11

2810 Kelimeler
Öğle vaktine yarım saat kala düşüncelerle pencere kenarına geçti. Patronunun onu destekleyen sözleriyle mutlulukta zirveyi zorlasa da Timuçin'in hala ortalarda görünmeyişi canını sıktı. Bir önceki gecede birbirlerine ilanı aşk ettiklerine göre, onu aramakta bir çekincesi olmamalıydı; ama genç kadın yapamıyordu. Gözlerine baktığında kalbindekileri dökmeye karşı cesaret kazandıysa da, telefonunu çevirip nerede olduğunu soramıyordu. Ardını döndüğünde Ayşe'nin koşar adımlarla gittiğini gördü. Kaybolana kadar dalgın gözlerle arkasından baktı. İçinde bir sıkıntı peydah oldu. Kolları iki yana düştü ve gözpınarları ıslandı. Ne acıydı, sevdiğine sonsuz güven duyamamak... Ne acıydı, ardını döndüğünde rahatça yol alamamak... Resepsiyonda birkaç kişi hariç herkes dışarı çıktı. Bu katta tek başına kalmıştı. Ali bile arabasına binip uzaklaşmıştı. Kendini yapayalnız, terk edilmiş gibi hissetti. Hani her şey düzeliyordu? Aslında bu ilişkiye başlarken işlerin daha da karmaşık olacağını sanki bilmiyordu. Oflayarak sağ eliyle şakaklarını ovdu. Kalbinden kopan bir parça boğazına saplandı ve burun direğini sızlattı. Bir erkek için ağlamayalı yıllar olmuştu. Bu gururunu kıracak değildi; çünkü bu erkek daha önce tanıdıklarından çok başkaydı. Bakışı, dokunuşu, hayat karşısındaki gücü, gülüşü, kısacası her şeyi benzersizdi. Asya tüm kalbiyle aşık olmuşken artık hiçbir şeyi geriye çeviremezdi. Gözleri kapalı bir halde sağ elini ensesine kaydırdı ve acıyla orayı ovaladı. Onunla olması mucize gibiyken, bir de onu sevmesini mi istiyordu? Kendini yere bırakıp hıçkırarak ağlayabilirdi. Gözlerindeki yaşları sıkıştırıp akmasını engellemek için gözkapaklarını titreyerek açtı. Karşısında Timuçin'i gördü. Bir anda ağzının içi kurudu. Midesindeki acılı dalgalanmanın yerini sevinçli kelebekler aldı. Az önceki dünyası yıkılmış hali, pencerenin aralık kısmından çoktan uçup gitti. "Ne-ne yapıyorsun orada?" Genç adam ona gülümsedi ve yavaşça yaklaştı. "Seni izliyordum." Utandı; fakat bakışlarını karşısındaki umudundan çekmedi. "Umarım seni güldürmedim." Genç adam güldü. "Şirinliğinle güldürdün." Eğilip masanın üzerinden kadının elini yakalayıp parmak boğumlarına bir öpücük kondurdu. Kadının gözlerindeki kararsızlığı anlamamak imkansızdı. Elini bırakmadan onu sandalyeden kaldırdı. "Dün gece İzmir'e uçtum. Arayıp haber vermem gerektiğini biliyorum. Nedense seni görüp konuşmanın beni daha mutlu edeceğine karar verdim. O yüzden uçaktan iner inmez geldim." Neler olduğunu idrak edemedi. "İzmir'e mi? Bir sorun mu var?" Timuçin onun merakını kamçıladı. "Yemeğe çıkalım, anlatırım. Ben de kahvaltıyla duruyorum." Küçük bir açıklama yapma gereği duymuştu; çünkü biliyordu ki, genç kadın felaket senaryoları kurmuştu. Kadınların beyni nasıl çalışırdı bilirdi. Siz tek şey söylerdiniz, fakat onlar durumu matematik işlemine çevirip türevini çözerdi. Bu bazen erkeklere sorun yaratsa da, nedense böyle kadınlardan da vazgeçemezlerdi. Hayat, ironilersiz bir hiçti! Onun gelişi Asya için çoğu şeyi çözmüştü aslında. Gözlerinin altında uykusuzluğu simgeleyen halkalar oluşmuştu. Asya ona inanmak için çaba göstermedi, inandı... Koşar adımlarla gidip adama sımsıkı sarıldı. Başını göğsüne yasladı ve alnını tişörtünün üzerinden teninde gezdirip kokusunu duyumsadı. Timuçin hareketsiz bir şaşkınlığın ardından, kalbinin ısındığını fark etti. Asya başını sol göğsüne sürtüyordu. Hareketi adamın içini oynattı. Hayır! Dedi içinden. Onun güzel varlığı içimi yeşerten! Adam çevresine bakınıp etrafta kimsenin olmadığını gördü. Kadının yüzünü elleri arasına alıp gözlerine baktı uzun uzun. "Özledim seni." "Birkaç saat içinde mi?" "Binlerce saniye içinde..." Ve bakışları asla açılmayacak şekilde kilitlendi. Gözlerdeki güç, aşkın ta kendisiydi! Timuçin onu bir balık restoranına götürdü. Menüyü bir süre inceledikten sonra Asya çorba ve salata, Timuçin ise ızgara balık söyledi. "Neden balık yemiyorsun? Balık sevdiğini sanıyordum." "Seviyorum; ama son zamanlarda fazla yedim sanırım, kiloma dikkat etmeliyim." derken utanmıştı genç kadın. "Bence gerek yok böyle bir şeye, şu an karşımda hayatımdaki en güzel kadın oturuyor." Hayranlığı açıktı. Göz boyamak için konuşmuyordu. Bir süre gözlerini gözlerinde tuttuktan sonra, onu merakta bırakıp İzmir'e gidip ne yaptığını sormadan edemedi. "İzmir'e neden gittin?" Adamın suratı asıldı. Sert mizacına büzülmüş dudaklar yakışmamıştı. "Babam rahatsızlanmış. Gece aradılar, hastaneye gidip onu görmek istedim." Kadının modu düştü. "Çok üzüldüm." Hemen adamın eline sarıldı. "İyi, değil mi? Yapabileceğim bir şey var mı?" "Evet iyi neyse ki... Ufak bir kriz sadece. Beni görmek isteyince apar topar gittim. Seni de arayamadım." "Önemi yok... Aslında önemi vardı; ama artık yok..." Adam içtenlikle baktı ve yemeğiyle ilgilendi. Timuçin'in bir şeyler sakladığını anlıyordu. Ne kadar tehlikeli ya da büyük bir sır olduğunu kestiremiyordu. Yüzündeki sıkıntıyı fark etmişti. Çorbasını ağzına götürmeden kaşığının üzerinden çaktırmadan baktı. Her şeyin bir sırası vardı. Yine de konuşmadan edemeyecekti. "Keşke beni de götürseydin." Adamla göz göze geldiler. Kadının bakışlarında kuşku aradığı kesindi ya da sorgulayıcı sorular mı gelecekti? Kısılan mavi gözleri bunları açık etti. Soğukkanlıydı adam. Sakinliğini koruyarak durumu anlayabilirdi. "Gelir miydin?" Asya yüreğinin üzerinden gülümsedi. "Elbette gelirdim. Seni yalnız bırakmak istemezdim." Kadını dikkatle incelerken sırtını sandalyesine yasladı. Asya bu bakışlardan hoşnut olmadı. "Ailemle tanışman senin için sorun değil yani." "Hayır, neden sorun olsun ki?" Boğazını temizledi. "Bu konudaki fikrini sormadım; ama benim söylemek istediğim sadece yanında olmaktı. Benim ailem öldüğünde sarılacak bir beden aramıştım." Genç adamın içi cız etti. Kadının esmer teninde parmaklarını gezdirdi. "Çok düşüncelisin güzelim. Gelmek istediğini bilseydim, seni de yanıma alırdım. Benim için ailemle tanışman sorun olmazdı." Belli belirsiz dudakları kıvrıldı. Bu ilişkinin ciddiliğine dair konuşmalar yapmamışlardı; ama sevdiği adamla hayatını birleştirmek her kadın gibi onun da hayaliydi. Günü yaşıyormuş gibi görünse de, aklının bir köşesi hep gelecekteydi. İş başı yaptıklarında, Timuçin Selçuk Bey'in odasına gitti. Elinde olmadan onları seyredaldı. Adamın bulunduğu yerden gözlerini ayıramıyordu. Timuçin, zifiri geceyi aydınlatan ay gibiydi ve Asya hem ürkerek hem de hayranlık duyarak hep ona yöneliyordu. İki adam keyifli bir sohbete girmişlerdi. Timuçin onu yakaladı ve göz kırptı. Gülümseyen kadın utançla başını eğip işlerine odaklandı. Yaklaşık beş dakika sonra kapı itilince kafasını heyecanla kaldırdı. Ali'yi görmek onu gözle görülür biçimde gerdi. Timuçin'e doğru bakmak istedi; ama Ali'nin son zamanlardaki hali hal değildi, burada olay çıkmasını istemedi. Adama ilgisiz bir bakış attı ve işi olduğunu belli edercesine önüne döndü. "Müsait misin Asya?" "Pek sayılmaz. İşler çok biliyorsun, hayrola?" Ali içeri girip kapıyı kapatırken, o da bakışlarını Timuçin'e çevirdi. Güzel mavi gözlerinin, tehlikeli biçimde parlaması onu korkuttu. Telaşlandıran şey ise, o keskin bakışların Ali'ye çevrilmiş olmasıydı. Ali deliydi falan; ama ateş olsa cürmü kadar yer yakardı. Timuçin'in bakışındaki o sertlik ise, dünyaya ateşi salardı. Odasından çıkmasını söyleyecekti. Ağzını açmıştı ki, Ali konuşmaya başladı. "Asya müteahhit ödeme de sorun çıktığını söylüyor. Selçuk Bey müsait olmadığı için Metin Bey'le görüştüm, bizim halletmemizi istedi." Düşüncesinden utanarak cevapladı. Günahını almıştı. "Bu olay bizi ilgilendirmez ki, genel merkezin halledeceği bir şey. Gidip Timuçin Bey'e durumu anlatırım." diyerek başını işe gömdü. Onu başından savmanın kısa yollarını deniyordu. Belli ki işe yaramayacaktı. Adamın vazgeçeceği yoktu. "Benden kaçmanı gerektirecek ne yaptım Asya?" Kafasını kaldırdığında, kara gözlerde hüzün gördü. Bu haline içerleyerek bakmış, derin bir nefes alarak da karşılık vermişti. Bazen saçmalasa da, Ali'yi tanıyordu, o iyi bir insandı. Tek suçu ona aşık olması mıydı, kadın bunu defalarca düşünmüştü. Ama biliyordu ki, bu bir suç değildi. Ve şundan da emindi, olayların karışmasına kendisi de yardımcı olmuştu. Zamanında aralarına mesafe koysaydı, en azından Ali'nin kaderi değişirdi. Ve Asya yeni filizlenen aşkının tadını rahatça çıkarırdı. Hayatını bir şekilde sürdürürken, aşkın kapısını çalacağını bilemezdi. Aşk gerçekten de geliyorum demezdi ki! Bir bakarsın karşındadır. Ne kapı ne de zili çalardı. Lap, diye hayatına dalıverirdi. Böyle de görgüsüzdü aşk! "Senden kaçtığım yok Ali. Sadece zor zamanlardan geçiyoruz. Kendimi henüz toparlayamadım." "Ben de zor zamanlar geçiriyorum ve sana ihtiyacım var." deyip kadının masasına doğru yürüdü. Asya panikle ayağa kalktı. Genç adam durdu. "Ali burası hiç yeri değil. Zorlama lütfen." Omuzları aldığı nefesle önce havalandı, hemen ardından çaresizlikle düştü. "Bu gece eve geleceğim Asya, aç kapını." Telaşlandı. "Müsait değilim Ali, lütfen. Ben gece ararım seni." "Konuşmak istiyorum seninle. Böyle göz önünde olmuyor." "Benimle göz önünde konuşamayacak kadar saklı neyin olabilir ki?" Acıyla gülümseyince gözaltı torbalarını fark etti. Yüreği üzüntüyle kıvrandı. "Özel olabilecek bir şeyimiz kalmadı yani. Arkadaşlığımızı da bitirdin." "Ali... Bu arkadaşlık ikimiz için de sağlıklı değil artık." Birkaç saniye içinde gözlerinde öfke pırıltıları oluştu. Sertçe kadına baktı ve itiraz beklemeksizin, "Hayır geleceğim ve sende kapıyı açacaksın!" deyip odadan çıktı. Ürkek bir şaşkınlıkla ayakta kaldığını fark ettiğinde hemen oturdu. Timuçin'e moralinin bozulduğunu hissettirmek istemiyordu. Onu iyi tanımıyorsa da öfkeli ve üstün bir karakterinin olduğunu çözmüştü. Ali'ye zarar vermesini istemiyordu. Suratını ateş bastı. Klimanın önüne doğru eğdi kafasını. Esmer teni onu ele vermese de, bozuk ifadesini saklayamayabilirdi. Biraz sakinleşmeye çalıştı. Akşama kadar Timuçin yanına uğramadı. İlişkinin yavaş ilerlemesi ilk kez rahatlamasına sebebiyet verdi. Bu arada kafasını toplayabilirdi ve sorabileceği olası sorulara karşı kendini hazır edebilirdi. Akşam vakti geldiğinde, Timuçin'i toplantı odasından iki kişiyle çıkarken gördü. Müteahhit ve çalışanlardan biriyle derin bir konuyu toplantı odasında bırakamamış görünüyorlardı. Bu fırsattan yararlanan genç kadın çantasını karnına bastığı gibi odadan fırladı. Dışarı çıktığında, Timuçin ve diğerleri görünmüyordu. Arabası da yoktu. Ne çabuk gitti şimdi bu adam? Her ne kadar bu durum işine gelse de, genç kadın öfkelenmişti. Onu, çıkıyorum, diye aramamıştı bile. İnsan bir haber verir ya! Bazen ne kaba ve düşüncesiz adam oluyor benim sevgilim! Telefonunu çıkarıp Ali'yi aradı. Evine gelmemeliydi. Asya bu defa alttan alamayacak ve Ali çıldıracaktı. O sırada Timuçin zili çalacak ve Asya bayılmaya ramak kala Ali'yi engellemeye uğraşacaktı. Ama Ali o kapıyı açacaktı ve tek bir cümle kurmadan iki adam dövüşecek ve Ali yediği dayakla oradan gidecekti. Günlerce onun ne halde olduğunu düşünüp vicdan azabıyla geberecekti. Belki de Ali engellenemez kara bir güce dönüşecekti! Gözleri iri iri açıldı ve telefonu açılsın diye eli kalbinde bekledi. "Efendim?" Koşmuşcasına nefes nefeseydi. "Neredesin Ali?" "Otelden yeni çıktım, ne oldu?" "Bekle beni, geliyorum!" Ali'nin sesine neşe yansıdı. "Tamam. Sağdaki Tim Market var ya, oradayım." Adamın arabasını görür görmez hızlandı ve etrafını kolaçan edip arabaya bindi. Ali merakla kadına bakıyordu. Asya sadece, "Sür," dedi. Hiç konuşmadan, yola ve etraftaki palmiye ağaçlarına baktılar. Dayanamayan adam radyoda rastgele bir kanalı açarak, bu boğucu sessizliği hafifletmeye çalıştı. Mustafa Ceceli, Dön dayanamıyorum artık, şarkısını söylüyordu. Ali istemsizce sözleri dinledi. Çoğaldı gitgide yokluğun dağ gibi, atılmış üzerime ağ gibi... Zaman ilaç değil, yanmaya alıştıran, hepsi sönse de yanan tek bir çela gibi... Tek bir an Asya'nın yanında olduğunu unutup onsuzluğu düşündü. Mustafa Ceceli gibi sesi güzel değildi. Arkasından şarkılar yazıp söyleyemezdi; ama onun da yüreği kor gibi yanıyordu. Gitmesini istemiyordu. Dön, diye ağlamaya gücü yoktu. Ona aşıktı. Hayatındaki tek kadın değildi. Hayatındaki tek insandı. Yaşamını sorgusuzca ellerine verecek kadar güveniyordu ona. Her şeyi yapardı. Sadece ona gülsün. Sadece sevsin. Evin önüne yaklaştığında Asya, "Eve girmeyeceğiz. Sahile doğru sür." Dediğinde refleks olarak gaza bastı. Aklı hala şarkının sözlerinde ve kendi kimsesizliğindeydi. Yaklaşık olarak on dakika daha yolu takip etti; fakat sessiz dakikalar üzerine çığ gibi düşmek üzereydi. Nereye durduğunun hesabını yapmadan, en işlek barlardan birinin otoparkına park etti. Gözleri ellerinde cesurca sordu. Evet, buna cesaret denirdi. Cevaplar hayatını değiştirir ve Asya'yı ondan kaçırır diye korkuyordu. Yine de tutamadı dilini. Susmak da kar etmiyordu artık. Sevdiği kadını kaybediyordu. Onu boğan nefesiyle, "Neden evine gelmemi istemedin? Bizi birbirimizden bu kadar uzaklaştıran ne Asya? Birden ne oldu bize?" dedi. Genç kadın kıpırtısızdı. Ali'ye üzülürken kendine de kızıyordu. Belki de Ali'yle arkadaşlığının sebebi, kendi yalnızlığıydı. Sevgisizliğiydi. Sadece adam değildi, en büyük nedeni kendisiydi. Kötülük etmişti Asya ve durumu kurtaramıyordu. Yapabileceği tek şey, ikisine de ayrı hayatlar vermekti. Yıllardır onu yanında tutarak büyük bir hata etmişti. Tabiri caizse gözleri açılmıştı. Ali'ye git deseydi, o gün gözlerindeki acıya şahitlik etmeyecekti. Belki hiç göremeyecekti Ali'yi. Belki hayatı boyunca neler yaşadığını, karısının nasıl güzel olduğunu, çocuklarının kime benzediğini, yaşamda onun payına düşen acı ve mutlulukları bilemeyecekti. İçten içe verdiği değerle bu fikirler onu üzdü. Ama önemi yoktu, anladı. Ali'nin güzel bir kaderi olacaktı. Asya'sız; ama güzel... Tüm suç benim... Toparlaması gereken de benim... "Ali, seninle açık konuşmak istiyorum." Adamın direksiyonu sıkan parmaklarına baktı. O noktada susup canını yakmasına engel olabilirdi. Ama bu bir anlık fedakarlıktı. Niyeti, ona gerçek hayatını vermekti. "Yıllardır tanıyoruz birbirimizi ve inan ki ben seni çok seviyorum." Genç adamın gözleri parıldadı. Dudakları iki yana kıvrıldı. Belli ki sevgi sözcüğünün anlamlarını karıştırmıştı. Yüreği acıyarak onu hayallerden tutup zorlamayla çıkardı Asya. "Her zaman benim tek dostum oldun." Adamın yıkılan yüzüne bakmayı reddederek gözlerini direksiyona indirdi. Orada da kasılan parmakları vardı. Sonunda kendi avuçlarına yöneldi. "Bana karşı ne hissettiğini ikimiz de iyi biliyoruz. Öyle değilmiş gibi davrandık. Ne sen beni kaybetmeyi göze aldın ne de ben seni kaybetmeyi istedim. Kendimize göre bencildik işte kabul edelim. Boklu geçmişimizde debelenmemek adına, yüzeye çıkmak için tutunacak dal olduk birbirimize. Ama bunun sonu yok görüyorum." Eline değen dokunuşlarla başını genç adama kaldırdı. Gözlerine yaşlar hücum etmişti. "Daha fazla konuşma Asya. Dinlemek istemiyorum. Burada kalsın ve hayatımıza devam edelim." Yumuşak bir sesle, "Yalan hayata mı?" diye sordu. Yanıt alamadı. "Susarsam hiçbir şey değişmeyecek Ali. Hatta daha da kötü olacak." Tanıdık gözler karşılıklı durdu bir süre ve kadın devam etti. "Seni sevmeye çalıştım Ali. Aşık olmak için çabaladım. Kalbin, yüzün... İnan her şeyin çok güzel ama başaramadım. Dost eşiğinden ileri sokamadım seni, affet beni!" Adamın ellerini yakaladı. "Sen bunlardan fazlasını hak ediyorsun. Kendine yeni bir yaşam kur. Benimle irtibatını tamamen kes demiyorum şu an için, ama benim olmayacağımı kabul et ve yolunda yürü..." Sözleri ne kadar ağır ve sarsıcı olsa da, ses tonundaki hafiflik, aslında genç adamı düşündüğünü belli ediyordu. Onunla dürüstçe gerçekleri paylaşıyordu. "Onu seviyorsun değil mi? Ona aşık oldun?" Asya'nın susmasıyla sinirleri gerildi. Yine sivri dilini tutamadı ve bağırmaya başladı. "Ne kadar aptalsın! Ne kadar büyük bir hata yaptığının farkında değilsin! Köpek gibi peşinde dolandım! Hep seninle oldum, sende karşılığında bir katile aşık oldun!" Sakinliğini korudu. "O katil değil, sana kaç kere söylemem gerekiyor." Adam resmen böğürüyordu. "Nereden biliyorsun! Tanıyor musun onu da bu şekilde düşünüyorsun! Katil o, Sinan'ı kim öldürdü sanıyorsun ha! Uzak dur ondan, uzak!" "Kiminle olup olmayacağımı sen söyleyemezsin Ali. Biz artık iki eski arkadaş sayılırız!" deyip son hamlesini yaptı, elindeki görünmez bıçakla adamın boğazını kesercesine! Başı önünde, adeta kendiyle konuşuyor ve sağa sola sallanıyordu. "Aşık olduğunu inkar bile etmiyorsun. Buna inanamıyorum, sen o adamı gerçekten seviyorsun! Beni... Beni bırakacak kadar!" Dehşet dolu gözlerle kadına döndü. "Yazık! Sana verdiğim tüm emeklere yazık! Git şimdi o katilin kollarına git! Defol! Defol!" diyerek ellerini direksiyona vurmaya başladı. Asya korkarak hemen arabadan çıkması gerektiğini düşündü. Elini hızla kapı koluna atmıştı ki, duyduğu sese şaşırarak başını adama çevirdi. Genç adam deli gibi ağlıyordu. Asya'nın ona baktığını görünce ellerini hıçkırıkları üzerine kapadı. Genç kadın ne yapacağını bilemedi. Onu ilk kez ağlarken görüyordu. O, her şeyi içine atardı. Gülmeyi kendine esas almış biriydi, nasıl ağlardı? Son zamanlarda yaşananlardan sonra, diye düşündü. Her şey değişmişti. Ali de... Genç adamın hıçkırıkları artınca, söyledikleriyle onun da gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. "Seni hep sevdim. Hayatıma senden başka kimseyi sokmadım. Senin için her şeyi göze aldım, her şeyi yaptım! Tek istediğim senin de beni sevmendi. Güzel gözlerinde sıcaklık, dudaklarından dökülen aşk sözcükleri ve bana dokunurken yaşadığın o mutluluğu hissetmekti. Bensiz yaşayamayacağını bilmek ve her gün bunun için Allah'a şükretmekti. Sadece benimle, benim olmanı istemiştim. Bana bakarken, gözlerinde aşk pırıltıları olmalıydı." Peçete alarak burnunu ve yanaklarını sildikten sonra kadının gözlerinin içine baktı. Evet orada pırıltılar vardı. Ağlarken daha da çoğalmıştı; ama aşk değildi. Canını asıl acıtan da buydu ya. Sevdiği kadın, onu bir arkadaş olarak görmekten vazgeçmeyecekti. Başı önüne düşmüş ağlamaya devam ediyordu. Artık ne olduğunu umursamıyor gibiydi. Gözyaşları ne kadar gerçek olsa da, Asya onun olacaksa ağlamaya devam edecekti. Asya kendini tutamayıp adamın başını göğsüne bastı. Dostunu böyle görmek onu deli ediyordu; ama gerçekten yapabileceği bir şey yoktu. Hayır, bencil değildi. Onu bırakıp Timuçin'e gittiği falan yoktu. Sırf Ali üzülmesin diye onunla gidemezdi, bundan daha büyük bir kötülük yapamazdı ona biliyordu. Vazgeçecekti. Vazgeçeceklerdi... Genç adam da sıkıca sarıldı kadına. Bırakmak istemiyordu. Gitme Asya, beni bırakıp gitme! dese de, gidecekti. Bunu biliyordu. Çaresizliğine ağlıyordu genç adam, adı olmayan bu şeye, sonu gelen şeye ağlıyordu. Asya son görevini yaptığını düşünerek, omzunda ağlamasına izin verdi. Dostluğunu ya da arkadaşlığını silecek değildi. En azından Ali isteyene dek bozmayacaktı. Ama bu aşk için son kez ağlayacaklardı. Genç kadın bunu umarak saçlarını okşadı adamın, çaresizce kapanan gözlerinin ardından. On dakika sonra, adamın ısrarlı sarılışına rağmen çekildi. Elleri biçare kucağında, yüzü önüne düşmüş arkadaşına bakmaya daha fazla dayanamadı. Birkaç cümlenin her şeyi açıklığa kavuşturduğuna inanarak vedasızca arabadan indi. Bir taksiye binmek yerine yürümeye karar verdi. Üzülüyordu. Keşke Ali'yle arkadaş kalmanın bir yolu olsaydı. Ama adamın çabası yoktu. Asya'ya başka yol bırakmıyordu. İkisinin de mutlu olacağına inanarak telkin etti kendini. Ali buğulanmış bakışları arasından onun gidişini izledi. Salınışını, sıcağın altında parıldayan pürüzsüz tenini, hafifçe esen rüzgarın bağlanmış saçından fırlayan birkaç teli okşayışını... Ve ona bakan kara gözlerini... Nasıl vazgeçecekti? Yıllarını verdiği, hiç ayrılamadığı, hayalini kurduğu, bir gün kollarında yaşatacağına inandığı kadından nasıl vazgeçecekti? Asya onun miladıydı. Ondan öncesini silebilmiş, her şeyi unutmuş ve kirli dünyada güzellikleri görebilmişti. Hepsi, karşısında salınarak yürüyen güzel sayesinde olmuştu. Yirmi yedi yaşındaydı. Psikolojisi yerler altındaydı. Yetiştirme yurdundayken herkese güvenirdi. Saf bir çocuktu, bunu hatırlardı. Çocukların eziyetini ve eşyalarını çalmalarını unutamıyordu. Hele ki, karlı bir günde montsuz okula gitmişti. Onlarla ilgilenen öğretmenine söylemeye bile çekinmişti. Soğuğun altında tir tir titrerken hiç tanımadığı annesine ve babasına öfkelenmişti. Çocuk aklıyla, iyi ki ölmüşsünüz, diye saydırmıştı. Onu yalnız bıraktıkları için hiç sevemedi. Dünyanın kahpeliğine, insanın sahtesine kalmıştı. Güvenmeyi de sevmeyi de öğrenemeden unutmuştu. Taş kalpli olmamıştı; ama insanlara acımayı da bırakmıştı. Sadece Asya'yı istemişti. Soğuktan donduğu o gün mont istemeye bile çekinmişti. Bu hayatta istediği tek şey Asya olmuştu ve onu da almayı başaramamıştı. O da tıpkı diğer insanlar gibi, Ali'yi ezmişti. Artık daha iyi anlıyordu. Ona acımıştı. O yüzden de gitmemişti yanından. Yaralı geçmişine, annesizliğine üzülmüştü. "Beni sevmiyor. Bana sadece acıyor..." Ali, mutluluğu yakalamayı başaramadı. Ve başını direksiyona yaslayıp içi çıkana dek ağladı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE