MELİHCİĞİM

1908 Kelimeler
Anladım, korkunu telaşını Görünce çakmak çakmak yeşillerini... Şarkı: Sezen Aksu - Erkek Güzeli Keyifli okumalarr :)) "Melihciğim? Müsait misin canım? Gel senle bi' erkek erkeğe konuşalım." Kafamda yankılanıp duran cümleler mideme birer yumruk misali indiğinde, ne yapacağımı bilemez hâlde ellerimi durulayıp musluğu kapattım aceleyle. "Tabi... Atakan abi, konuşalım." Dört kabinli loş tuvalette sadece ikimiz vardık ve kulağıma gelen ufak tıkırtı sesine bakılırsa, kapıyı örterken aynı zamanda kilitlemişti de. Sıçtım. "Sanırım seninle içeride yeterince iyi iletişim kuramadık." Yok canım, ne münasebet (!) Irzıma bile geçtin sözlerinle. Hatta iletişimi yeni baştan yazdın, ama tersten. Mağara ayısı seni. Yüzündeki tehlikeli ifadeyle, elleri kumaş pantolonunun ceplerinde, ağır ağır bana doğru yürürken ister istemez yutkundum geri çekilirken. Bir yandan da aşağı yukarı benim boylarımda olan bedenini inceliyordum. Siyah kumaş pantolonun üzerine baştan iki düğmesi açık siyah bir gömlek ve onun da üzerine yine siyah bir ceket giymişti. Kurtlar vadisinden mi çıktın lan? Kimlere özeniyorsun oğlum sen? O an Atakan'ın Memati Baş fanboy olduğuna yemin edebileceğimi ve bunu gayet de kanıtlayabileceğimi hissetmiştim. "Bak aslan parçası..." Vaaay! Şimdi de aslan parçası mı olduk? "Şebnem benim tek kız kardeşim." Beni geri geri ittirip sırtımı hafifçe duvara vurdurduğunda, görücü usulü buluşmaya geldiğim kızın abisi tarafından köşeye kıstırıldığım gerçeği beynime balyoz gibi inmişti. Resmen beni tartaklamak üzereydi bu herif. "Bak, Melih... Bugün bu buluşma olmasın diye çok uğraştım ama annem senin mühendis olacağını öğrenince yelkenleri suya indirdi. Engel olamadım." Onların da buraya anne baskısıyla geldiklerini söylemeseler de anlamıştım zaten. "... Ama bu demek değildir ki sizi baş başa bırakacağım? Aksine, her an gözüm üzerinizde olacak. Bugün olduğu gibi... Gittiğiniz her yerde peşinizde olacağım. Bu yüzden sakın rahatlığa kapılıp da boş bulunma. Oyarım. Duydun mu beni, Melih?" İsmimi yine küfür gibi söylemesi sinirimi bozsa da kafa salladım. Ayıya dayı demek, benim hayatta kalma mekanizmamdı sonuçta. "Duydum abi." Yüzündeki tatminkâr gülüşle kemikli, uzun parmaklı elini kaldırıp okşarmış gibi sol yanağıma koydu. Sonra ben daha ne olduğunu anlayamadan orta sertlikte bir tokat indirip cebine koydu elini. "Aferin Melih. Aferin..." Olay çok hızlı cereyan ettiği için tepki bile verememiş, hafiften sızlayan yanağımın kızardığını aynaya kaçamak bir bakış atınca anlamıştım. Harika (!) "Abi niye vurdun ki şimdi ya?!" Atakan'ın omzuna çarpmayı umursamadan hızlıca lavaboya gidip soğuk suyun altında yüzümü yıkamaya koyuldum. En azından kızarıklığını alır diye düşünüyordum. "Ne oluyor oğlum?" Atakan denen lavuk arkamdan bana seslenirken meraklanmış gibiydi. Bunu bi' tık yumuşayan sesinden anlamıştım. "Sanırsın burnunu kanattım." Bir iki dakika sonra ıslak yüzümden süzülen sular, beyaz gömleğimin önünde damla damla iz olurken ıslak ellerimle saçlarımı geriye tarayıp musluğu kapattım. Sonra da kalçamı mermere dayayıp konuşmadan, çatık kaşlarımla süslediğim sert bakışlarımı bu az gelişmiş organizmaya diktim. "N'oluyor ya?" "Cildim hassas benim." Açıklamam onu dumura uğratırken, dibine kadar iliklediğim gömleğin ilk üç düğmesini açmakla uğraşıyordum ıslanmasın diye. Annem bu gömleği ütülemek için yarım saatini harcamıştı. "Allah Allah?! Hakikaten hanım evladıymışsın lan sen." Atakan'ın gereksiz yorumuna cevap vermeye tenezzül bile etmemiştim. Gerçekten kafasız herifin tekiydi. 'Erkek adam ağlamaz, hassas olamaz.' zihniyetinde olduğu o kadar belliydi ki... Derin derin nefesler aldım. Paslı takım taklavattan daha çok nefret ettiğim bir şey varsa, o da kesinlikle tanımadığım insanların bana el şakası yapmasıydı. Cildim -aslında sadece yüzüm- küçüklüğümden beri çok hassastı ve en ufak darbede kıpkırmızı oluyordu. Bu yüzden kolay kolay kimsenin bana vurmasına izin vermezdim. Ama Atakan o kadar sezdirmeden basmıştı ki tokadı yüzüme, tepki bile verememiştim. Zaten o ânı hatırladıkça kaynayan bir volkan misali, usul usul sinir basıyordu bedenimi. Üstüne bir de şimdi bu Atakan lavuğunun yüzündeki gıcık sırıtış da eklenince, daha bi' ayar olmuştum. "Burada havlu yok galiba." dedim sonunda sessizliği bozmak için. Elim yüzüm ıslak, her yerim damla damla dönmek istemiyordum Şebnem'in yanına. "Dur Melihciğim, sana mendil vereyim." Hay senin Melihciğine... Derin nefesler alıp bir pislik çıkarmamak için kendimi sakinleştirmeye uğraşırken 'kayınço adayım' Atakan, elini ceketinin iç cebine atmıştı çoktan. "Senin de 'cildin amma hassasmış' be birader. Tek tokatla domatese döndün." Sanki bana üzülmüşsün gibi..(!) "Kavgalarda falan çok hırpalıyorlardır seni kesin." Hıı evet... Beyaz, kenarlarında lacivert çizgili desenleri olan, temiz bir mendil çıkarıp bana uzattığında yüzünde bariz, dalga geçen bir ifade vardı. "Al, sil yüzünü." Sert bakışlarım hâlâ onun umursamaz kahverengi gözlerindeyken, hiç istemesem de -tuvalette havlu namına hiçbir şey olmadığı için uzattığı mendili çekip aldım elinden. "Yalnız, pek kavgalara girmiyorum ben." Tampon hareketlerle yüzümü kurularken "...O kadar boş beleş biri değilim maalesef." diye de ekledim yürek yemiş gibi. Artık umursamıyordum bana yapacaklarını. Çünkü cidden sabrımın dibini sıyırmıştım. Eğer bana vurursa, T cetveli götüme girsin ki ben de ona vururdum. "İneksin ya tabi... normaldir. Ders çalışmaktan vakit bulamıyorsundur aksiyona." Cevabı beni şaşırtmıştı. Oysa ben enseme yiyeceğim okkalı tokat daha şık durur diye düşünmüştüm. Ama tabi buna da şükür. "Aynen." dedim bozuntuya vermeden, nemli buruşuk mendili ona uzatırken. "... Aksiyona vaktim yok." Düz düz birbirimize baktığımız bir dakikanın ardından sıcak, Türk kahvesi kokan nefesini yüzüme üflemekten çekinmeden "Neyse..." dedi. "Hafta sonu sizin dükkâna geleceğim, arabanın aylık bakımları için. Bakalım gerçekten bir garaj var mı ortada." Sana yalan borcum mu var lan? "Yoksa ayvayı yersin. Varsa da... Babanla bi' tanışmış olurum. İyi olur." Hay hay efendim(!) Buyursunlar... "Kaç gibi gelirsiniz efendim?" dedim dalga geçerek. Gene sinirlerim bozulmuştu. Atakan ise benim bu tavrıma karşılık gayet pişkin, gülerek "Karar vermedim be Melih. Canım hangi saatte gelmek isterse artık. Bakacağız..." dedi. Ulan... Babam da zaten kırmızı röpteşambırını giymiş, bir elinde kahvesi, bir elinde prosuyla, cam kenarında senin gelmenizi bekliyordu. Puşta bak ya! Benim babamın ne kadar meşgul biri olduğundan haberi yoktu. Ne zaman gelirse gelsin onunla kolayca görüşebileceğini sanıyordu kendince. Bizim mekâna bi' gelsin, o zaman görecektim ben onun havasını. Babam böyle burnu havada adamların burnunu sürtmesini iyi bilirdi. "Sen bilirsin abi." dedim sahte bir kabullenişle. Bu gayet açık ve net anlaşılıyordu sesimden. "Ben bileceğim tabe lan, Melih!" Büyüksün abim (!) Her ne kadar ismimi 'yine' küfür gibi söylemesine ayar olsam da, umursamadan gömleğimin kollarını indirip düğmelerini iliklerken kafa salladım belli belirsiz. Kız tarafının ailemizi yakından tanımak istemesi normaldi. Görücü usulünde işler böyle yürüyordu sonuçta. Ama Atakan bizim dükkanda kabusu yaşayacaktı, ondan emindim. Ona geri verdiğim mendili yüzünün hizasına getirip cebine sığacak şekilde katlarken, çok özeniyor gibi göründü bir an gözüme. Garipti. Elimde olmadan kendimi onu incelerken bulmuştum. "Mendil ne iş?" Uzun, gür, kıvrık kirpikleri o ana kadar kahverengi sandığım ama aslında yeşil olan gözlerinin üzerine kapanırken "Seni hiç alakadar etmez." dedi uyuz uyuz. Ama ben yine de sırıttım keyifli keyifli. Çünkü az önce tam anlamıyla bir Memati Baş fanboy olduğunu benim uğraşmama gerek kalmadan, kendi kendine kanıtlamıştı. "İyi, peki, tamam. Sormadık." Esmer yüzündeki belirgin unsurlardan biri olan çatık gür kaşları, biçimli uzun burnu ve mendili düzgün katlamaya konsantre olduğu için büktüğü dolgun dudaklarıyla bir kuple Şebnem'i andırıyordu şimdi bana. Yakışıklı adamdı vesselam. Ama baştan ayağa siyah giyimi, itinayla şekil verilmiş düzgün kısa sakallarının arasından görünen çenesindeki kesik izi ve kaba saba halleriyle oldukça tekinsiz bir elemana benziyordu. Ayrıca 'bacısını' benim gibi medeni bir insan evladıyla bile yalnız bırakmaktan imtina eden geri kafalı, kıronun biriydi. Sonunda mendili güzelce katlayıp cebine koyduğunda "Hayırdır? Yüzümde bi' şey mi var, Melih?!" dedi birden. Dalgın dalgın onu incelediğim için bu ani çıkışıyla yerimde zıplamıştım. "Efendim?" "Numaranı versene yavrum. Ne bakıyorsun mel mel?" En tiksindiğim konuşma şekliyle bana 'yavrum' dediğinde göz devirmemek için kendimle savaşarak elindeki son model telefonu alıp numaramı tuşladım hızlı hızlı. Meğer deminden beri bana uzatıyormuş da görmemişim. "Al, kaydet." dedim geri verirken. Telefonun ekranına bakarken yüzünde muzur bir ifade belirmişti gene sebepsiz. Sanırım ismimle dalga geçmek için 'Melihciğim' diye kaydedecekti beni rehberine. Bu kadar da tahmin edilebilir bi' insandı işte. "Diyecek başka bir şeyin yoksa, ben içeri geçiyorum artık. Kardeşin ağaç olmuştur beni beklemekten." Telefonunun ekranından kafasını kaldırmadan cevap verdi: "Yok, yok olmamıştır. Şu an beşinci canlı yayınını falan açmıştır hatta. 'İncik boncuk' satıyor ya prenses... Reklam yapması lazım." "Sen cidden ne kad-" İşine emek veren bir kadın hakkında böyle konuşmaması gerektiğiyle ilgili bir laf söylemek üzere ağzımı açmıştım ama tam da o sırada -lafımı ağzıma tıkarcasına- çalan telefonunu kulağına götürdüğünde, ister istemez susmak zorunda kalmıştım. "Efendim baba?.. Tamam... Tamam... Şebnem?.. Tabi tabi, yanımda." "İyi o zaman, ben gidiy-" diye başlayacak oldum ama Atakan, telefonunu kulağından uzaklaştırıp adeta bana tıslar gibi "Kaybolma bir yere." dediğinde, olduğum yerde kalakaldım. Hâlâ onun tam olarak neci olduğunu anlayamamıştım. Bu yüzden de mafya babasının oğlu falan çıkarsa ayvayı yerim diye düşünerekten olduğum yerde kalmayı tercih etmiştim. Yoksa pazılı kollarından korktuğum için falan değildi yani. Tek bir yumruğuma bakardı onu devirmek. Ya da devrilmek... Ama cidden bu ne be kardeşim? Resmen tuvalet kapısının önünde durmuş, beyefendinin emirlerini dinlemek için şahsi telefon görüşmesinin bitmesini bekliyorum. Düştüğüm duruma inanamayarak boynumu kütlettim sabırsızca. İsyan etmeme ramak kalmıştı. "Evet baba?... Hıhı... Tamam, getiririm gelirken... Taamam... Hadi görüşürüz. Anneme selam söyle." En sonunda 'Sizin görücünüze de, kızınıza da, hödük abinize de...' diye başlayacaktım ki telefon görüşmesi bitti. Ben de gayriihtiyari "Ne oldu?" diye sordum. Beni durdurmasının bir ton sebebi olabilirdi. Ama tabi Atakan denen hıyar beni duymamış gibiydi. Ya da bilerek duymaza yatıyordu şerefsiz. "Ha, Melih?!" Sonunda varlığımı fark edebildin amk evladı. Tebrikler, ödül mamanı şimdi mi istersin? Sanki onun yanında benim ne kadar önemsiz(!) biri olduğumu belirtmek ister gibi -sanki ben onun keyfini beklemek zorundaymışım gibi- ağır hareketlerle telefonunu kapatıp kumaş pantolonunun cebine koyduğunda, yılgın bakışlarımı tekrar yüzüne çıkarttım. "Masaya oturma sakın koçum. İşim çıktı benim, gitmem gerek. Seni Şebnem'le yalnız bırakamam. O da benimle gelecek. Tamam?" Bu nasıl bir gericiliktir yarabbi? "Aloo! Duydun mu beni, Melih? Mel mel bakıyorsun gene. Tekrar söyl-" "Duydum abi, duydum." "Hah, aferin. Git şimdi bir bahane uydur, kaybol ortalıktan. Ben arabayı size bırakınca konuşuruz gene. Tamam mı koçum?" Emriniz olur paşam (!) Sen Şebnem'in menajeri misin lan?! Somurtarak kapının kilidini açarken içimden ona tonlarca küfür etsem de "Tamam." dedim. Hayatımda hiç bu kadar despot bir gençle tanışmamıştım. Üstelik aramızda çok yaş farkı olduğunu da sanmıyordum. Buna rağmen nasıl bu kadar basmakalıp, gerici biri olabiliyordu? Bir de cebinde kumaş mendil taşıyordu. Ne ayaksın oğlum sen? Hangi yüzyılda yaşıyorsun? Anlamakta zorluk çekerek ve ona el işareti çekmemek için yumruklarımı sıkarak tuvaletten çıktım hızlı adımlarla. Uçarcasına koridordan geçerken, bir yandan da homurtu şeklinde ona sövüyordum: "Ebesini mumyaladığımın çakma gangsteri. Ne sanıyorsun oğlum sen kendini? Ha? Ne sanıyorsun?" Omzumun üzerinden arkama baktım ister istemez. Beni duyup da peşimden gelmesi isteyeceğim son şey bile değildi. Arkamdan gelen kimse olmadığına emin olunca rahat bir nefes alıp bana dediği gibi -istemeye istemeye- gidip bizim masadan ceketimi aldım ve benim gelmemle birlikte başını gömüldüğü telefondan kaldıran Şebnem'e, annemin tansiyonunun düştüğü ve acil eve gitmem gerektiği yalanını söyledim. Hemen kaşları çatılmıştı endişeyle: "Aaa... Hatun teyze iyi mi? Ciddi bir şeyi yoktur inşallah." Yüzünde tamamen samimi, insani bir endişe vardı. Ona yalan söylediğim için kendimi kötü hissetmeme sebep olmuştu. "Yok, yok ciddi bir şey değil. Ama gitmem gerek benim şimdi. Sonra görüşürüz, olur mu?" Kısaca onu geçiştirip cevap vermesine fırsat tanımadan ve acıyan bakışlarına aldırmadan, adeta kaçarcasına masadan ayrılıp kafeyi terk ettiğimde, bok gibi hissediyordum. Sağıma soluma bakarak dikkatlice karşıya, arabayı park ettiğim kaldırıma geçerken elim ayağım titriyordu. "Hay sizin görücü usulünüze de... Size de... Başıma açtığınız belaya da..." Söve söve arabaya bindiğimde yaptığım ilk şey, direksiyonu yumruklamak olmuştu. "AAAAAĞH!!!" Yanlışlıkla kornayı çaldıysam da, umursamadım. "SİKEYİM SENİ ATAKANN!! SEN KİMSİN OĞLUM!! KİMSİN?!!" Ellerim acıyıp kızarana kadar vurmuştum direksiyona. Çünkü o an karşımda deri kaplı direksiyon değil, Atakan lavuğunun pişkin pişkin sırıtan suratı vardı. ✴︎ ✴︎ ✴︎ Okuduğunuz için teşekkürler 🙏 ♥️ Beğeni ve yorumlarınızla destek olursanız çok mutlu olurum. :') Not: 2.Bölüm'de Atakan için söylediklerim bu bölümde Melih için de geçerlidir. Medyadaki kim olursa olsun, çok takılmayın. Kendi hayalinizdeki Melih ve Atakan'la okuyabilirsiniz. Hikayeyi nasıl buldunuz? İlerleyen bölümler için çok güzel fikirlerim var. Umarım heyecanla beklersiniz. :') Yeni bölümde görüşmek üzere...👋🏼
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE