LİVA ROSA KOÇÖZ
Babamlar yeniden eve döndüklerinde artık herkesin üzerine bir telaş ama aynı zamanda sakinlik yapışmıştı. Ben hâlâ elimde tüfekle avlunun ortasında otururken babam en sonunda dayanamayarak bana doğru döndü:
“Yavrum, canım kızım. Elindeki ne kurban olayım?”
Bir tüfeğe bir de babama baktım. Baver Abi, buraya ilk girdiği an kafasına tüfek dayadığımı babama söylemek için çok heyecanlı ve sabırsız gibi duruyordu. Öyle de oldu:
“Rüstem Ağa’m vallahi senin bu kızın gerçekten gözü kara biri. Nasıl yetiştirdiysen helal olsun, ölümden bile korkmuyor. Hele birini vurmaktan hiç korkmuyor! Sen arayınca apar topar buraya geldim, kapıdan bir girdim gözümün önünde tüfeğin namlusu var. Durduk yere beynim dağılacaktı!”
Babam, bana kızıp kızmamak arasında gidip geliyormuş gibi bakarken annem bin bir derdin arasında kaybolurcasına sessizce yeri ya da ayakuçlarını izliyordu. Babam, annemin yanına yavaşça sokuldu:
“Hacer’im, böyle edip de daha da kara bulut yağdırmayasın tepeme. Ne olursun! Bir çaresine bakarız, biz hep bir çaresine baktık.”
“Nasıl olacak Rüstem? Azad’ın yaptığı yere göğe sığdırılır bir durum da değildir. Sen de çok iyi bilirsin bunu… Kız kaçırmak başka, başı bağlanmak üzere olan kızı gebe bırakıp kendi konağına getirmek çok başka. Bunun sonu felakettir. Zemheroğulları kana kan isteyecekler…”
Azad, annemin ağzından çıkanları duyar duymaz atıldı ve anneme cevap verdi:
“Eğer kana kan isteyeceklerse ben sonuçlarına razıyım. Öldürmek isterlerse ölürüm, onu da göze aldım. Çocuk bellersiniz beni lakin ben töreyi de bilirim. Dilşad’ı başkasının koynunda görmektense ölürüm daha iyi!”
Azad’ın bu tavrını onun gördüğü gibi aşktan ziyade deli ve bencil bir avarelikten öteye götüremedim kendi aklımda. O yüzden ilk kez onun yaptığı veya bulaştığı bir belaya karşı yüzüm buruştu ve annemin haline içim parçalandı. Tüfeği masanın kenarına dayadıktan sonra ayağa kalktım ve Azad’ın önüne dikildim:
“Bunca zaman arkanda durdum ve ne yaparsan yap arkanda dururum sanıyordum ama şimdi yaptığın bencillikten öteye gidecek bir durumda bile değil! Beni hayal kırıklığına uğrattın, babaannem senin yüzünden hastanede, annemin halini görmüyor musun? Biz zaten ailemizden birini toprağa verdik, nasıl böyle kolay şekilde gururla ölmeyi göze aldığını söylersin Azad, özellikle de annemin karşına dikilmiş ve onun kaygısını görürken!”
Azad, bu akşamdan beri yapması gerekeni ilk kez yapıp gözlerini kaçırarak başını önüne eğdi ama bu hareketini de yapmasını istemiyordum. Şimdilik Azad’ın yaptığı her hareket bana çok öfkelenmem için yeterli hareketlermiş gibi geliyordu. Ona ne desem içimde oluşturduğu yangın sanki sönmek istemiyor gibiydi. Sanırım beynimin altında bir yerde imkânsız olduğunu bildiğim için dile getiremediğim bir şeyi istiyordum ondan. Tüm bunları yapmamış ve bize bunları yaşatmamış olmasını…
“Kim bilir dünürlerine karşı ne duruma düştüler… Şimdi birde onun öfkesiyle bu konağa gelecek Efkan Ağa!”
Babam giderek sinirlenmeye başlamıştı. Hepimiz ailemizden birini kaybettikten sonra birbirimize karşı çok hassas ve merhamet dolu olmuştuk. Azad’ın deliliğini de bilen babam bunu yapmış olmasına değil de daha önce yapmamış olmasına şimdiki verdiği şaşkınlıktan daha çok şaşırmıştı ilk zamanlardaki Azad’ın sakin dönemlerinde ancak şimdi de evlenmediği bir kızı gebe bırakmasına çok öfkeliydi.
Azad, çekinerek de olsa bıyık altından mırıldanarak babama cevap verdi:
“Ben dünürleriyle konuştum.”
“Ne yaptım dedin, ne yaptım dedin sen?”
“Dünürleriyle konuştum.”
“Azad! Oğlum sen aklını mı kaçırdın? Delirdin mi? Bir de adamlarla gidip konuştun mu?”
“Dilşad’ın adının çıkmasına izin veremezdim. Herkes neyin ne olduğunu anlamadan konu kapansın istedim.”
“Oğlum! Bu kız sözü, nişanı her ne ise onu atacak sonra aniden hemen seninle evlenecek tabii hayatta kalırsan. O zaman çıkmayacak mı adı? Herkes anlamayacak mı neyin ne olduğunu? Çocuk birde düğünden hemen dokuz ay sonra dünyaya gelecek o da en geç olanı! Kimsenin anlamayacağına iknasın yani! Öyle mi? Bir de bunun önlemini almış gibi konuşuyorsun benimle Azad!”
Gerçekten de gidip dünürleriyle konuşmuştu öyle mi? Ağzım açık kalmıştı yaptığı şeylere ve öyle çok sinirim yıpranmıştı ki gülmemek için kendimi zor tutuyordum neredeyse. En sonunda dayanamadım ve kollarımı göğsümde birbirine kenetledim.
“Çok merak ediyorum Azad, gidip insanlara ne dedin?”
“Bir şey demedim.”
“Azad…”
“Gerçekten bir şey demedim. Gayet yumuşak bir biçimde olanları anlattım. Onlar da bunu kabul ettiler ve aradan çekileceklerini söylediler.”
“Soyadını söylemen yetti, öyle değil mi?”
Önce babamlara baktı ardından bana doğru eğildi ve fısıldadı:
“Ekin tarlalarını ateşe verdim…”
Elimi ağzıma götürdüm ki çıkacak olan hayret sesini kimse duymasın.
“Manyak mısın ulan sen? İnsanların ekin tarlasını niye ateşe veriyorsun!”
“Öyleyim, öyleyim yani Liva! Var mı bir sorun?”
“Ya varya! Seni koruyan be kabahat, gelsinler sıksınlar kafana da gör.”
“Olur, onu da görürüm. En azından sevdiğim kadını bir başkasına yar etmedim. Bu bana yeter.”
Yanından uzaklaşıp, oturduğum sandalyeye geri döndüm. Uzaktan Azad’ı seyrederken birden o bu hayatta olmazsa ne yaparım diye düşünmeye başladım. Bu olay yüzünden onu kaybedersem ne olur diye bütün senaryolar gözümün önünden geçmeye başladı. Annemin dağılışı, babamın perişanlığı… Konağın sessizliği bir cehennem gibi çökerdi üzerimize. Neşe saçan deli Azad bir gün gerçekten kayıp giderse hayatımdan ne yapardım?
Diğer abimi kaybettiğimiz dönem aklıma geldikçe kapandığını düşündüğüm yaralarım açılıyordu yeniden ve sanki biri üzerine durmadan tuz üflüyordu. Hafif hafif yanıyor sansam da aslında kalbimin o boşluğu cayır cayır bir korla doluydu. Sadece ben bu yangına alışmıştım.
Ben bunları düşünürken birden arka arkaya acı fren sesleri duyuldu. Birkaç araba birden konağın önünde durmuştu, bunu seslerinden ayırt edebilmiştik. Hepimiz birden aynı anda ayaklandık. Baver Abi, iki aşiretinde tek ortak tanıdığıydı. Ara bulucu olarak burada bulunduğunu bilmek çok zor değildi ama yine de pek bir fayda gösterebileceğini sanmıyordum bu konuda…
Azad ve ben birbirimize baktık. Arabaların kapıları sertçe kapandı ve yere vurarak bize doğru gelen baston sesinin giderek yaklaştığını duyabiliyordum. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Büyük bir cesaretle elimin gittiği tüfeğe şu an hareket dahi edemediğim için dokunamıyordum.
Annem ve babam beş dakika önceki ne yapacağını bilmez hallerinden bir anda sıyrılarak omuzlarını ve çenelerini dikleştirdiler. Sanki tüm bu olanlardan haberleri varmış ve ne olursa olsun oğullarının arkasındalarmış gibi bir tavır sergilemeye başlamışlardı. Belli ki, ne olursa olsun Azad’ı ezdirmeyeceklerdi. En azından buna çaba göstereceklerdi.
Konağın kapısı açıldı. Açılan konak kapısının önünde beliren Efkan Ağa’nın arkasında diğer Zemheroğulları vardı. Dilşad’ın annesi Nurcan Hanım, babası Yusuf Ağa ve kardeşi Şerzat… Şerzat’ı yolda görsem selam vermeyeceğim kadar nefret ederdim. Halini görünce bu kararımda ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anlamıştım.
Efkan Ağa, yavaş ve kendinden emin adımlarla konağın avlusunun içine iyice girdi. Hepimizi sırayla süzdükten sonra tekrar gözleri beni buldu ve yanı başımda duran tüfeğe bakarak gülümsedi. Ardından beni yeniden boydan boya süzdü. Torununu kaçıran benmişim gibi bir tavra bürünmüş gibi hissetsem de Azad’ın hâlâ hayatta olması bir şeylerin çözülmesi amacıyla burada olduklarının en büyük göstergesiydi. Aksi halde şu an Azad’ın kafasına bir silah doğrultulmuş ya da çoktan vurulmuştu. Tüm bu ihtimaller büyük bir dehşet anıyla aklımdan geçerken kendi endişe sağlığım için içinde bulunduğumuz ana dönmem gerektiğini fark ettim.
“Dilşad nerededir?”
Yusuf Ağa’nın sorusu oldukça netti. İlk sorusunun bu olmasını kimse yadırgamamıştı ama benim beklediğim senaryo gerçekten daha da farklıydı. Yine de herkesin malumu olduğu üzere bizim de malumumuzdu ki Zemheroğulları ve Koçözler birbirlerinden köşe bucak kaçarlardı. Ne düşman olmak itselerdi ne de dost kalmak. Bu yüzden, tüm Mardin’in dilinde bir lakabımız vardı; iki cihan aşiretleri… Çünkü asla bir araya gelmezdik. Kimse sebebini bilmezdi, kendi içimde de bunu dillendiren olmadığı için biz de sebebini bilmezdik. Tek bildiğimiz ise dedemin ağalığına kadar bu iş böyle değildi.
“Dilşad nerededir derim Azad, kızımın nerede olduğunu diyesin bana!”
“Ağam, sen de bilirsin ki benden kızına bir zarar gelmez ama yerini sana demem. Tek diyeceğim için rahat etsin, Dilşad iyidir.”
“Senden mi kızıma zarar gelmez Azad? Sen kızıma en büyük zararı verensin! Şimdi nasıl toparlayacağım Dilşad’ın adını bana onu diyesin hele!”
“Dilşad’ın herhangi bir şekilde adı kötü anılmayacak Yusuf Ağa, buna izin vermem!”
“Karnında bir bebek taşır! Bunu nasıl gizleyeceğiz!”
Azad’ın önüne ultrason kâğıdını fırlatırken elleri de çenesi de sinirden titriyordu. Nurcan Hanım ise anneme bakıyordu. O an, annemin de ona baktığını gördüm. Sanki birbirlerinden medet umuyorlardı ve sanki birbirilerine karşı ördükleri o dik duruş duvarını her an yıkabilirlermiş gibiydiler.
“Yusuf, yeter… Bu kadarı kâfidir. Onlar da neyin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini en az bizim kadar iyi bilirler. Azad’ın yaptığının da farkında olduklarına eminim.”
Babam omuzlarını daha da dikleştirerek Efkan Ağa’ya baktı. Ağzından çıkmasından korktuğu o cümleyi söylememesi için dua ettiğini çok yetenekli bir şekilde gizliyordu. Öyle dik başlı duruyordu ki oğlunun yaptığı şeyi göze almış hatta Azad’ın deyişiyle, oğlunun sevdiğini bir başkasının kollarına bırakmamasından gurur duymuştu. Bu uğurda oğlunu da gözden çıkartmıştı ve her an bir kan davası çatışmasına hazır şekildeydi.
“Rüstem Ağa!”
Efkan Ağa, babama doğru döndü ve sadece onu hedef alarak konuşmaya başladı. Avludaki diğer herkes sanki yok sayılmış gibiydi özellikle de Azad. Efkan Ağa, babama doğru birkaç adım geldi ve durdu. Yaşlı vücudunu denge sağlamaya çalışırmışçasına birkaç kez hafifçe sağa dola salladı. Ayaklarının neredeyse bir karış önünde zemine değen bastonunun kafasında ellerini birleştirmiş şekilde babama bakıyordu.
“Oğlunun, benim dünürlerimle nasıl bir konuşma gerçekleştirdiğini bilir misin?”
“Bilirim.”
Babamın, ekin tarlasının yandığından dahi haberi yoktu ama Azad’ın ne kadar ileri gidebileceğini gayet net şekilde biliyordu. Bu yüzden ne derse desin evet, biliyor sayılırdı. Yine de babamın korkusuzca hiç geri adım atmamasına hayran kalmıştım. Benim ise korkarak tüfeğe sarılmam biraz canımı sıkmıştı. Sanki deli şöhretime kendi kendime gölge düşürmüş gibi hissettim.
“Azad’ın Dilşad’ı bu kadar sevdiğini bilmezdim.”
“Aslında çocuklar sana sevgisini gayet açık bir şekilde belli etmişlerdi zamanında ancak sen pek bir direttin Efkan Ağa, hiçbirimiz anlam verememiştik o zamanlar. Sonra bir laf işittik, sonradan anladık olayın esas boyutunu.”
Efkan Ağa birden kaşlarını kaldırdı ve babamın sakin, imalı konuşmasına karşılık verdi:
“Ne duydun Rüstem Ağa, bana da diyesin ben de bileyim neler konuşulurmuş, neler yayılırmış ardımdan?”
“Derler ki; Efkan Ağa kendine rakip gördüğü güçlü bir aşiret var ise onunla dünür olmaz, oraya kız vermez imiş. Ne damada ne de aileye söz geçiremeyeceğini düşünürmüş, Mardin’deki unvanının sarsılacağına dair bir endişe yaşarmış, derler. Tabii! Günahları boyunlarınadır. Lakin… Böyle bir dedikodu çıktığına göre özenle yerleştirdiğin tahtın sarsılmak üzere gibi durur Efkan Ağa.”
Efkan Ağa, babamın sözlerinin karşısında ne yapacağını bilemez bir halde dururken ben babamın niyetini çoktan anlamıştım. Tüm bu tiyatro gösterisinin arkasında yatan asıl neden babamın korkmadığını ve eğer ki iş kan davasına gelirse bu durumdan çekinmediklerini göstermekti. İkinci olarak da eğer konu kan davasına döner ise, Azad ölecekti ama bu konu bu şekilde sürmeye devam edecek ve aileler birbirlerini öldürürlerken Dilşad kucağında bebeğiyle bu evde kalmak zorunda kalacaktı. Efkan Ağa’nın gurur damarına basarak da onu gaza getirerek tüm bu felaketlerin önüne geçmek adına dünürlüğe itiyordu.
“Rüstem, sen bu tür kadınlara yakışan dedikodu safsatalarına inanır mısın yoksa?”
“Ben inanmam da kadın işi dedikodu safsatasının konusunun siz olmanız beni bir hayli şaşırttı doğrusu. Ondan bir yüzünüze söyleyeyim dedim, belki haberiniz yoktur.”
“Her şeyden haberim vardır ancak Dilşad ve Azad’ın bu kadar ileriye gidebileceklerini bilmezdim. Sen de törenin içinde büyümüş birisin Rüstem, beni anlarsın öyle değil mi?”
“Ben sizi anlarım ancak zamanı geldiğinde de aynı cümleyi size kurarsam siz de beni anlarsınız öyle değil mi?”
Babam adeta diş gösteriyordu ve bu ondan beklediğim hareketti. Babam bizim için dünyanın en anlayışlı babasıydı ancak dışarıya öyle bir keskin kılıç gibi bir hale bürünüyordu ki sürtünen her kim olursa olsun canı yanmadan geçip gidemiyordu.
Efkan Ağa sadece başını salladı. Bir Azad’a bir de bana dönüp baktı. Ne diyeceğini düşünür gibi bir hali vardı ve en sonunda herkesi ortalayacağı bir alana geldikten sonra boğazını temizleyerek konuşmaya başladı:
“Azad’ı öldürsem bile bu saatten sonra kendi ayağıma sıkacağımı bilirim. Dilşad gebedir ve ne olursa olsun bu konakta kalması lazım gelir. Kendi torunumun çocuğunu hiçbir şekilde babasız koymak istemem. Üstelik Azad’ın ölümünün Dilşad’ın ve bizim adımızın unvanına yarardan çok zararı olur, bunun da farkındayım. Azad ile Dilşad’ı en kısa zamanda evlendireceğiz ancak!”
Son cümlesinin son kelimesini vurguladıktan sonra sakalını eliyle sıvazladı. Babama doğru döndü:
“Bunun bir bedeli elbette olacak. Her ne kadar gizlemek için çabalasak da ve bunu Mardinliler dile getirmeyecek olsalar da herkesin malumu olan bir olay olacak düğünden sonra… Nerede görülmüş bir aşiret kızının bir düğünden vazgeçip hemen başka bir düğüne tamam dediği? Elbet anlayacaklar, bir de çocuk dünyaya gelince! Daha da ortaya çıkacak. Senin oğlun Rüstem Ağa! Benim itibarımı iki paralık etti! Madem ki bu olay anlaşılacak o halde tek düğün yapmam bilesin…”
Babam birden tüm tüyleri havalanmış gibi olduğu yerde irkildi ancak belli etmemeye çalıştı. Bu durumu Efkan Ağa’nın fark ettiğine emindim çünkü babamın gözkapakları titremişti ama ben Efkan Ağa’nın ne demek istediğini anlamamıştım. Baver Abi de Efkan Ağa'nın sözüyle Şerzat'a baktı, Azad'ın da Şerzat'a baktığını görünce ben de birden bire Şerzat'a baktım. O an göz göze geldik. Hâlâ ne demek istediklerini anlamıyordum, sanırsam olayın etkisinden ve hızından çıkamamıştım ve bu durum beni onlara adapte olmaktan alıkoyuyordu.
Baver Abi, yavaşça Şerzat'ın yanına gittiğinde babamda beliren endişenin ve ürpermenin Şerzat'ta da olduğunu fark ettim. Göz kapakları onunda titremeye ve net olmayan hareketler ile inip çıkmaya başlamıştı. Efkan Ağa sözüne devam etti:
"Ben ki Efkan Zemheroğlu! Benim torunum Dilşad'ı oğlun kandıracak ve daha sonrasında gebe bırakacak ama ben bunu küçük bir uyarı ve hiç bunun karşılığını almadan bırakacağım öyle mi? Ben bu itibari çöplükte bulmadım Rüstem!"
Bastonunu kaldırarak önce Azad'ı gösterdi:
"Madem kanını akıtmayacağım, madem ki torunumun mutluluğu için başıma gelene eyvallah çekeceğim, senden de bir şey alıp götüreceğim Rüstem Ağa..."
Bu cümlesinden sonra ben de Efkan Ağa'nın ne demek istediğini anlamıştım artık. Azad'ın kanını akıtmayacaktı ama istediği şey bendim. Yine de beynimin bir yerinde buna inanmak istemediğim için başka tüm her şeye yormaya başladı beynim tüm bunları ancak korkutuğum şey oldu ve bastonunun ucu birden bire bana doğru yavaşça kaymaya başladı. En son benim önümde durduğunda tamamen beni gösterek bir doğrultuda duran baston içimi ürpertti:
"Kız aldın, kızını vereceksin Rüstem. Kana karşılık, kan isterim aksi halde Azad'ı da vurmam... Öyle kolay bu durumdan kurtulmasına asla izin vermem. Olur ki kızını Şerzat ile evlendirmez isen Azad yerine kızının canını alırım bilesin Rüstem Ağa. Madem ki konu itibar, berdel isterim Şerzat ve Liva için. Aksi halde kızını unutasın ağa!"