13. Bölüm: Mesafeli İlişki

2777 Kelimeler
Dünün omuzlarına bindirdiği ağır yorgunluğu geride bırakmaya çalışsalar da, sabahın ilk ışıkları Zeynep’in içindeki huzursuzluğu dağıtmaya yetmemişti. Pars, kahvaltı için onu lobiye indirdiğinde aralarında görünmez, soğuk bir duvar vardı. Zeynep henüz siparişini yeni vermişti ki, Pars’ın telefonu çaldı. Ekranda beliren hastane adını görünce Pars, tek kelime etmeden masadan kalkıp uzaklaştı ve bir daha geri dönmedi. Zeynep, devasa kahvaltı salonunda bir başına kalmıştı. Önündeki tabağa ruhsuzca bakıyor, çatalının ucuyla peynir dilimlerini ufalamaktan öteye geçemiyordu. Dün gece kendi kendine ne kadar söz verirse versin, Pars’ın o baskın, gölge gibi üzerine çöken varlığına alışamıyordu. Onun masadan kalkmasıyla omuzlarındaki yük bir nebze hafiflese de, bu geçici bir moladan ibaretti. Bir süre sonra telefonunun ekranı aydınlandı. Pars’tan gelen kısacık mesajla lobide buluşup yola koyuldular. Hastaneye kadar süren yolculuk, arabanın içini dolduran boğucu bir sessizlikle geçti. Hastanenin steril ve soğuk kokusu Zeynep’in midesini bulandırıyordu. Doktorla yapılan ön görüşme ve atılan o resmi imzaların ardından, Zeynep muayene için içeri alınırken Pars dışarıdaki bekleme salonunda kalmıştı. Pars, gözlerini karşıdaki bembeyaz duvara dikmiş, sabırsızca ayağını yere vuruyordu. “Pars Bey.” Düşüncelerini bölen sesle birlikte bakışlarını odaklandığı duvardan çekti. Amerikalı sekreter, yüzündeki profesyonel bir tebessümle “Doktor Felix sizi bekliyor.” dedi. Yerinden hızla kalktı. Doktorun kapısını iki kez tıklatarak içeri adımını attığında, odanın iç bölmesinden gelen seslerle duraksadı. Başını çevirdiğinde, muayeneden yeni çıkmış Zeynep’i ve doktoru gördü. Zeynep, karşısında Pars’ı görünce adımlarını hızlandırıp ona doğru yaklaştı ama aralarında her zamanki o görünmez mesafeyi bırakarak durdu. Yabancı bir ülkede, A2 seviyesinde bildiği İngilizce’de terimlerin ve konuşmaların havada uçuştuğu bu odada kendini savunmasız hissediyordu. İngilizcesi ancak basit ihtiyaçlarını karşılayacak düzeydeydi. Bu yüzden, ne kadar kaçmak istese de, şu an dünyadaki tek sığınağı Pars’mış gibi ona yakın durmaktan başka çaresi yoktu. Pars ve Doktor Felix birbirlerine hafifçe başlarıyla selam verdiler. Doktorun işaret ettiği deri koltuklara geçtiler. Zeynep, Pars’ın çaprazındaki koltuğa iliştiğinde, doktor masasına oturup ellerini önünde kenetledi ve doğrudan Pars’a baktı. “Pars Bey, taşıyıcı annelik için Türkiye’de yaptırdığınız testleri ve rahim kalınlığı için başlattığınız tedaviyi dikkatle inceledim. Biraz önce Zeynep Hanım’a gerekli jinekolojik muayeneyi de yaptım ve herhangi bir sorunla karşılaşmadım. Tedaviye kaldığımız yerden güvenle devam edebiliriz.” Pars, zaman kaybetmemek uğruna Türkiye’deki o göstermelik evlilik telaşı sırasında Zeynep’in östrojen tedavisine başlanmasını sağlamıştı. Ancak doktorun bu temkinli girişi Pars’ın içindeki şüphe tohumlarını filizlendirdi. Kaşlarını hafifçe çatarak doktorun sözünü bitirmesini bekledi ve ardından doğrudan asıl meseleye girdi. “Embriyo rahme tam olarak ne zaman yerleştirilecek?” Doktor Felix, yüzünü Zeynep’e çevirip güven verici, hafif bir tebessüm sundu. “Zeynep Hanım’ın rahmi yeterli kalınlığa ulaştığında embriyoyu rahme yerleştirme işlemini gerçekleştireceğiz.” Pars’ın sol kaşı anında havalandı. Çenesindeki kaslar seğirirken, sorgulayıcı bakışlarını doktorun yüzüne dikti. “Rahim kalınlığı konusunu biraz açar mısınız? Türkiye’de başlatılan tedavi süreci yeterli olmadı mı?” Bu sabırsız çıkış üzerine doktor, bakışlarını Zeynep’ten çekip yeniden Pars’a odakladı. Ses tonu, karşısındaki adamın gerginliğini yatıştırmak istercesine sakin ve profesyoneldi. “Embriyonun Zeynep Hanım’ın rahminde tutunabilmesi için endometriumun, yani rahim iç tabakasının 9 ila 11 milimetre kalınlığa ulaşması gerekir. Çok ince olursa embriyo yerleşemez veya erken dönemde kaybedilir. Bu, embriyonun beslenmesi ve sağlıklı bir şekilde gelişmesi için atlayamayacağımız kritik bir aşama.” Duyduğu mantıklı açıklamayla Pars’ın gergin omuzları rahatladı. Başını anladığını belirtircesine ağır ağır sallayarak “Şu an kaç milimetre?” diye sordu. “Şu an endometrium 7,5 milimetre. Beklediğimizden gayet iyi bir yanıt aldık ancak biraz daha kalınlaşması için zamana ihtiyacımız var. Östrojen dozuna devam edip birkaç gün sonra tekrar ölçeceğiz. Transferi ancak o zaman planlayabiliriz.” Sürecin felaketle sonuçlanmadığını bilmek Pars’ı bir nebze rahatlatmıştı ama zaman kaybına tahammülü yoktu. “Süreç kaç gün sürecek?” diye sordu, sesindeki hoşnutsuzluk açıkça hissediliyordu. “Hedeflediğimiz o güvenli aralığa ulaşması için yaklaşık üç ila beş gün daha östrojen tedavisine devam etmemiz gerekecek.” Pars’ın gözleri kısıldı ve “Bu kadar beklemek zorunda mıyız?” dedi. Doktor Felix, elindeki dosyayı kapatırken gözlüğünün üzerinden Pars’a ciddiyetle baktı. “Rahim duvarı yeterli kalınlığa ulaşmadan embriyoyu yerleştiremeyiz Pars Bey. Bunu yaparsak başarı oranını ciddi şekilde düşürürüz.” Başarı oranı. Bu iki kelime Pars için bir kilit noktasıydı. Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. “Tamam.” dedi otoriter bir sesle. “Tedaviye devam edelim.” Gözlerini Zeynep’e çevirdi. Zeynep, dönen İngilizce diyalogdaki tıbbi kelimeleri yakalayamamış olsa da, Pars’ın gerilen yüz hatlarından ve sıkılı yumruklarından ters giden bir şeyler olduğunu çok net anlamıştı. Doktor Felix, aralarındaki bu sessiz iletişimi fark etmiş gibi sandalyesinden kalktı. “Ben hemşireyle birlikte hazırlık odasını kontrol edeyim. Siz bu arada Zeynep Hanım’a durumu kendi dilinizde açıklayın. Birkaç dakika sonra kendisini yan odaya alacağız.” diyerek kibarca odadan ayrıldı. Kapı kapandığında odada sadece ikisinin nefes sesleri kalmıştı. Pars, keskin mavi gözlerini Zeynep’e dikip doktorun anlattıklarını, rahim kalınlığı mevzusunu mekanik bir sesle özetledi. Zeynep bu sürecin zorluklarını başından beri biliyordu. Ellerini kucağında sıkıca kenetledi ve kısık bir sesle “Kaç gün sürecek?” diye sordu. “Üç ya da beş gün.” Zeynep bakışlarını yere indirip yavaşça başını salladı. Aklına, Türkiye’de östrojen tedavisine ilk başladığı günler gelmişti. Kemiklerine kadar işleyen o ağır halsizlik, midesini altüst eden bulantılar... En azından daha ağır bir yan etki yaşamamıştı, buna tutunmaya çalıştı. “Anladım. İğne bugün yapılacak, değil mi?” diye mırıldandı. Pars başını sallayarak onayladı ve ayağa kalktı. Takım elbisesinin düğmesini iliklerken yukarıdan ona bakıyordu. “Birazdan sizi odaya alacaklar. Herhangi bir rahatsızlık hissederseniz hemen haber verin.” Gözleri Zeynep’in üzerinde, bir onay ya da tepki bekleyerek saniyelerce asılı kaldı. Zeynep ise bakışlarını ondan kaçırıp oturduğu deri koltuğa biraz daha sindi. “Tamam.” dedi sadece. “Bekliyorum.” Söylenecek başka bir söz kalmamıştı. Pars arkasını dönüp odadan çıktı. Kapının önündeki sekretere kısa bir komut verdikten sonra, bekleme salonundaki yerine geçip yeniden o boğucu sessizliğe gömüldü. ★★●★★ ~Çağan~ “Lan sen bir kadını nasıl zapt edemezsin!” diye gürlediğimde, sesim deponun duvarlarında yankılandı. Duran, gözlerindeki o bariz korkuyla yutkunup birkaç adım geriledi. “Abi, ayakkabısını ayağıma geçirdi.” diye geveledi kendini savunmaya çalışarak. “Ondan kaçtı elimden! Sivri topukluydu zaten...” “Bir de sana ben tekmeyi geçireyim, o zaman görürsün sivri topuğu!” diye kükreyerek üzerine yürüdüğüm an Rıza hızla araya girdi. Elleri havada, adeta bir kalkan olmaya çalışıyordu. “Patron, sakin ol ne olursun! En azından polise yakalanmadık. Buradayız, güvendeyiz. Rahatlayabiliriz!” Onun bu gevşek tavrı beynime kan sıçrattı. İki adımda aradaki mesafeyi kapatıp Rıza’nın yakasına yapıştım. “Lan hani tatile gidecekti? O yerden bitmenin ne işi vardı evde!?” diye bağırdığım. “Patron, vallahi gidecekti.” dedi Rıza titreyen bir sesle. “Evdeki hizmetçiye o dönene kadar izin bile vermiş, biletleri falan tamamdı.” Gözlerimi devirip öfkeyle onu geriye doğru savurdum. Rıza sendeleyerek zor ayakta kalırken, ben hıncımı alamayıp önümde duran eski deri koltuğa okkalı bir tekme savurdum. Koltuk gıcırdayarak geriye kayarken, o yerden bitmenin cesaretle parlayan gözleri ve inatçı yüzü bir anlığına zihnimde belirdi. Başımı sağa sola sallayıp bu görüntüyü zihnimden defetmeye çalıştım. “Patron, kafan nasıl oldu?” Burnumdan soluyarak yandan Rıza’ya su dercesine baktım. Az önceki sarsıntıdan sonra toparlanmaya çalışarak bana doğru temkinli bir adım atmıştı. “Telaştan dün soramadım.” diye devam etti. “Ağrı sızı varsa hemen bir doktor çağıralım.” Bu cümle bardağı taşıran son damla oldu. Zaten zonklayan kafam ve yerle bir olan planımız sinirlerimi laçka etmişti. Döndüğüm gibi sağ yumruğumu Rıza’nın suratına indirdim. Tok bir çarpma sesi depoda yankılanırken Rıza yere yığıldı. “Defolun!” diye kükredim ciğerlerimi yırtarcasına. “İkinizi de gözüm görmesin!” Duran, yerde inleyen Rıza’yı alelacele koltuk altlarından kavrayıp ayağa kaldırdı. Arkalarına bile bakmadan, kapıya doğru adeta koşarak çıkıp gittiler. Depoya çöken sessizlikle baş başa kaldığımda derin bir nefes aldım. Gerilen kaslarımı gevşetmek için boynumu sağa sola doğru kütletip az önce tekmelediğim koltuğa doğru ilerledim. Kendimi koltuğa bıraktığım an, beynimin içindeki o sızı kendini tekrar hatırlattı. Gözümün önüne yine o kız geldi... O ufak tefek haliyle adamımı alt edip aradan sıyrılan yerden bitme. Elim istemsizce başımdaki yaraya, saçlarımın arasındaki o hassas noktaya gitti. Dokunduğum an parmak uçlarıma vuran acıyla yüzümü buruşturdum. Dudaklarımdan alaycı, sinirli bir mırıltı döküldü. “Eli bayağı ağırmış...” Şakaklarımdaki zonklama artınca elimi çekip başımı koltuğun sırtlığına yasladım. Gözlerimi sıkıca yumdum. Şu an o yerden bitmenin cesaretini ya da nasıl elimizden kayıp gittiğini düşünmemeliydim. O inatçı silueti zorla bir kenara itip, elimizde fena halde patlayan bu rezil soyguna ve bundan sonra ne yapacağıma odaklanmaya çalıştım. ★★●★★ ~Melis~ Polisler evde köşe bucak arama yapsa da tek bir parmak izi bile bulamamıştı. Adamların ellerinde eldiven olduğunu, olay anının verdiği o panikle ancak şimdi idrak edebiliyordum. Üstelik evin dışındaki tüm güvenlik kameralarının üzeri profesyonelce örtülmüştü. Bu, karşımdakilerin üç beş kuruş için içeri sızan sıradan hırsızlar olmadığını kanıtlamaya yeterdi. Evde rahat olmadığım için otel gelmiştim. Dayım saatler önce arayıp beni kendi evine davet etse de reddetmiştim. Şu an kimsenin bitmek bilmeyen sorularıyla uğraşacak gücüm yoktu. Şu an sadece bu hırsızları rahat kafayla düşünmek istiyordum! “Kameraların üstü örtülüyor ve geride zerre kadar iz bırakılmıyor...” Benim gibi birinin evine bu şekilde girilmesi asla tesadüf değildi. Takip edildiğime emindim; boş anımı kollamış ve uygun zamanı buldukları gibi içeri sızmışlardı. Elimdeki kristal bardağı, parmak boğumlarım bembeyaz olana dek öfkeyle sıktım. “Bu olayın üzerinin örtülmesine izin vermeyeceğim.” Ne kadar kusursuz bir plan yapmış olurlarsa olsunlar, elbette arkalarında bir açık, küçücük bir iz bırakmış olmalıydılar. Ne de olsa o çok güvendikleri kusursuz planları ayaklarına dolanmış, soygunları yarım kalmıştı. Acaba yarım bıraktıkları o işi tamamlamak için geri dönecekler mi? Dişlerimin arasından tıslayarak “Şerefsiz fakirler...” diye fısıldadım. Bardağı, kırılmasını umursamayacak kadar sert bir şekilde sehpaya bırakıp ayağa kalktığım an telefonum çalmaya başladı. Ekranda emniyetin numarasını gördüğümde damarlarımdaki kanın hızlandığını hissettim. Bekletmeden telefonu açıp kulağıma götürdüm. “Dinliyorum.” “Merhaba Melis Hanım, emniyetten arıyoruz.” dedi karşıdaki tok ses. “Biliyorum memur bey. Bir gelişme var mı?” Kısa bir sessizliğin ardından polis boğazını temizledi. “Çevredeki tüm mobese kameraları incelendi. Ancak evinizin yakınında tespit ettiğimiz şüpheli aracın plakası sökülmüş.” Duyduğum şeyle sinirden çenemi öyle bir sıktım ki şakaklarım zonkladı. “Çok profesyonel bir ekip!” dedim alaycı ama bir o kadar da öfkeli bir ses tonuyla. “Elimizden geleni yapıyoruz Melis Hanım. Onları en kısa sürede bulacağız.” “Arkalarında hiçbir iz bırakmadan buharlaşıp gitmişler. Onları bulmanız mucize olur memur bey.” diye kestirip attım. “Merak etmeyin, ne kadar profesyonel görünürlerse görünsünler, er ya da geç onları ele verecek bir hata yaparlar. Sizden tek ricamız, en ufak bir gariplikte, şüpheli bir durumda hemen bizimle iletişime geçmeniz.” “Tamam.” diyerek uzatmadan telefonu kapattım. İçimde kabaran o öfke dalgası artık bedenime sığmıyordu. Kapanan telefonu avucumda sıkıp, var gücümle karşımdaki duvara fırlattım. Cihaz büyük bir gürültüyle parçalanıp halının üzerine dağılırken göğsüm hızla inip kalkıyordu. Umarım geri dönerlerdi. Umarım o yarım kalan işleri için karşıma çıkacak kadar aptallık ederlerdi. Zira bu defa hazırlıksız ve savunmasız yakalanmayacaktım! Elim istemsizce boynuma, tenimde hâlâ o iğrenç sıcaklığını hissettiğim noktaya gitti. Midem kasıldı. Gözlerimi kapattığımda, o adamın bana dokunmaya cüret eden parmakları zihnimde canlandı. Özellikle de sen... diye geçirdim içimden. Boynuma dokunmaya cüret eden o pislik... Bunun hesabını bizzat senden soracağım! ★★●★★ Hastanenin boğucu atmosferinden kurtulur kurtulmaz Pars, Zeynep’i otele bırakıp kendini dışarı atmıştı. Planları değişmişti; asistanını arayıp Amerika’da geçireceği sürenin bir haftadan iki haftaya çıktığını, programı buna göre ayarlamasını söyledi. Telefonunu kapatmadan önce ekrana düşen bildirimlere kayıtsızca göz gezdirdi. Kardeşi Elina’dan gelen üst üste mesajlar dışında hiçbirini açma gereği duymadı. Ona da durumu geçiştiren, kısa bir cevap yazmakla yetindi. Geriye kalan her şeyi, ailede patlak veren o krizi döndüğünde halledecekti. Şu an dünya yansa umurunda değildi; tek bir odak noktası vardı: Zeynep’in rahminin istenilen kalınlığa ulaşması. Arabasını sessiz bir yere çekip kontağı kapattı. Başını direksiyona yaslayıp derin bir nefes aldı. “Bu defa olacak Aylin...” diye fısıldadı boşluğa doğru. Sesindeki o tavizsiz, sert adamdan eser yoktu şimdi; sadece yorgunluk vardı. Olması gerekiyordu. Bu bebek, Aylin için dünyaya gelecekti. Hastanedeki o sabırsızlığının, önüne çıkan her engele tahammülsüzlüğünün tek bir sebebi vardı: Zamanla yarışıyordu. Bebeğin, Aylin’in doğum günü gelip çatmadan önce doğması şarttı. Takvim yaprakları eksilirken, Pars’ın boğazındaki o görünmez ilmek de her geçen gün biraz daha daralıyordu. Süreç uzadıkça, verdiği sözü tutabilme ihtimali azalıyordu. Cebinde titreyen telefonun bildirim sesi, onu zihnindeki bu karanlık kuyudan çekip çıkardı. Ekranda beliren isim, hayatındaki o keskin, profesyonel çizgiyi bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Kimden: Taşıyıcı Anne Adayı Zeynep Mesajın üzerine tıkladı. Pars Bey, otelin karşısındaki kafedeyim. Bilginiz olsun. Aylin’in adını anarken hissettiği o yoğun duygu selini saniyeler içinde zihninin en derinlerine gömüp, yeniden o soğuk ve mesafeli maskesini yüzüne geçirdi. Mesaja cevap verme gereği bile duymadan telefonu yan koltuğa fırlattı. Motoru hızla çalıştırıp, Zeynep’in yanına gitmek üzere arabayı yola savurdu. ★★●★★ ~Zeynep~ Damarlarımda dolaşan o ağır hormon ilaçları bütün enerjimi sömürüyor, kemiklerime kadar işleyen bir bitkinlik yaratıyordu. Otel odasının duvarları üzerime doğru geliyor, nefesimi kesiyordu. Yatağa uzanıp dinlenmeye çalışmak o boğulma hissini artırmaktan başka bir işe yaramamıştı. En sonunda o dört duvar arasından çıkmış, kendimi otelin karşısındaki bu kafeye gelmiştim. Garsonun masaya bıraktığı limonatadan küçük bir yudum aldım. İçeceğin ekşi ve soğuk tadı, midemdeki o tuhaf bulantıyı bir anlığına da olsa bastırdı. Bakışlarımı camdan dışarıya, akıp giden yabancı kalabalığa çevirdim. Az kaldı, diye geçirdim içimden. Doktor, rahim kalınlığımın 7,5 milimetreye ulaştığını söylemişti. Hedeflenen kalınlığa sadece 1,5 milimetre kalmıştı. O da en fazla birkaç güne tamamlanırdı. Sonra... Sonra sıra o asıl adıma, embriyonun rahmime yerleşeceği ana gelecekti. O an gözümde canlanınca bakışlarımı dışarıdan çekip masaya, kendi ellerime indirdim. İçimde bir yerlerde büyütülecek, bana ait olmayan ama bir süre bende olacak o küçük can... İstemsizce yutkundum. Eğer bu bebeğin doğması herkes için en doğrusuysa, can bulup sağ salim bu dünyaya gelmesini her şeyden çok isterdim. Ama bir yandan da içimi kemiren korkuya engel olamıyordum. Ya o da benim gibi karanlıkların ve mutsuzluğun içine doğacaksa? Eğer hep acı çekip zor durumda kalacaksa ve kaldığı o zor durumundan faydalanmaya çalışılacak bir dünyanın ortasında doğacaksa, hiç var olmamasını isterim. Bu isteğim bencilce mi bilmeme ama acı çekmesini istemiyorum. Çünkü acı içinde kıvranırken çaresiz kalmanın, kimsesizliğin ne kadar ağır bir yük olduğunu iyi biliyordum. Benim tattığım o koca çaresizliği, o bebeğin yaşama ihtimalini düşünmek istemiyordum. “Onun da böyle bir hayatı olmasın...” diye fısıldadım. Limonatamdan bir yudum daha alıp başımı pencereye çevirdim. Tam o sırada bir çarpma sesi duydum. Başımı hızla sesin geldiği yöne çevirdiğimde küçük bir çocuğun yere kapaklandığını gördüm. Sandalyemi geriye itip ayağa kalktım. Hızlı adımlarla yanına varıp onu yerden kaldırdım. “İyi misin?” diye sordum endişeli bir sesle. Çocuk elleriyle dizini tutup hıçkırarak ağlamaya devam edince, elimi usulca acıyan yerine indirdim. “Burası mı acıyor?” Aklıma Amerika’da olduğumuz gelince başımı kaldırıp etrafa baktım. Kimseyi göremeyince dilim döndüğü kadar İngilizce’yle “Where are your parents?”* diye mırıldandım. Çocuk gözyaşları içinde etrafına bakınırken, garsonlardan biri telaşla yanımıza geldi. Çocuk onu görür görmez bacaklarına sarılınca adamın çocuğu tanıdığını anladım; yavaşça doğrulup ayağa kalktım. Çocuk ağlayarak dizini adama gösteriyordu. Ne olduğunu anlatmak isteyerek garsona bir adım yaklaştım ve elimle çocuğun takıldığı yeri işaret ettim. Ancak adam başını kaldırıp bana uzun, hızlı ve tamamen yabancı olduğum bir İngilizce cümle kurunca öylece kalakaldım. Kelimelerin sadece bir ikisini yakalayabilmiştim. Mahcup bir ifadeyle, yeterli İngilizce bilmediğimi anlatmaya çalıştım. Garson bana anlayışlı ama hafifçe ne yapacağını bilemez bir bakış atarken, tam arkamdan tok ve tanıdık bir ses yükseldi. “He is thanking you for helping the boy.” Kafamı hızla çevirdiğimde Pars Bey’i gördüm. Yanımda durup garsona İngilizceyle birkaç cümle daha kurdu. Eliyle beni işaret ettiğinden, durumu benim adıma açıkladığını anlayabiliyordum. Garson yüzünde minnettar bir tebessümle başını salladı ve çocuğu kucağına alarak yanımızdan ayrıldı. Derin bir nefes aldım. Pars Bey’in keskin bakışları bana döndüğünde “Teşekkür ederim.” dedim. Hafifçe başını salladı. “Gel, otur.” diyerek az önce kalktığım masayı işaret etti. Oturduğum masayı işaret etmesine şaşırsam da, üzerinde durmadım ve yerime geçtim. O da tam karşıma, sandalyeye yerleşti. Masanın kenarındaki küçük servis ziline dokunup arkasına yaslandı. Bakışlarını doğrudan pencereden dışarıya, o yoğun sokağa çevirdiğinde ben de önüme döndüm. Saniyeler içinde yanımızda biten garsona dönüp siparişleri verdi. Adam yanımızdan ayrılır ayrılmaz masaya yine o sessizliği çöktü. Başımı çevirip onun gibi pencereden dışarıyı izlemeye başladım. Sessizlik sürüp giderken otele gitmek istemiyordum ama sırf benim yüzümden burada, karşımda zorunlu durmasına da gerek yoktu. Kalan limonatamı bir an önce bitirip kalkmayı planlarken garson elindeki tepsiyle geri döndü. Pars Bey’in önüne kahve bırakırken, benim önüme büyük bir bardakta Greek yogurt parfait with berries -orman meyveli yoğurtlu parfe- bıraktı. Önümdeki o renkli ve hafif tatlıya bakakalmışken itiraz etmeden duramadım. “Gerek yoktu,” dedim gözlerimi ona çevirerek. “Yemek istersen yersin.” demekle yetindi. Kafamı sallayıp önüme döndüm. Bakışlarımı yeniden pencereye sabitlediğimde o da sessizliğine geri dönmüştü. İkimiz de aynı masada, aramızda dünyalar kadar mesafe varken öylece oturuyorduk. İçten içe gülümsedim. Sanırım önümdeki bu dokuz ay, kurduğum o felaket senaryoları kadar kötü geçmeyecekti. Zira karşımdaki bu adam, gerek duymadığı sürece ağzını bıçak açmıyordu. Ve şu an, hayatımda en çok ihtiyacım olan şey tam olarak buydu: Soruların, daralmaların, gürültünün olmadığı bir sessizlik...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE