Abimin söylediğini algılayabilmek çok uzun sürmüştü. Neler olduğunu anlamak için birkaç saniye bize yetmişti. Hepimiz birden ayağa kalkınca abim ve Dilşad’a baktık. Babaannem Ahter’in çenesi titremeye ve elleri titreyemeye başlamıştı. Bunun sonucunu hepimiz tahmin edebiliyorduk. Bizim için ve Dilşad’ın ailesi için bu büyük bir sorun oluşturacaktı.
“Ne dersin sen? Ağzından çıkanı kulakların duyar mı oğul?”
Babaannemin bayılacağını fark edince koşarak arkasına gittim ve arkasında dikilmeye başladım.
“Söylediğimi kulaklarım duyar elbette ama siz beni bunca zaman ne gördünüz ne de duydunuz!”
“Oğlum, biz senin halini elbette gördük ancak bilirsin ki Dilşad’ın ailesi bize kız vermek istemediği için onu apar topar evlendirmek istedi.”
Babam, babaannemin halini ve annemin halini görünce biraz olsun soğukkanlı yaklaşarak abimin huyundan konuşmaya çalıştı. Beklentisinin ne olduğunu biliyordum. Abimin huyuna gidecek, onu yumuşatacak ve abimin az önce söylediği şeyin yalan olduğunu söylemesini sağlayacaktı ancak bilmediği ya da kabul etmek istemeyeceği şey abimin söylediğinin doğru olduğuydu.
“Ben de onları mecbur bıraktım. Dilşad’ın da rızası vardır, benim de rızam vardır. Üstelik Dilşad benden gebedir, bundan ötesi var mıdır?”
“Azad!”
Babaannem, abime bağırdıktan hemen sonra bana doğru bağıldı. Bayılmasını beklememe rağmen kucağıma yığılmasına hazırlıksız yakalanarak ben de onunla birlikte yere düştüm. Babam da annem de yanımıza koştular.
“Fatma! Fatma koş! Fatma! Emine! Fatma! Neredesiniz?”
Annem konakta çalışan iki kadına seslendi, avluda karışık adım sesleri giderek yaklaştı. Fatma ve Emine yanımıza geldiler.
“Hanımım! Hanımım ne oldu?”
Babaannemi yavaş yavaş tokatlayarak kendine getirmeye çalışıyordum ancak olmuyordu. Hastaneye gitmemiz gerektiğini de biliyordum. Anneme baktım:
“Ambulansı ara!”
Babam, afallayan annemden önce davranarak bana cevap verdi:
“Ambulans olmaz, bu konağın önüne ambulans gelirse herkese hemen yayılır bu durum.”
“Baba, zaten olan olmuş. Ha bir gün önce öğrenmişler, ha bir gün sonra!”
“Olmaz dedim Liva! Olmaz!”
Babam, babaannemin bedenini benim kucağımdan aldı ve kucakladı. Annem nereye odaklanması gerektiğini bilemeden bir oraya bir buraya bakmaya başlamıştı.
“Hacer, hadi bakma öyle de gidelim!”
Annem toparlanarak babamın arkasından gitmeye başlayınca ben de düştüğüm yerden kalkıp peşlerine düştüm ama babam beni durdurdu:
“Burada kal Liva, abin ile birlikte kal! Biz hemen geleceğiz. Baver’i arayacağım ve buraya gelmesini söyleyeceğim. Burada kalın!”
Olduğum yerde kalınca abime ve Dilşad’a baktım. Annem ve babam, babaannemi hastaneye götürmek için avludan çıkınca derin bir nefes alıp abime büyük bir öfkeyle baktım.
“Bunca zaman neyi düşündüğün belli oldu senin, meğer bu yüzden benimle konuşmazmışsın bunca zaman! Nasıl benden saklarsın?”
“Ne diyecektim Liva? Dilşad hamile, yakında konağa mı getireceğim diyecektim?”
“Bulduğun çözüm bu muydu Azad?”
“Başka çare mi bıraktılar bize Liva?”
Dilşad bana bakıp üzgün ve mahcup şekilde konuşunca bir şey diyemedim ve avluda volta atmaya başladım.
“Bundan sonra neler olacak tahmin ediyorsunuz değil mi? Dilşad’ın babası Yusuf Ağa bunun altında kalır mı sanıyorsun? Asla kalmaz! Gebertecekler seni Azad! Hele de dedesi, hele de dedesi!”
“Azad’a zarar gelmesine asla izin vermem!”
Dilşad’ı çok severdim ama Dilşad her zaman böyle çok iyimser bir kız olmuştu ve hâlâ öyleydi. Bu çıkışından dolayı Dilşad’a gözlerimi devirdim. Emine ve Fatma da öylece bize bakmaya devam ediyorlardı. Benden büyüklerdi ancak o kadar yaş farkımız olmadığı için onlara isimleriyle hitap ediyordum ve her zaman arkadaş gibiydik. Onlara doğru döndüm, benim onlara baktığımı görünce birden bakışlarını önlerine eğdiler. Ben öfkeli değilken benden çekinmezlerdi ama bilirlerdi ki ben sinirlendiysem tüm konak her an yanabilirdi.
Birden aklıma gelenle Emine’ye konuştum:
“Emine, bana dedemin av tüfeğini getir!”
“Aman Liva, vallahi Ahter Hanım beni”
Emine’nin sözünü yarıda kestim ve dudaklarımın arasından tıslayarak ismini tekrarladım:
“Emine!”
Emine daha da karşı çıkmadan tüfeği almaya gitti.
“Tüfeği ne edeceksin Liva?”
Abime döndüm ve imalı bir şekilde gülümsedim.
“Seni vurmaya gelirlerse ben karşılarına dikileceğim ve onları seni vurmadan ben vuracağım. Herhangi bi şikâyetin var mı?”
“Liva! Beni kimse vuramaz bunu sen de benden iyi bilirsin ki ben boyun eğmem! Eğecek kadar korkak olsaydım Dilşad şimdi evliydi.”
Dediğinde haklıydı. Abim ile hatta bizim aile ile kan davasına girmeye cesaret edemezlerdi. Biz birbirimize karşı yumuşak, anlayışlı ancak diğer tüm aşiretlere karşı oldukça sert bir duruş sergileyen bir aileydik. Bu yüzden abime cevap veremedim ama tüfeği de elime almaktan vazgeçmeyecektim çünkü Dilşad’ı kaçırmak ayrıydı, Dilşad’ı gebe bırakarak kaçırmak çok daha ayrıydı.
“Fatma, Dilşad’ı benim odama götür.”
Fatma, lafı ikiletmeden panikle kafasını salladı ve Dilşad ile birlikte üst kata çıkmaya başladılar. Abim ile birbirimize baktık.
“Söyle hadi, tutma içinde.”
“Böyle bir aptallığı nasıl yaparsın? Olacakları düşünmedin mi? Bizi düşünmedin mi?”
“Bize bir şey olmayacak Liva…”
“Bu kadar emin olmazdım yerinde olsam. Dilşad’ın evlilik sözü verdiği bir aile vardı. Hatırlıyor musun emin olamıyorum ama ben yine de sana hatırlatayım.”
“O konuyu kafana bile takma, Zemheroğulları kendisinden daha güçlü bir aşirete kız falan vermezlerdi. O konuyu hallettim, sesleri bile çıkmaz. Beni çok hafife alıyorsun gibime geliyor.”
“Sen de Zemheroğulları’nı çok hafife alıyorsun! Kızlarını evlenmeden gebe bıraktın, neden? Evlenmenize izin vermediler diye!”
“Dilşad’ı bir başkasının koynuna mı koysaydım Liva? Ne dememi istiyorsun!”
Derin bir nefes alıp sıkıntıyla ve yüksek sesle geri verdim. Ensemden başıma doğru bir ağrı yükseliyordu ve bunu hissediyordum. Kaşlarımı çattım ve boynumu esnetmeye çalıştım. O sırada Emine bana doğru elinde tüfekle gelmeye başladı.
“Getirdim.”
“Sağolasın Emine, haydi git sen de burada durma.”
Emine konağın aşağısına giden merdivenlerden indi. Büyük ihtimalle aşağıdaki kendi odasına girdi ve kapısını da kilitledi.
Tüfeğin dolu olup olmadığını kontrol ettim. Mermilerini getirmeyi unutmuştu ama içinde iki tane vardı.
“Gerçekten vuracak mısın?”
Abimin sorusuna çapraz bir gülümseme ile yanıt verdim ve kelimelere gerek duymadım.
“Adının Deli Liva olmasının hakkını veriyorsun.”
“Çok konuşma da seni de vurmayayım.”
Konağın kapısı açılınca tüfeği oraya doğru doğrulttum ani bir refleks olarak.
“Hop! Yavaş be deli! Durduk yere kanımı akıtacaksın be kızım!”
Baver Abi’nin olduğunu görünce tüfeği indirdim ve yerime geri oturdum.
“Sen miydin?”
“Sen kimi bekliyordun ki?”
“Zemheroğullarını bekliyordum, onların da eli kulağındadır. Gelirler.”
Baver Abi anlamadığını belli ederek baktı:
“Çaya mı davetliler? Hayır, öyleyse çok hoş bir karşılama şekli değil de söyleyeyim dedim.”
“Evet, Baver Abi, çaya davetliler. Abimin Dilşad’ı nasıl ve neden hamile bıraktığını konuşup hoş beş edeceğiz!”
Baver Abi, bir bana bir de Azad’a bakıyordu. Ellerini birbirine sertçe vurdu ve ses avluda yankılandı. Tek elini ağzına götürdü:
“Ulan Azad, ben de derim bu çocuğun uzun zamandır sesi neden çıkmaz! Olum aklınızı mı kaçırdınız ulan! Kızı da seni de öldürürler! Dilşad nerede?”
“Üst katta!” diyerek cevap verdim.
“Liva!” diye bana bağırdı Azad ama omuz silktim çünkü bana bağırmasının hiçbir şeye faydası yoktu.
Üzerime işlemiş olan vurdumduymazlığı bir kenara bıraktım ve sıkıntıyla iç çekerek Baver Abi’ye döndüm, Azad her ne kadar kendisine bir şey olmayacağını düşünse de bunu böyle bırakmazlardı.
“Baver Abi, sen Zemheroğullarını tanırsın. Kan davasına kadar gider mi bu iş?”
Baver Abi ellerini beline koydu ve tek eliyle yüzünü sıvazladı. Başını onaylarcasına salladı, işte o saniyeden sonra her şey daha net ve daha keskin gözükmeye başladı.