmiş." Bunu söylerken -babamın yanımızda olmasına güvenerek- elimi Atakan'ın omzuna atmıştım, gayet gevşek bir sırıtışla. "Gelmişken de seninle tanışmak istemiş ama..." Gülüşüm daha bir genişledi elimde olmadan. "...Pişman oldu herhalde." Babam bana 'yapma oğlum, ayıp' der gibi bakarken, Atakan kolumun altından uzattığı elini sırtıma koymuştu sinsice. Hassiktir! "Estağfurullah. Pişman falan olmadım. Aksine... Sizin gibi iyi bir aile babasıyla tanıştığım için gurur duydum." Ne oluyor lan? Ne oluyor oğlum sana birden? Atakan görünürde yüzündeki tebessümü takip eden yumuşamış ses tonuyla babamla tatlı tatlı konuşurken, arkaplanda sırtımdaki kocaman sert elini aşağı kaydırmış, canımı acıta acıta parmaklarının ucunu kaburgalarımın arasına geçiriyordu. Ciğerimi mi sökeceksin lan çakma Wolverine? Ne bok yiyorsun? O an yüzümü buruşturmamak için çok çaba gösterdim. Harbiden canımı yakıyordu it. "Melih'in methini çok duyduk. Onun için 'İyi çocuk, efendi çocuk.' dediler." Tepeden tepeden bana baktı yalandan gülücükler saçarak "...Bir de gelip pederine soralım dedik." diye ekledi sonra. Sanki Afyon'da bir tatlıcının methini duymuş da Şef'in Sipesyalini (!) tatmaya gelmiş. Puşta bak ya... Şu havalara bak! Babam yüzündeki samimi gülüşle "İyi yapmışsınız oğlum. Övünmek gibi olmasın, benim Melih'im on numara çocuktur. Efendidir." diyordu şimdi. Sesi 'Armudun iyisini ben satarım.' der gibiydi. Durduk yerde beni tribe sokmuştu. "Biz de şimdi tam öğle paydosuna çıkacaktık. Nasipliymişsin Atakan. Sofranın üzerine geldin." Yalandan -ama içimde saf bir acıyla- gülümseyerek elimi Atakan'ın omzundan indirdim ama o sadist manyak hâlâ sert parmak uçlarıyla ciğerimi deşmeye devam ediyordu. "Aç mısın?" Kafasını iki yana salladı. "Yok bey amca siz yiyin. Aç değilim b-" "Aaaa! Gel oğlum gel! Kalender Ağa'nın menemenini yedin mi sen hiç? Buraya kadar gelmişken, yemeden gitmek olmaz. Ayıptır söylemesi, bu koca sanayide en iyi menemeni ben yaparım." derken kıkırdıyordu babam. Sanırım 'gelin adayı'nın abisiyle arayı iyi tutmaya karar vermişti. O kır kafasının altında ne tilkiler dönüyordu hiç bilmiyorum ama anneme uyup beni baş göz etmek ayağına bu herifi evimize sokmasa iyi olurdu. "Geliyor musunuz? Hadi!" Atakan elini -benim de itiklemelerim sonucu- zar zor kaburgamdan çektiğinde gözüne yumruğu çakmamak için zor tutuyordum kendimi. Aramıza mesafe koyup iki metre uzağına çekilirken "Dokunma lan bana bi' daha!" diye tısladım canımın acısıyla. Herifin yanında yöresinde olan fazla yaşamıyordu belli ki. Az önce işkencesinden dişlerimi sıkmaktan çenem kilitlendiğinde anlamıştım bunu. Harbi acımasızın tekiydi. Bu kesin çocukken salyangoz falan da ezmiştir. Sadist ya... "Geliyoruz bey amca! Geliyoruz." Ben ona ters ters bakarken, o da bana aynı terslikte fakat buna ek olarak zehirli bir sırıtışla bakıyordu şimdi: "Benim olduğum her yer 'benim mekanım'dır, Melih. Bunu unutma yavrum." ✴︎ ✴︎ ✴︎ Okuduğunuz için teşekkürler 🙏 Beğenip yorumlarınızla destek olur, (bir de içinizden geliyorsa) okuma listelerinize eklerseniz çok sevinirim. :') Her bölümü merdivenin basamakları olarak düşünün. Üstüne koya koya ilerleyeceğim, duygusal yönü ağır, güzel bir hikaye ortaya çıkarmak için sabırlı davranıyorum. Pat diye hemen onları seviştirmek değil niyetim. Hikayenin tarzına ters zaten o. Sırf bunu okumak için gelenler varsa özür dilerim, hemen öyle bir şey olmayacak. Dediğim gibi, merdivene her seferinde bir basamak koyarak ilerleyeceğim. Bu yolculukta benimle olduğunuz için hepinize teşekkür ederim. Hayal dünyamın kapıları size sonuna kadar açık. Umarım sıkılmadan, eğlenerek okursunuz. Not: Melih'in babası 70'ler Anadolu Rock hastası. Cem Karaca, Barış Manço, Moğollar, 3 Hürel, Selda Bağcan... Ne ararsanız var adamda. Hatta bir bölümde tamirhanede iş yaparken "Tamirci Çırağı"nı dinletecek millete. Ama hangi bölüm bilemiyorum. Muhtemelen "Gönlüme bir ateş düştü, yanar ha yanar yanar..." sözlerini daha anlamlı kılabilsin diye Melih, Atakan'a aşık olduktan sonra yazarım öyle bir bölüm. Daha romantik olur. Yeni bölümde görüşmek üzere... 👋🏼💚
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE