Odanın perdesinden süzülen sabah ışığı, gri mermer zemine ince bir çizgi gibi düşüyordu.
Boğaz’ın puslu manzarası, altın çerçeveli pencereden silik bir tablo gibi görünüyordu.
Adam yine aynı yatakta aynı pozisyonda yüzüstü uzanmış sabahın ilk ışığıyla yatakta doğrulmuştu. Yarı kapalı gözlerle yan tarafında uzanan sarışın kadını görünce tiksinti ile yataktan bir hışımla kalkıp duşa doğru koşar adım ilerlemişti. Duşun suyunu en soğuk tarafına getirip sonuna kadar açmış bir anda bütün haşmetiyle duşa girip hızlıca kendini bu tiksintiden arındırmaya başladı. Üzerinden gelen kızın parfümünü, teninden kazımak istercesine duş jelini kendine sürüyordu. Duşunu bitirmiş yanında duran siyah havlusunu beline sarıp yatak odasına geri döndü.
Kadının hala yatakta uyudugunu fark edince yavaşça dolapta duran gri kumaş pantolonunu altına geçirip askıdan ilk eline gelen beyaz gömleği de üstüne geçirdi ve düğmelerini bile iliklemeden öylece göğsünü açıkta bıraktı. Kahve makinasına doğru ilerleyip kendine Double sade bir Türk kahvesi yaptı. Her sabah düzenli olarak rutini buydu. Kahve hazırlanmış beyaz porselen bardağı doldurmuştu. Yavaşça bardağı eline alıp pencerenin kenarına doğru ilerledi. Boğazın güzel manzarasını seyrediyor bir yandan da sabırsızca kızın uyanıp gitmesini bekliyordu.
Kaya, elindeki kahve fincanını yavaşça dudaklarına götürdü.
Siyah kahve, sıcacıktı tıpkı olduğu bu odanın içi gibi.
Kahveden aldığı birkaç yudumla şuan tam anlamıyla ayılıp anca kendine gelmişti. Göz ucuyla şöyle bir etrafa baktı.
King süit odasının içinde dağınık giysiler, yerde devrilmiş bir şampanya şişesi ve yatakta yarı çıplak uyuyan bir kadın vardı.
Uzun sarı saçları yastığın kenarına dağılmış, sırtı ince bir çarşafla örtülmüştü. Şu geceden kalma haliyle bile inanılmaz mükemmel görünüyor bütün erkeklerin hayalini süslebilecek gibi duruyordu. Ama kaya kıza bakınca sadece tiksinti hissediyordu.
Hatta kızın adını bile hatırlamıyordu.
Zaten Dün gece tanışmışlardı.
Kendini zorla teslim etmişti o kadına; çünkü gece bitmeden birinin teninde kaybolmazsa, kendi içindeki sessizlik onu boğuyordu.
Ama sabah… sabahlar her zaman aynıydı.
Kadınlar her zaman olduğu gibi gelir, ona zevkli birkaç saat yaşatır, sonra hiç olmamışlar gibi gider, o ise burada tek başına kalır hayatına devam ederdi.
Her seferinde hep aynı hikaye yaşanıyordu.
Kaya sigarasını yaktı, kahvesinin yanına koydu.
Pencereden dışarı bakmaya devam ediyordu.
Aşağıda otelin lobisi hareketlenmeye başlamıştı; takım elbiseli personeller, elinde tabletle koşturan müdürler… hepsi onun içindi.
Bu bina, bu imparatorluk, hepsi babasının mirasıydı zaten her yer onun soyadını taşıyordu: Akyürek Hotels.
Otuz bir yaşında, İstanbul’un en genç otel zinciri CEO’su.
Gazetelerde “soğuk deha”, “Urfa’nın veliahtı”, hatta magazinde ki lakabını “taş kalpli yönetici” diye yazıyorlardı.
Hiçbiri yanlış değildi.
Kaya pencerenin önünde duruyordu.
Üzerinde sabah ışığında parlayan beyaz bir gömlek, bileğinde altın gümüş kordonlu bir saat.
Elinde tuttuğu fincanın sıcak buğusu yüzüne çarpıyor ama hiçbir sıcaklık hissetmiyordu.
Aşağıda, sabahın trafiği başlamıştı; insanlar aceleyle işine koşuyor, tekneler Boğaz’ı yarıyordu.
O ise orada, kendi sessizliğinde boğuluyordu.
Yatakta uzanan kadın sonunda uyanıp olduğu yerde kıpırdandı.
Sarışındı, uzun bacaklı, dergilerden fırlamış gibi güzeldi teni pürüzsüzdü.
Geceden kalma parfüm kokusu hâlâ odada asılıydı.
Kadın başını kaldırıp Kaya’ya baktı, gözlerinde hem neşe hem de beklenti vardı.
“Sabah oldu aşkım,” dedi kadın, sesi yorgun çıkmıştı. “Biz kahvaltı ederiz sanmıştım odaya servis söylememişsin.”
Kaya dönüp yatakta duran kadına baktı, ifadesizdi.
Pencerenin önünden yavaşça yatagin yanına doğru yaklaştı cebinden çıkardığı bir tomar paradan belirlediği bir balyayı iki parmağının arasında tuttu yavaşça kıza doğru eğildi.
Komodinin üzerine elini uzattı, birkaç banknot bıraktı.
“Kahvaltıyı lobide servis ediyorlar. Artık senin gitme zamanın geldi sanırım.” dedi.
Kadının yüzü bir anda gerildi.
“Ne diyorsun ya sen?” dedi öfkeyle.
Kaya ifadesiz ve soğuktu,
“Ne duyduysan onu yani... Dediğimi. Çıkış saatin çoktan geçti.” diyerek eliyle kapıyı gösterdi.
Kadın siyah çarşafı kavradı, sinirle ayağa kalktı.
“Sen hayvanın tekisin, biliyor musun?” dedi.
Kaya küçümseyerek gülümsemedi bile.
Yavaşça kravatını takarken aynadan kıza doğru baktı.
“Tek gecelik bir kadın için senin fazla sesin çıkıyor. Beni yatağına kendi isteğinle azdırarak sen aldın! Zorla sikmedim seni. Şimdi üstünü giyin ve çık dışarı.” dedi tiksinerek.
Kadın bir şey söylemek istedi, ama sesinde güç kalmamıştı.
Dün geceden Kaya’nın yırttığı camasirlarini eline almış gece şehvetle çıkartılmış kırmızı elbisesini üzerine hızla giyinmiş ama o arada komidin üzerindeki parayı da hemen alıp çantasına atarak küfürler ederek kapıyı çekip çıkmıştı.
Kaya, kahvesinden bir yudum daha aldı.
Kadının kapıyı çarpıp gitmesini bile duymadı.
Kadınlar her zaman aynıydı önce sayar söver sonra da duran parayı alır giderlerdi. Henüz farklısına daha denk gelmemişti. İşte bu yüzden hepsinden tiksiniyordu. Sadece satılık bir et parçası olarak görüyordu böylelerini...