Şarkı: Altın Gün - Hey Nari
Keyifli okumalar~ ♥️
"Hatun! Rahat bırak şu çocuğu artık be. Geç kaldı geç!"
Babam elinde tamir çantasıyla bahçeye çıkarken, belki de beşinci kez beni bırakması için anneme sesleniyordu aksi aksi. Ama tabi annem yine umursamamıştı onu.
"Sen karışma benim işime Kalender! A-Aaa... deli mi ne? Ben çocuğuma kısmet bulmuşum, geç kalmasına müsaade eder miyim hiç?"
Etmezsin annem etmezsin. En iyi ben bilirim.
Bakışlarımı antredeki boy aynasına çevirip annemin kıpır kıpır minyon bedeninin elverdiği ölçüde üstüme başıma bakmaya yeltendiğimde yine çenemden tutulup ona bakmaya zorlanmıştım. İster istemez ofladım. Sıkıntıdan patlamak üzereydim.
"Anne artık gideyim mi ben ya?"
Bir saat ilkokul çocuğu gibi tembih dinlemek istemiyordum.
"Dur iki dakika dur! Daha okuyup üfleyeceğim seni. Konuşup da dikkatimi dağıtma."
Annem iki yana açtığı ellerini omuzlarımın hizasına gelecek kadar havaya kaldırmış, hafif nefesler eşliğinde dudakları hızlı hızlı kımıldanırken ciddi ciddi beni okuyup üflüyordu. En son beni üniversite sınavına yollarken bu kadar evhamlıydı. Bu yüzden şimdi durumun ciddiyeti beni her geçen dakika biraz daha geriyordu.
Bugün hayatımda ilk defa tanımadığım bir kızla ya da şöyle söyleyeyim, daha önce hiç görmediğim bir kızla buluşmaya gidecektim. Ve bu görüşme çok resmi, ucu evliliğe bağlanacak, usturuplu bir buluşma olacaktı. Yani öyle olması bekleniyordu. Burada manitacılığa yer yoktu. Evlilik müessesi çok ciddiydi. Babamın dediğine göre 'şakaya gelmez'di.
"... Amin! Pü pü pü pü!!"
Ben kendimi kurbanlık koyun gibi hissederken annem bir yandan yüzüme tükürüyor, diğer yandan durmadan saçlarımı, gömleğimi, kemerimi ve yakalarımı düzeltiyordu. Minik, becerikli elleri her yerimdeydi.
"Hah!"
En son işlem olarak üzerime geçen yıl benim için aldığı çam kokulu, ağır erkeksi, pahalı parfümü sıktığında işte tam anlamıyla "müşteriye" sunulmaya hazırdım. Bunu annemin gözlerindeki ışıltıdan anlamıştım.
"Oldum mu? Tamam mıyım artık?"
Annem neşeyle cıvıldayacak etrafımda dönmeye başladı.
"Çok beğenecek seni çok! Dibi düşecek haspanın."
Gelin adayına "haspa" diyen bir kaynana adayı... aman ne güzel (!)
Bu arada, ben Melih.
Vee... bilmenizi isterim ki, şu ana kadar duygusal anlamda bir bağ kurduğum kimse olmadı. Bana çıkma teklif eden kızlar (bu konularda çok çekingen olduğum için çoğunlukla onlardan teklif geliyordu) olmuştu tabi ama hiç biriyle iki haftadan fazla takılmamıştım. Hâl böyleyken, bu kadar çabuk sıkılan ve üstüne üstlük fazlasıyla çekingen birini, görücü usulü bir buluşmaya yollamak ne kadar mantıklıydı? Annem bunu pek umursamıyordu gerçi.
Onun tek amacı: Biricik oğlunu (yani beni) bir an önce evlendirmek ve en geç iki yıl içinde torunlarını sevebilmekti.
Babam her ne kadar "Elleşme oğlana, kimi istiyorsa onunla evlensin. Acele ettirme." dese de annem gelenekçi bir kadındı ve beni kendi beğendiği kızla evlendirme fikrinden kolay kolay vazgeçmeyecekti.
Bana gelin adayı olarak seçtiği kızı da geçenlerde markette görmüş. Görür görmez de hemen allem edip kallem edip kızın numarasını almış, bir iki gün içinde de ailesiyle iletişime geçmiş. Şimdi de, gördüğünüz üzere, bizim için bizden habersiz ayarladığı randevuya hazırlıyordu beni.
Ve inanır mısınız, bu "görücülük" şeyinden daha bu sabah haberim oluyordu. Gerçi annem daha önce söylediyse bile finallere çalıştığım için duymamış olabilirdim. Ama yine de (bütün bu aniliğe rağmen) hevesten uçan annem üzülmesin diye duruma ayak uydurmaya çalışıyordum.
Bana anlattıklarına bakılırsa, kız pek de benim tipimde biri değildi. Sarışın, mavi gözlü... Bir kere ben esmer kızlardan hoşlanıyordum. Fakat annem tam bir sarışın müptelasıydı. Zihninin en ücra köşelerinde sarı sarı torunlar sevme fikrinin yattığına adım gibi emindim ama bunu kanıtlayacak argümanım henüz yoktu maalesef.
"Anne, hadi artık ya!"
Vakit tamam olunca babam bahçe kapısından içeri girip bana arabanın anahtarlarını uzattı. Kır sakallı yüzünde haylaz (çöpçatanvari) bir sırıtış vardı. Beni utandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
"Al bakayım! Kızı evine bırakırsın dönüşte, şekil olur. Ha bu arada... Dikkatli kullan arabayı, geldiğinde bakacağım ona göre. Çizik falan istemem."
Bütün söyleyeceklerini tek seferde söyledikten sonra, anneme 'Allah akıl fikir versin.' temalı bir bakış atıp sadece iş yaparken giydiği eski kotunun cebinden çıkardığı iş eldivenlerini ellerine geçirmeye uğraşarak tekrar bahçeye çıktı. Sabahtan beri bahçenin eski çitlerini onarmakla uğraşıyordu ve ben -annem sağ olsun- süslenmekten ona yardım edememiştim.
"Anne, babamı da sen ayarttın di mi? Bu adam böyle değildi. Söyle çabuk ne yaptın?"
Annem sorumu es geçti. Elindeki fırçayla ceketimin kollarını fırçalarken beni duymamıştı bile.
"Haah! Tamam oldun şimdi."
"Allah'ıma bin şükür! Çıkabilirim di mi artık?"
Annem gülerek bana kafa salladı ve ensemden tutarak başımı kendine doğru eğdi. Boyu kısa olduğu için uzansa bile yanaklarıma yetişemiyordu çünkü. Gülerek yanaklarımı beğenisine sunarken ikimize de küçük kıkırdamalar musallat olmuştu.
"Ouyy... Yakışıklı oğlum benim."
Annem iki yanağımı da sulu sulu öptüğünde, tekrar doğrulup kapıya yöneldim artık.
"Hadi gidiyorum ben."
"Oğlum! Melih! Oraya gidince, sakın kıza sıkılmış gibi ruhsuz ruhsuz bakma tamam mı yavrum? Azıcık gülümse, hâlini hatırını sor, iltifat et, çay ısmarla. Tamam mı oğlum? Çayınızı içerken sohbet edin güzel güzel. Konuşun, kaynaşın, tanıyın birbirinizi. Sonra bir de mutlaka tatlı ısmarla. Tatlısız olmaz. Cimri falan der sonra maazallah!"
Maazallah (!)
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutarak, klasik ayakkabılarımın bağcıklarını bağlayıp son bir kez anneme çevirdim bakışlarımı. Beynim artık pelteye dönmüştü.
"Tamam anacığım tamam! Sen hiç merak etme."
Bundan sonra saydığım her madde için bir parmağımı sayarak gösterdim anlayıp anlamadığımı:
"Kibar olacağım. Efendi olacağım. Çay, tatlı ne varsa yedireceğim kıza ki cimri demesin. Sonra kimmiş neciymiş bi' güzel öğrenip akşama sana rapor vereceğim. Tamam mı? Oldu mu? İyi anlamış mıyım?"
"Anlamışsın. Anlamışsın, benim akıllı kuzum!! Ouyy! Gel sana bi sar-"
"Gitmem lazım anne, geç kaldım!"
Onayımı alır almaz daha fazla beni oyalanmasına izin vermeden kapıyı açtığım gibi avluya çıktım. Babamın gri Sedan'ı ardına kadar açık siyah demir kapıların önünde beni bekliyordu. Parmağımın ucuyla anahtarı hızlı hızlı sallayarak üç basamaklı merdiveni inip adeta özgürlüğe koşarcasına arabanın yanına gittim. Tam şoför kapısını açacaktım ki arkamdan su dökmeye gelmediği için şaşkınlığımın odağı olan annemin, aceleyle kapanan çelik kapının ardında gözden kaybolduğunu fark ettim.
"Eh be Hatun Sultan! Eh bee..."
Anında telefona sarılıp durum güncellemesi için (4540 Huriye, Kartal yuvadan uçtu.) teyzemi aradığına yemin edebilirdim ama arama kayıtlarına bakmadan kimseye bunu kanıtlayamazdım tabi.
Kilidi açıp şoför koltuğuna oturdum. Hiç istemiyordum aslında bu önceden ayarlanmış görücü usulü buluşmaya gitmeyi ama annemin güzel hatırını kırmamak için (hem de evde çok başımı ütülemesin diye) bir kereliğine gitmeyi kabul etmiştim çoktan. Şimdi geri dönemezdim.
Açıkçası, tanımadığı bir erkekle evlenmek amacıyla buluşmayı göze alan kızı (daha çok hangi kafada olduğunu) da merak ediyordum.
Kontağı çevirir çevirmez radyoda en sevdiğim programı açtım. Pandora'nın Müzik Kutusu... Sabahları okula giderken ayılmama yardımcı oluyordu. Belki şimdi de sinirlerimi yatıştırmama yardımcı olurdu.
Hadi Melih... Hadi aslanım.
Bir an önce git de gel.