Birkaç gün su gibi akıp geçmişti. Bu süreçte Zeynep daha çok otel odasında dinlenirken, Pars onun yanına özel bir hemşire ve bir tercüman yerleştirerek ihtiyaçlarını karşılamasını kolaylaştırmıştı. Zeynep’in tıbbi durumuyla ilgili bilgileri doğrudan hemşireden alıyor, onunla yalnızca akşam yemeklerinde bir araya geliyordu. O kısacık anlarda da aralarındaki iletişim, zorunlu iki üç cümleyi geçmiyordu.
Zeynep için Pars’ın bu uzak yaklaşımı adeta bir ödül gibiydi. Zira onunla gerekmedikçe aynı ortamda bile bulunmak istemiyordu. Kendi içinde yaşadığı o ağır vicdan çatışması ve kabulleniş, onu kimsenin olmadığı, dipsiz bir yalnızlığı arzulamaya itiyordu. Pars ise farkında bile olmadan onun bu inziva arzusunu mükemmel bir şekilde karşılıyordu.
“Zeynep Hanım.”
Kendi düşüncelerinden sıyrılıp başını çevirdiğinde, tercümanı ve doktoru yanı başında buldu. Doktor, yüzündeki o profesyonel ve güven veren tebessümle “Hazırsanız başlayabiliriz.” dedi.
Beklenen o an gelip çatmıştı. Bugün, o küçük embriyo rahmine yerleştirilecekti. Zeynep kendini taşıyıcı anne olmaya mantıken tamamıyla ikna etmiş olsa da, ruhunun derinliklerindeki o ürkekliği ve kırgınlığı bir kenara itemiyordu. İçinde tuzla buz olan gururu boğazına yumru gibi oturduğundan hiçbir şey söyleyemedi, sadece sessizce başını salladı. Oturduğu hasta yatağından ağır ağır kalkıp doktoru takip etti.
Doktor, hemşireye son talimatları verip Zeynep’e hafifçe baş selamı vererek ön hazırlık için odadan çıktı. Kapının önündeki bekleme salonunda oturan Pars, doktoru görünce anında ayaklandı.
“Pars Bey, her şey hazır. İşleme başlıyoruz.” dedi doktor onun önünde durarak.
Pars’ın yüzündeki kaslar gerildi. Sesini düz tutmaya çalışarak “Embriyonun rahme tutunup tutunmadığını tam olarak kaç güne anlarız?” diye sordu.
Doktor bu sabırsızlığa alışık bir tavırla gülümsedi.
“Biraz sabırlı olmanızda fayda var. Yaklaşık on gün içinde kanda yapacağımız testle kesin sonucu alırız.”
“Tamam.” dedi Pars, itiraz kabul etmeyen bir tonla. “Başlayın.”
Doktor yanından ayrıldığı sırada Zeynep’in kaldığı odanın kapısı açıldı. Zeynep, üzerinde o ince, ruhsuz hastane önlüğüyle dışarı adımını attı. Koridorda göz göze geldikleri an, Zeynep günlerdir içinde verdiği o sessiz gurur savaşını tamamen kaybettiğini hissetti. Bedenini bir başkasının hayatı için teslim ediyordu. Gözlerini hızla ondan kaçırıp yere indirdi.
“Endişe etmeni gerektirecek bir durum yok.” dedi Pars aniden. Sesi her zamanki gibi uzak ama içinde tuhaf bir yatıştırıcılık barındırıyordu. “Operasyon kısa ve sorunsuz geçecek.”
Bu cümle, Pars’ın güven verme kotasını doldurmuştu, usulca bir adım geri çekildi. Zeynep ona cevap vermeden hemşirenin eşliğinde müdahale odasına doğru yürümeye başladı. Ayaklarının soğuk zemindeki her bir adımında kalp atışları kulaklarında yankılanıyor, midesi korkuyla kasılıyordu. Birazdan bitecek, diye tekrarladı içinden. Sadece tıbbi bir işlem. Birazdan bitecek.
Müdahale odasına girdiklerinde içerisi steril ilaç kokuyor ve fazlasıyla soğuk hissettiriyordu. Hemşire, Zeynep’i jinekolojik masaya yönlendirip dikkatle yatırdı. Hemşire hazırlıkları tamamlarken, doktor da eldivenlerini takmış bir şekilde içeri girdi.
Hemen karşılarındaki cam bölmenin ardında laboratuvar kısmı görünüyordu. Doktor, camın arkasındaki embriyoloğa başıyla kısa bir işaret verip Zeynep’e döndü ve hemen yanındaki küçük ultrason ekranını işaret etti.
“Hazırız Zeynep Hanım. Şimdi karnınıza biraz soğuk bir jel süreceğim.”
Laboratuvarda döllenmiş o tek hücre -Aylin tek arzusu, Zeynep içinse kaderinin dönüm noktası olan o minik embriyo- ince, neredeyse görünmez bir kateterin ucundaydı. Acı yoktu; sadece ruhunu donduran tuhaf bir baskı hissi vardı.
Embriyolog cam bölmedeki mikrofondan içeri seslendi.
“Embriyo hazır.”
Doktor, ince kateteri ultrason eşliğinde son derece yavaş ve dikkatli bir şekilde ilerletti. Ekranda gri ve siyah dalgalanmalar oluşuyordu. Zeynep başını hafifçe yana çevirip o karanlık ekrana baktı.
“Şimdi küçük bir baskı hissedebilirsiniz.” dedi doktor sakin, ninni gibi bir tonla. “Ağrı olmayacak.”
Zeynep nefesini tuttu. Tepki vermeden, gözlerini kırpmadan ekrana bakmaya devam etti. O an, ekrandaki o gri boşluğun tam ortasında minicik, beyaz bir parlama belirdi. Doktorun kateterden bıraktığı o küçük ışık hüzmesi, artık onun rahmindeydi. Zeynep’in gözünden, şakağına doğru sıcacık, sessiz bir damla yaş süzüldü.
Doktor “Ağrı olmayacak.” demişti ama Zeynep’in göğüs kafesinin altı cayır cayır yanıyordu. Zihninin en derinlerine, en karanlık köşesine gömdüğü o isim bir sızı gibi dudaklarına kadar tırmandı.
“Doruk..” dedi içine kaçan sesiyle.
Bir zamanlar sevdiği adamla kurduğu o sıcacık yuva hayali, onunla beraber büyütecekleri çocukların düşleri bir cam kırığı gibi zihnine battı. Eğer hayat abisini ondan almasaydı, onu terk etmek zorunda kalmasaydı, şimdi bu yatakta sevdiği adamın elini tutarak yatıyor olacaktı. Kendi çocuklarının müjdesini alacaklardı. Oysa şimdi, yabancı bir ülkede, soğuk bir masada, yüzüne bile bakmaktan kaçındığı bambaşka bir adamın bebeğini taşıyordu.
Doruk’u ardında bırakıp gittiği o gün kalbi nasıl parçalandıysa, şimdi o ekrandaki küçük parlamaya bakarken de aynı sızıyı hissediyordu. İçine bir can bırakılmıştı ama o cana dair hissettiği tek şey, yitip giden hayallerinin yası ve tarifsiz bir kimsesizlikti.
Aynı saniyelerde, müdahale odasının kapısındaki küçük, dikdörtgen cam bölmenin ardında duran Pars’ın nefesi boğazında düğümlenmişti.
İçeri girmesi kurallara aykırı değildi belki ama o duvarı aşıp o odaya girmek istemedi. Sadece camdan, Zeynep’in yorgun profiline ve hemen yanındaki ultrason ekranına odaklanmıştı. Ekranda beliren o küçücük beyaz parlamayı gördüğü an, kalbinin göğüs kafesine şiddetle çarptığını hissetti.
“Aylin...” diye fısıldadı. Gözünün önüne Aylin’in yüzü gelirken, gözünü yumdum. Ellerini cebinden çıkarıp yumruk yaptı.
“Olacak! Bu defa olacak!”
İşlemin başarılı olacağına dair inancı tamdı. Gözünü aralayıp o beyaz noktaya baktı. Aylin'in kanından, canından bir parçanın o yabancı kadının bedeninde tutunacaktı. Aylin’den bir parça bu dünyaya ışık gibi doğacaktı.
O küçük odada, ikisi de kendi dünyalarının en büyük savaşını veriyordu ve geri dönüş yolu sonsuza dek kapanmıştı.
★★●★★
~Doruk~
Ekranda gördüğüm yüze inanmak istemiyordum. Gözlerimi sımsıkı yumup başımı sağa sola salladım. Bu bir kâbustu, sadece korkunç bir görüntü...
"Hayır... Hayır, bu Zeynep değil. Benim Zeynep'im değil!" diye fısıldadım kendi kendime.
Gözlerimi tekrar açtığımda ekrandaki o lanet olası görüntü değişmemişti. Zeynep, o yabancı adamın yanında duruyordu. İçimde biriken şok, saniyeler içinde yerini kör edici bir öfkeye bıraktı. Oturduğum yerden nasıl fırladığımı bilemedim.
"Zeynep değil o!" diye kükreyerek televizyona doğru atıldım. Ellerimi ince ekranın iki yanına kenetleyip onu duvardan söküp atmak istediğim an, koluma yapışan iki el beni durdurmaya çalıştı.
"Oğlum, delirdin mi sen?"
Annemin tiz sesi kulaklarıma ulaşsa da ona cevap vermedim. Televizyonu bir kez daha kendime doğru asıldığımda annem hızla önüme geçti ve ellerini göğsüme bastırdı.
"Televizyonu kırıp parçalasan ne değişecek sanki!?" diye bağırdı yüzüme karşı.
Değişecekti! Televizyonu söküp atarsam o görüntü kaybolacaktı. Benim güzel gözlüm, Zeynep’im başka bir adamın yanında durmuyor olacaktı!
"O kadın Zeynep değil!" diye direttim, sesim çatlayarak.
Annem acımasızca başını iki yana salladı. Gözlerindeki o acıyan ifadeyle "İstediğin kadar inkâr et, o kız bal gibi de Zeynep! Sen aylarca onun yasını tutup sana bulduğum tüm o iyi kızları elinin tersiyle iterken, o bulduğu zengin adamla evlenmek için seni bir kalemde silip attı!" diye bağırdı.
Annemin ağzından dökülen her kelime beynime saplanan birer çivi gibiydi.
"Zeynep öyle biri değil!" diye kükredim boğazım yırtılırcasına. Geriye doğru sendelerken, ayağımı var gücümle önümdeki orta sehpaya geçirdim. Üzerindeki kalın cam büyük bir gürültüyle tuzla buz olup etrafa saçıldı.
"Yık, dök, parçala! Ama bu gerçeği değiştiremeyeceksin Doruk!" Annemin sesi arkamdan bir kırbaç gibi çarpıyordu.
"O kız, sırf bu adamla evlenmek, bu hayata konmak için borcunu bahane edip seni terk etti!"
Hayır... Hayır... Zeynep para düşkünü olamaz. Benim Zeynep'im öyle bir kadın değil!
“Zeynep öyle biri değil!” diye bağırdım.
“Değil mi? O zaman bu fotoğrafları ne? Zeynep’in o adamın yanında işi ne? Haberdeki kadın yalan mı söylüyor!?” diye sertçe sert konuştu.
“Zeynep para düşkünü değil!” diye direttim.
Annem alay edercesine başını sallayıp “Ondan nişanı atalı daha üç ay olmadan bu adamla evlendi değil mi?” demesiyle elimi yumruk yaptım.
Annem yanıma gelip elimi tuttu.
“Oğlum gözünü aç. O kız senden daha paralasını buldu diye seni terk etti!” demesiyle elimi çektim.
"Bunu onun kendi ağzından duyacağım!"
Salonun kapısından hışımla çıkıp kendi odama daldım. Kapıyı arkamdan öyle bir çarptım ki, menteşelerin gıcırtısı duvarlarda yankılandı. Ellerimi saçlarıma geçirip çekiştirdim ama ekrandaki o görüntü zihnimden silinmiyordu.
"Zeynep..." diye fısıldadım ama kelimenin sonu boğazımda acı dolu bir hırlamaya dönüştü.
Öfkem artık bedenime sığmıyordu. Döndüğüm gibi sağ yumruğumu ahşap kapıya geçirdim. Ahşabın çatırdama sesi yetmedi.
"Bunu bana nasıl yaptın!?" diye bağırarak odanın ortasına yürüdüm. Komodinin üzerindeki abajuru tek hamlede yere çaldım; ampul büyük bir gürültüyle patladı. Kitaplığa yöneldim; raflardaki tüm kitapları, bibloları, çerçeveleri fırlattım. Gözüme çarpan yatağımın yanındaki boy aynasına tereddüt etmeden bir yumruk daha indirdim. Cam kırıkları etrafa saçılırken, kanayan boğumlarımdaki acıyı hissetmiyordum bile. Kendi telefonumu cebimden çıkarsam da elim aramaya gitmedi. Telefonu öfkeyle avcumda sıkarken "Neden!?" diye haykırarak telefonu karşı duvara fırlattım. Paramparça olup yere düştü.
Nefes nefese, darmadağın olmuş odanın ortasında dizlerimin üzerine çöktüm. Göğsüm körük gibi inip kalkıyordu ama öfkem dinmiyordu.
Gözlerimden süzülen ilk yaş, yanağımı yakarak çeneme doğru inerken öfkem yerini yavaş yavaş boğucu bir çaresizliğe bıraktı. Yutkundum. Onun sesini duymaya, bana 'Yalan' demesine deliler gibi ihtiyacım vardı.
Titreyen, kana bulanmış ellerimle yerden destek alıp ayağa kalktım. Sendeleyerek odadan çıktım. Annem salondaki koltuğa çökmüş, Zeynep’e bir şeyler söylüyordu. Hiçbir şey söylemeden ona doğru yürüdüm ve yanındaki sehpada duran telefonunu hızla uzanıp aldım.
“Doruk!” diye bağırıp elimi tuttuğunda “Bırak!” dedim.
“Allah Zeynep’in belasını versin!” diye bağırıp elimi silmeye çalışınca elimi hızla çektim.
“Doruk...”
Annem öfkeyle ve korkuyla konuşurken arkamı döndüm. Titreyen parmaklarımla, ezbere bildiğim o on bir haneli numarayı tuşladım ve telefonu usulca kulağıma götürdüm. Çalmasını beklerken gözlerimi sımsıkı yumdum.
Telefon uzun uzun çaldı ama açan olmadı. İçimdeki öfke dalgası göğüs kafesimi parçalayacak kadar büyürken titreyen, kan içindeki parmaklarımla numarayı tekrar çevirdim.
Bu defa üçüncü çalışta hat açıldı. Karşı taraftan henüz tek bir nefes bile gelmesine müsaade etmeden, boğazımı yırtarcasına “Neden!?” diye kükredim.
Cevap vermedi. Sadece o tanıdık, içimi titreten burnunu çekişini duydum. Ardından, bir hıçkırığa karışan o cılız, kırık dökük ses kulağıma ulaştı.
“Doruk...”
İsmimi onun dudaklarından duymak beni daha da delirtmişti. Elimdeki telefonu, avucumun içinde un ufak etmek istercesine sıktım.
“Neden yaptın bunu Zeynep? Neden o adamla evlendin!?” diye haykırdım evin ortasında.
Hattın diğer ucundaki hıçkırıklar şiddetlendiğinde gözümün önüne o ağlayan yüzü geldi ama acımamayı seçtim.
“Benim param sana yetmez miydi lan!?” diye bağırdım, sesim salondaki duvarlara çarpıp yankılanıyordu.
“Özür dilerim...” Boğazında düğümlenen, zar zor çıkan bir fısıltıdan ibaretti sesi.
“Ne özrü lan, ne özrü!” diye gürledim. Öfkeyle odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelirken adeta aklımı kaçırmış gibiydim.
“Bunun özrü mü var? Hayatımı mahvettin, bunun özrü mü olur!”
“Bilmiyorsun... Hiçbir şeyi...” diye hıçkırıklara boğularak konuşmaya çalıştığında daha fazla katlanamayacağımı anladım.
“Bilmeme gerek kalmadı! Haberlerde seni ve o paralı kocanı çok net gördüm!”
Daha fazla o sese, o ağlayışa dayanacak gücüm kalmamıştı. Göğsüm daralıyor, nefes alamıyordum. Annemin telefonunu da tıpkı kendi telefonum gibi öfkeyle salonun köşesine fırlattım. Cihazın duvara çarpıp parçalanma sesini umursamadan dış kapıya doğru yöneldim.
Annem arkamdan ağlayarak “Doruk, dur oğlum!” diye gelse de adımlarımı yavaşlatmadım. Portmantodan arabanın anahtarını kaptığım gibi, evden kendimi hızla dışarı attım...