Şarkı: Mirkelam - Elma Değil Ayva
Keyifli okumalar~❤️
"Hadi Melih! Hadi abi yaparsın."
On beş dakikaya kalmadan sözleşilen mekânın önünde durup arabayı münasip bir yere park ettikten sonra, inmeden önce son bir kez dikiz aynasında kendime bakıp cesaret konuşması yapıyordum.
"Sen, aklına koyduğun her şeyin başarırsın. Kendine güven. Ulan senin soyadın Güven bir kere. Hadi koçum..."
Son anda fazla resmi olduğuna karar verdiğim bordo kravatımı (sanki iş görüşmesine gelmiştim) çıkarıp yan koltuğa bıraktım ve arabadan inip hızlı adımlarla köşedeki kafeye yürüdüm. İçerisi fazla kalabalık değildi. Oysa öğle saatlerinde kafelerin kalabalık olması gerekmez miydi?
İçeri geçip duvar dibindeki masalardan birine otururken, kız gelene kadar içim ısınsın diye bir çay söyledim. Saat 14.20'ydi ama dışarıda güneşin esamesi okunmuyordu. Kafenin bulunduğu binanın etrafı koca koca apartmanlarla çevrili olduğu içindi herhalde.
Daha söylediğim çay gelmeden, biraz sonra açılan kapıdan boyalı sarı saçları omuzlarında, süslü püslü, güzel, bakımlı bir kız girdi içeri. Ani bastıran panikle oturduğum yerde gizlenmek istercesine kafamı menüye gömerken, annemin benim için beğendiği kızın bu olmamış olmasını diledim.
Kız elindeki kocaman telefona bakarken bir yandan da merakla masaları süzüyordu.
Bu kız kesinlikle 'o' kızdı.
Korkunun ecele faydasının olmadığını bildiğim için utana sıkıla da olsa ortaya çıktım ve sanki hiç rahatsız olmamışım gibi(!) arkama yaslanıp kaçamak bakışlarla kızın şüpheli hareketlerini izlemeye koyuldum. Çok geçmeden bakışlarımız kesişti ve genç kız bana doğru yürümeye başladı.
Sertçe yutkundum.
Korktuğum, pembe stilettolarıyla süzüle süzüle, başıma geliyordu.
Ne yapacağımı bilemez halde iki yana açık duran bacaklarımı toparlayıp usulca ayağa kalktım. Beklenen an gelmişti.
"Merhaba, Melih sen misin?"
Bir iki saniyelik bir tereddütün ardından onayladım:
"Evet, Melih benim. Melih'im ben."
Ne diyorsun gerizekalı?!
Kız bana -haklı olarak- bir süre garip garip bakınca hemen silkelenip kendime geldim.
"Eee... Sen de Şebnem'sin herhalde?"
Kız bu sefer yüzünde güller açarak tatlı tatlı gülümseyip narin elini bana uzattı.
"Tanıştığımıza memnun oldum Melih."
"Ben de memnun oldum. Buyur, geç otur." dedim acemice sandalyesini çekerken.
Görücü usulü buluşmada neler yapılır, hiçbir fikrim yoktu. Daha önce hiç bu kadar ciddi bir buluşmaya gitmemiştim. Ama zamanla birbirimize ısınabileceğimize kanaat getirdim. Her ne kadar sarışın da olsa illaki ortak noktalarımız olacaktı onunla, değil mi?
Aniden gelen farkındalık hissiyle durup kendimi tokatlamak istedim.
Ne diyorsun oğlum sen?!
Şu an resmen annemin benim için seçtiği 'gelin adayı'nı sevmek için kendimi ikna etmeye çalışıyordum.
Yapma bunu kendine be oğlum, yapma işte.
Kendi isteklerimi ön plana almayı unutmamam gerektiğini bir kez daha hatırlattım kendime. Bi' yüz ellinci kez falan...
"Çay söylemiştim daha gelmedi. Sana da söyleyeyim ister misin?"
Kız ufak bir baş hareketiyle beni onayladığında hemen garsona el edip bir çay daha söyledim. Bir yandan da göz ucuyla bu zengin görünüşlü kızın 'ne iş' olduğunu çözmeye çalışıyordum. Benim gibi orta direk bir ailenin oğluyla işi olmazdı zannımca.
"Aaa... Bu arada şey... Ben bugün abimle geldim. Ama istersen daha sonraki buluşmalarımıza yalnız gelebilirim. İlk gün olduğu için annem tek gelmeme izin vermedi de."
"Y-Yoo... Sorun değil. Abin nerede? Şu an burada mı? Onunla da tanışm-"
"Evet evet, hemen arkandaki masaya oturdu bak."
Arkamı dönmemle baştan ayağa siyah giyimli, mafyatik görünüşlü, oturmasına rağmen gayet uzun boylu duran, kalıplı, kirli sakallı, kısa saçlı, gaddar bakışlı bir herifle göz göze gelmem bir oldu.
Hapishaneden yeni mi terhis oldun birader, bu ne?
Çenesindeki bıçak yarasına benzeyen kesik izi durmadan bana tehlike sinyalleri gönderirken çaktırmadan yutkunup gülümsemeye çalıştım. Sırtımdan enseme doğru belli belirsiz bir titreme gelip geçmişti.
Hassiktir! Koca ülkede ola ola seninle mi akraba olacağım lan ben?!
Herifin bakışları bile 'Yar ben belanın ta kendisiyim!' diye bağırıyordu.
Cem Yılmaz'ın 'içe doğru sıçmak' tabirini ilk duyduğumda her ne kadar "Öyle bir şey mümkün mü ki ya?" desem de, şimdi bu siyahlara bürünmüş Memati cospilavını görünce, gayet net (hatta uygulamalı) olarak anlamıştım üstadın ne demek istediğini.
"M-Merhaba abi."
Böyle bir şeyle karşılaşmayı ummadığım için epey sarsılmıştım tabi. Kıza bakarak abisinin de onun kadar modern görünüşlü, nazik, kibar, ılıman bir beyefendi olduğunu falan düşünmüştüm. Ama tabi benim tahminlerimin hep tersi çıkardı. Şimdi olduğu gibi...
Korkumu sesime yansıtmasaydım iyiydi.
Adam kısık, tehditkâr bakışlarını üzerimden çekmeden "Merhaba Melihciğim." derken, hafif bir alayla el sallıyordu bana.
Bu ne demek lan şimdi?
Çıkışta beni dövmek mi istiyorsun?
Ne anlamam lazım bu bakışından?
Kafamda deli sorular cirit atarken bu psikopat görüntü karşısında ürpermeye devam ediyordum tabi ki. Çünkü şimdi -her ne hikmetse- sanki kız kardeşini taciz etmişim gibi bakıyordu bana. Bakışları artık duble korkutucu olmuştu.
"Ben Atakan. Şebnem'in abisiyim. Bugün birlikte takılacağımıza söz verdim. Bir sorun çıkmazsa, sevinirim."
"Kime..? Kime söz verdin abi?"
Atakan denen adam, karşısında konuşurken teklemem hoşuna gitmiş gibi sırıtarak arkasına yaslanıp kollarını göğsüne bağladığında, soruma Şebnem cevap verdi:
"Anneme söz verdi de, onu diyor."
"Haa..."
"Siz rahatsız olmayın ya, konuşmanıza bakın. Ben burada oturuyorum kendi hâlimde."
Bunları söylerken bile bizi rahatsız ettiğinin gayet farkında, pişkin pişkin sırıtıyordu Atakan denen herif. Belli ki konuşmalarımızı dinleyecekti. Bu durum hiç hoşuma gitmemişti. Şebnem'in yüzünde beliren anlık utanma ve sinir karışımı ifadeye bakılırsa, abisinin bu kıro ve dikizci tavırlarından en az o da benim kadar hoşnut değildi.
Atakan babasının mekânındaymış gibi rahat rahat yayılıp "Şşş genç! Bana internetin şifresini ver bakayım." diye garsonlardan birine el ettiğinde, çekine çekine önüme döndüm ve sanki az önce Çukur'dan fırlamış gibi görünen biriyle konuşmamışım gibi, evlenmem için ayarlanan kızla normal bir şekilde sohbetime devam etmeye karar verdim.
Arkamda oturan kıro "kayınbirader" adayını görmezden gelmeye çalışacaktım.
"Nerede kalmıştık? Hah... Yaşını öğreneb-"
"Pardon ya, benim dikkatim çok dağıldı." dedi Şebnem başını tutarak.
Omzumun üstünden arka masaya baktığını fark ettim. Gergin bakışları hâlâ abisi Atakan'ın üzerindeydi. O da benim gibi, abisinin bizi dinleyecek kadar yakınımızda oturmasını rahatsız edici bulmuştu ve belli ki gerçekten dikkati dağılıyordu.
"Abimden rahatsız oldun değil mi? İstersen kalkıp başka bir masaya geçebiliriz."
Yerimde rahatsızca kıpırdanıp istemsizce omzumun üzerinden arkaya, abisinin oturduğu masaya baktım tekrar. Sanki az önceki konuşmamızdan beri bakışlarını hiç çekmemiş gibi, aynı şekilde sert sert bana bakıyordu Atakan. İçim daha bir ürperdi.
Neden suç işlemişim gibi bakıyorsun lan bana?
"Yok, önemli değil gerçekten. Abinden rahatsız falan olmadım."
Yalan.
Sanki başka masaya geçsek o da peşimizden gelmeyecek miydi?
Tabi ki de gelecekti.
"Burada da konuşabiliriz."
Sakince önüme döndüm. Kızın rahatını bozmak istemiyordum durduk yere.
"İyi o zaman. Sen öyle diyorsan..."
Şebnem siparişlerimizi getiren garsona teşekkür edip çayına iki şeker attı ve karıştırırken tatlı tatlı gülümseyerek bana kendinden bahsetmeye başladı:
"Eveet... Nerede kalmıştık? En iyisi baştan başlamak değil mi? Adım Şebnem. Resim öğretmenliği son sınıf öğrencisiyim. 22 yaşındayım. Sen sormadın ama ben yine de söyleyeyim. Boyum 1.70. Ve okuduğum bölümden de anlayabileceğin gibi, resim çizmeyi seviyorum. Başak burcuyum."
Oluşan bir anlık sessizlikle beraber konuşma sırasının bana geçtiğini anlayıp sözü devraldım. Benim de bu noktada kendimden bahsetmem gerekiyordu.
"Ben de Melih. Bildiğin üzere..."
Çayımdan acele bir yudum alıp kızın gözlerine bakmadan -hâlâ biraz çekiniyordum- konuşmaya devam ettim:
"Makine mühendisliği son sınıf öğrencisiyim. Geçen ay 23'e girdim. Boyum 1.85. Başka... Arabalara özel bir ilgim var. Onları tamir etmeyi, parçalarını söküp takmayı falan seviyorum. Zaten babam da sanayide usta. O konuda hep yardımcı olurum ona. Bedava çalışan..." Zorakice güldüm gergin gergin. Fazla detaya girmiştim yine. "... Ah ve ikizler burcuyum."
Buraya kadar her şey gayet normaldi ama nedense 'ikizler burcuyum' deyince Şebnem'in yüzü bi' düşmüştü. Hâliyle bu memnuniyetsiz tepki de benim modumu düşürmüştü. Hayır, neden tanıştığım bütün kızlar 'ikizlerim' deyince ağzını yüzünü yamultuyordu ki? Hiç anlamıyordum.
"İyiymiş, çok güzel. Severim ben ikizler burcunu. Mühendislik de... harika bence. Zeki, çalışkan birine benziyorsun zaten. Besyö desen gülerdim."
Pek ilgisini çekmese de 'iyiymiş' ve 'harika' diyerek az önceki memnuniyetsiz bakışlarını telafi etmeye çalışıyor gibiydi. Gerçi yalan söylemesine gerek yoktu. İkizler burcu, kadınlar arasında genel olarak pek sevilmiyordu. Bunu biliyordum. Ayrıca makine mühendisliği de herkesin ilgi duyabileceği bir alan değildi. Açıkçası bunun hakkında konuşacak çok da bir şeyinin olmadığını biliyordum. Aynı şekilde, ben de resim hakkında çok bir şey bilmiyordum. Tamam, mesleği gereği bazen mekanik parçaları çizdiğim oluyordu ama sanatsal anlamda... Çok da bir ilgim yoktu.
Uzun ve oldukça rahatsız edici bir sessizlik oldu aramızda.
Hiçbir ortak noktamız yok muydu ya gerçekten?
"Resim haricinde neyle uğraşıyorsun?" diye soruverdim birden. Onu tanımaya çok ilgiliymişim gibi görünmeye uğraşıyordum.
Yani... Çünkü böyle görünmem icap ediyordu, sanırım.
"Aaa... Ben bir sürü şeyle ilgileniyorum aslında."
Şebnem sessizliği bozmama sevinmiş görünüyordu. Sarı saçlarından bir tutam alıp işaret parmağına sararak ve kafenin tavanına bakarak düşünmeye başladı.
"Bir makyaj kanalım var YouTube'da, her hafta farklı bir konseptte videolar çekip yüklüyorum. Bir de kendi markamı oluşturdum bu senenin başında. Bir de... Seramik ustası bir arkadaşımla el yapımı takı, aksesuar satışına başladık. Şu ara satışlar pek iyi değil ama yani... Sene sonuna kadar iyi bir ciro elde etmiş olurum diye düşünüyorum."
Kız işletme kurmuş. Ben hâlâ babamdan harçlık alıyorum anasını satayım!
Bu bilgi bana koymuştu biraz.
"Hmm... Güzelmiş."
Benim cevabım da aynı onunkisi kadar samimiyet yoksunu gelmişti kulağa. Yüzündeki yamuk gülüşten anlamıştım bunu.
"Peki sen, Melih? Makinelerden başka nelerle uğraşıyorsun? Yani... Ne seviyorsun?"
Bundan sonra aynı soruların lacivertini birbirimize sorarak ilerleyecektik sanırım.
"Ben mi? Aaa... Babamın bir tamirhanesi var. Daha çok araba servisi gibi. Boş zamanlarımda orada çalışıyorum. Onun haricinde, hafta sonları falan bazen arkadaşlarla dağa kamp yapmaya gidiyoruz. Ateş yakmayı, balık tutmayı, öyle ormanda takılmayı seviyorum. Bana iyi geliyor."
"Harika!" dedi zorla gülümseyerek. "Belki bir ara beni de götürürsün."
Pek ciddi gibi görünmüyordu. Öylesine söylenmiş bir şeydi bu sanki ama aldırmadım.
"Olur, tabi. Belki bir ara seni de göt-"
"Kim kimi nereye götürüyor? Aloo! Ne konuşuyorsunuz orada?"
Atakan faktörünü unuttuğuma inanamıyorum.
"Alo ne ya?! Alo ne? Toplum içinde biraz medeni olsan, öküzlük yapmasan ölür müsün abi?"
Şebnem'in sinirden yüzü kızarmıştı.
"Belli olmaz, belki ölürüm belki ölmem. Hiçbir şeyin içimde kalmaması lazım Şebnem. Nereye gidiyorsun sen bu lavukla? Soruma cevap ver."
Lavuk mu?
Utancın dibini yaşıyormuş gibi görünen Şebnem, sabır dilenerek açıklamaya girişti benim yerime:
"Melih kampçıymış abi. 'Belki bir ara beni de götürürsün.' dedim. Ne var bunda?"
Atakan dudak büküp "Cık..." dedi kafasını yukarı atarak.
"Gidemezsin."
"Giderim gitmem sana ne be?!"
"Gidemezsin Şebnem! Anneme söylerim."
"ABİ!!"
"ŞEBNEM!"
Kafedeki altı yedi müşteri ve elindeki dolu tepsiyle garson dahi durup yan yana olan masalarımıza baktığında, utanıp da yüzü kızaran sadece bendim sanırım.
"Eee... Şey... Bölüyorum ama... Herkesin içinde tartışmasanız mı acab-"
"Sen sus lan, Melih! Kardeşimle konuşuyorum ben burada. Niye araya giriyorsun? Dış kapının dış mandalı gibi..."
Adımı küfür gibi söylemesi cinnet sebebim olsa da sustum. Durup dururken kavga çıkarmak istemiyordum. Belli ki çabuk sinirlenen bir yapısı vardı elemanın. Abi-kardeş arasına girmemek en iyisiydi.
"Abi, ne kadar ayıp bir şey şu yaptığın yaa! Her yerde rezil ediyorsun beni."
Şebnem bana özür dileyen bakışlar atıyordu şimdi.
"Kusra bakma Melih, gerçekten."
"Ne var lan? Ne var? Baksın kusurumuza. Baksın da bizim aileye damat gelmenin o kadar kolay olmadığını anlasın."
Kısık, tekinsiz bakışlarını kardeşinden çekip yüzüme çivilediğinde kımıldayamadığımı hissettim. Bu medeniyetten nasibini almamış dağ ayısı, her an beni çiğ çiğ yiyebilirmiş gibi bakıyordu şimdi suratıma.
"Biz öyle her yoldan geçene kız vermiyoruz Melih Bey. Aklında bulunsun yani. Bizden icazet almadan kimseyi bir yere götüremezsin. Hele siz şimdi bir tanışın da... Bir yere gidilecekse hep beraber gideriz sonra. Tamam mı koçum? Hadi bakayım, uslu uslu çayınızı için şimdi. Ben hemen arkanızdayım."
El mahkûm kafa sallayıp onayladım o hanzoyu. Ama bir yandan da üstümü başımı yırtıp 'İMDAT!!' diye bağırmamak için kendimi zor tutuyordum.
Aslında... İçimden ona kafa göz dalmak geçiyordu ama siyah gömleğinin üzerinden belli olan pazılı kollarına bakılırsa, teke tekte beni alabilecek kuvvette biriydi. Bu yüzden şimdilik bunu göze alamıyordum. Onu alt edebilmek için beni baya baya delirtmiş olması gerekiyordu. Şanslıydı ki, ben onun gibi şiddet yanlısı (hatta bağımlısı) biri değildim. Medeniydim. Onun hiç olmadığı kadar.
Allah'ım sen bana sabır ver.
Bir an sonra kayınçom (!) Atakan'ın hırçın sesi, yerini çay kaşıklarının cam bardağa çarparken çıkardığı seslere bıraktığında Şebnem
mahçup bir edayla yüzüme bakıp:
"Melih... Çok ama çok özür dilerim. Gerçekten..." dedi.
Kız utançtan yüzüme bakamıyordu. Ben de aynı şekilde.
Ne yalan söyleyeyim, çok gerilmiştim. Ayrıca da hiçbir ortak noktamız yoktu Şebnem'le. Bu yüzden, şansımı zorlayıp masada oturduğum her saniye için o kıroyla boşa aksiyon yaşamak istemiyordum.
Hafif bir pişmanlık ve 'Nereden geldim ulan ben buraya?' farkındalığıyla boynum bükülürken "Önemli değil." dedim kibarlıktan kırılırcasına. Ama önemliydi anasını satayım. Sabahtan beri süslenmekten derim ayrılmıştı ama daha doğru düzgün kızla sohbet edemeden herif gelip iki dakikada ortamın içine sıçmıştı.
Derin nefesler aldım sakinleşmek için. Gerginlikten başıma ağrılar girmişti. Hayır, biraz daha konuşup kaynaşmaya çalışsak belki çıkabilirdi aramızda ortak bir şeyler ama...
Kimi kandırıyorum ben ya?
Buraya sadece annemin gönlü olsun diye gelmiştim. Amacım ailemin ilk bulduğu kızla evlenmek falan değildi. Niye kendimi paralayacaktım ki kız beni sevsin diye?
"Sorun olmayacaksa ben bir tuvalete gidebilir miyim? Birkaç dakikaya gelirim."
Şebnem çayını dudaklarına götürürken buruk bir gülüşle onayladı beni:
"Yok hiç sorun değil. Keyfine bak."
Keyfine bak mı? Tuvalette mi?
Sanırım o da en az benim kadar gergindi.
Telefonumu siyah spor ceketimin cebine koyup ceketi de iki kat yaparak oturduğum yere koydum. Sonra da gözleri dolu dolu olan Şebnem'e bakmamaya çalışarak usulca yerimden kalktım.
"Pardon, bakar mısınız?! Tuvalet ne tarafta acaba?"
Garsonun tarif ettiği koridora girip erkekler tuvaletini bulduğumda başım zonk zonk zonkluyordu. Kapıyı kapatıp lavaboların karşısına geçtim hemen. Aynadaki kızarık yanaklarıma bakarken kafamda bir sürü kaçış planı belirmişti.
Bir bahane bulup eve mi gitsem?
Reflüm azdı, migrenim tuttu desem? Abin beni bıçakladı falan..?
Kedimize araba çarpmış mı desem?
Ya da belki babamı hastaneye kaldırmışlardır..?
"Saçmalama yaa..." dedim sonra kendi kendime.
Alt tarafı bir görücü usulü buluşmaya gelmiştim. Şu düştüğüm hâllere bak. Düşük bütçeli korku filmi çekiyorum sanki.
"Bir şey mi dedin birader?"
Bir sen eksiksin anasını satayım? Sen kimsin?
Tuvaletten yeni çıkmış ellerini yıkamaya giden iri yarı bir abi bana tip tip bakarken "Yok abi sana demedim bir şey." deyip lavaboda ellerimi yıkamak için öne eğildim aceleyle. Başıma birini daha musallat etmek istemiyordum. Zaten bir süre sonra abi de musluğu kapatıp tuvaletten çıkmıştı.
Çıkmıştı ama onun aralık bıraktığı kapıdan içeri süzülen bir çift kısık bakan göz görmemle, korku filmlerinde çığlık atmak isteyip de atamayan kızlar gibi donup kalmam bir olmuştu.
"Melihciğim? Müsait misin canım? Gel senle bi' erkek erkeğe konuşalım."
Hassiktir!
Akan suyun altındaki sabunlu ellerim ve "o" şeklini alan ağzımla, şu an tam olarak çığlık tablosunun kötü bir kopyası gibi göründüğümün farkındaydım ama buna engel olamıyordum.
Allah'ım çok korkunç!
Hızlı soluklarımın arasında paniğe kapılmamaya çalıştım. 'Hayatta kalma içgüdüm'ü devreye sokmam gereken kısım sonunda gelip çatmıştı.
Ben de gerekeni yaptım.
Hayatta kalma modu aktif...
• • • •
Okuduğunuz için teşekkürlerr 💚
Beğeni ve yorumlarınızla destek olursanız (ve olur da önerirseniz) çok mutlu olurum. :')
👋💚