Ertesi gün kimliğimi ve eşyalarımı almak için erkenden kalkıp o eve gittim küçük valizimi ve çantamı da alarak. Ah tabiki de Yağmur bey de peşimden... Kendileri ne ara bu kadar iyiliksever oldu bilmiyorum ama sabahın köründe "Eşyaları tek taşıyamazsın." diyerek takıldı peşime o da. Değişmiş miydi bilmiyordum. Ama değişmiş olsa da affetmeyecektim onu. Zaten hayatımda olmasına da izin vermeyecektim. Içimde bir yerler hâlâ ona aşık olsa da başka bir yer ölümüne nefret ediyordu ondan. Ve ben de o nefret eden tarafı dinleyecektim. Dinlemeliyim. Hatta herkesi susturup, en çok onu dinlemeliydim. En çok o haklıydı çünkü.
Eve girerken, bugün bu saatte o şahsın evde olmayacağından emindim. Bu beklediğim bir şeydi. Ama tüm eşyalarımın yatağın üzerinde olması ve de Ahmet'le olan fotoğraflarımızın her yerde olması beklediğim bir şey değildi doğrusu. Ağlamış mıydı acaba peşimden? Beter olsundu, bin beter. İntihar bile edebilirdi isterse. Bilsem ki ölecek, yine de geri dönmeyecektim.
"Çocuğun seni sevmediğine emin miyiz?" diyen Yağmur'a çevirdim yüzümü. Evet, ortalıkta olan eşyalardan olan biten az çok anlaşılıyordu ne yazık ki. İster anlasın, ister anlamasın. Umurumda değildi. Olmamalıydı. Hah! Salak salak atan kalbim tam tersini söylüyordu oysa ki.
"Aldatan insanın yalancı sevgisine inanmam ben." diyerek dolaptan valiz çıkartıp eşyalarımı içine teptim. Kitaplarımı da başka bir valize koyduktan sonra Yağmur iki valizi de elimden alırken, bütün resimleri alıp paramparça ettikten sonra salona geçerek laptopu yere fırlattım. Onda da Ahmet'le resimlerimiz vardı ve ben onunla ilgili tek bir anım bile kalsın istemiyordum. Kızgındım ve dün akşam o eski pısırık Yaz olmayacağıma dair yemin etmiştim. Eskiden olsa eşyalarımı alır sessiz sedasız çekip giderdim. Ama şimdi içimdeki yeni Yaz her şeyi yerle bir etmek istiyordu, Yağmur da dahil.
Yağmur valizleri kapıdan çıkarırken, içeri giren Ahmet önce bir baktı ikimize. Ve daha sonra kahkaha atmaya başladı.
"Demek bunun için gidiyordun ha?"
Ne diyordu bu manyak?
"Ne saçmalıyorsun sen?" diyerek sinirle ona baktım.
"Yakışıklı çocukmuş. Demek bunun için yatmak istemiyordun benimle. Belki de onunla kaç kez yattın. Yerini tutamam diye mi korktun?"
"Sen..." diyerek susup ona doğru yürüdüm. "Şerefsizliğini bana iftira atarak kapatamazsın. Herkes senin altında inleyip sonra kankam diyerek yanında gezdirdiğin o orospuya benzemez, anlıyor musun beni? Hele ben hiç benzemem. Bunca zaman beni tanımadıysan yazıklar olsun sana." Ahmet'in yanından geçip giderken, hiç olmadığım kadar sinirliydim.
"Yaz. Ben öyle demek." diyen Ahmet'in sözünün yarıda kesilmesiyle birlikte inleme sesi gelince o tarafa doğru döndüm. Yağmur yumruğu geçirmiş, valizleri getiriyordu. Hiçbir şey demeden aşağı inip, valizleri aldım ondan.
"Ne yapıyorsun?"
"Bundan sonrasını ben hallederim."
"Saçmalama. Bırak işte gidelim."
"Ben nüfus cüzdanım olmadığı ve bu yüzden de otelde kalamayacağım için geldim sana. Ama daha fazlasına gerek yok." diyerek tuttuğu valizleri iyice çektim elinden. Ona teşekkür falan etmeyecektim yaptıkları için. Ben onun bana yaptıkları için sadece beddua ederdim çünkü.
"Ya bak saçmalama." Önümü kesen Yağmur'a baktım sinirle.
"Istemiyorum be! Laftan anlamaz mısın sen?" Sesim her zamankinden yüksek çıkmıştı biraz. Ve Yaz da "Ne halin varsa gör." diyerek çekip gitmişti. Istediğim de buydu zaten. Ve tabi tanıdığım Yağmur'dan beklediğim harekette. Ben onu ne zorluklarla unuttuktan sonra tekrar hatırlamak istemiyordum. Hele ki Ahmet'le olanlardan sonra.
Valizleri zorla da olsa çekerek taksi durağına varıp, bindim taksilerden birine. Bir kaç gün otelde kalır, o sırada da bir ev bulurdum kendime nasıl olsa iyi kötü.
Otele gelince bir haftalığına kayıt yaptırıp attım kendimi odaya. Iyi gelmişti. Evi dağıtmak, Ahmet'e bağırıp çağırmak. Yağmur'u hayatımdan kovmak...
Kendimi yatağa atıp da telefonu açarken, gözlerimi kapatıp gelen mesaj seslerini dinledim gülümseyerek. Büyük bir ihtimalle Ahmet söylediklerine anında pişman olup tonlarca mesaj atmıştı yine. Öyleydi çünkü o, tanıyordum onu artık. Sinirle yapar, bin parçaya ayırır, sonra tek bir özürle her şeyi hallettiğini sanırdı. Önemsemezdim aslında çok da söylediklerini önceden. Ama son söyledikleri ağırdı, beni aldatmasından çok daha ağır. Kendi yanında gezen o pislikle bir tutmuştu beni, onun gibi herkesin koynunda giren biriymişim gibi.
Hayır anlamıyordum, sadece o istiyor diye onunla birlikte olmadıysam neydi benim suçum? Böyle yapıp sonra da evlenirken kız oğlan kız arayan pislikler de onlar değil miydi? Sanki altına aldıkları kızlar insan değilmiş gibi.
Annem böyle öğretmişti bana. Böyle anlatmıştı. "Olmaz." demişti. "Erkeklere güven olmaz. Kullanır atarlar seni." Haklı çıkmıştı yine. Iyi ki de kullandırtmamıştım kendimi. Zaten o üzerime düştükçe soğumuştum hep ondan. O da bunu anladığından olsa gerek, bir süre sonra tamamen benim gibi davranmaya başlamıştı bana. Benim için farklıydı zaten o. Sadece, zamanı değildi diye düşünmüştüm hep yakınlaşmak için. Bence, iyi ki de öyle düşünmüştüm. Bir de bunun için kendime acımak istemiyordum.
Ahmet'le ev arkadaşından farksızdık biz. Pijamalarımızı giyer film izlerdik, yemek yapardık, ders çalışırdık. Beyefendinin halinden şikayetçi olacağını hiç düşünmemiştim doğrusu. Diğer erkekler gibi olacağını da.
"Ihtiyaç." adı altında kızların hayatını karartan şerefsizlerdendi işte o da. Deniz gibilere layıktı. Layığını da bulmuştu işte sonunda.
Telefon çalıp da meşgule alırken, on gün sonra okul başlayınca ne yapacağımı düşünmeden edemedim. Denizle yiyişmemiş miydi o? Ne diye gidip onun arkasından koşmuyordu ki? Belki de ondan istediğini çoktan aldığındandı. Belki de okuldakilere söyleyip onu rezil edeceğimden korkuyordu. Beni geri istediğinden olduğunu hiç sanmıyordum. Isteyemezdi de. Hakkı yoktu buna. O, o hakkı, o kızın koynunda kaybetmişti o gün, şerefiyle beraber.