HALİL'İN HİKAYESİ VE NEBBAŞLAR

3739 Kelimeler
HALİL'İN HİKAYESİ İçerdekilerin bağrışmalarını ne duyuyor ne de aldırış ediyordum. Bağrışmalarının biraz kesilmesini bekliyordum. Sonra, onları kurşun yağmuruna tutacaktım. Kimse bana, psikopat bir manyak gözü ile bakmasın. Çocuklar en hassas noktam. Sonra ülkem. Bu unsurlara dokunanın en iyi hali böyle olur. O yüzden, bu yaptıklarım benim için gayet tabii, hem de çok tabii. Adamlar feryat ederken kurşun yağmuruna başladım. Sağlı sollu parmaklarım hızlı bir şekilde tetiğe basıyordu. Vatanıma ve namusuma göz dikmiş düşmana ölüm kusan bir mitralyöz gibi. Mermi sesleri ile birleşen feryat ve haykırışlar bana ayrı bir huzur veriyordu. İnsanın kulağını ve ruhunu dinlendiren, çok güzel sesli bir hanende, mükemmel bir sazende eşliğinde dünyanın en güzel güftesini, en güzel besteyle söylüyor gibiydi. Tek mesele sazendenin, hanendeye çaldığı çalgı aletiydi. Namlu alevleri geceyi süslüyordu. Bende ki bu vaziyet az önce beni ürperten geceyi ve sisi bile korkutmuştu. Korkum gizliydi ama şiddetim şahaneydi. Şarjör şarjör mermi boşalttım Hannas’ın[1] Besmelesiz üç piçine. Bazen kurşunun bittiğini anlamıyor, defalarca boş tetiğe basıyordum. En küçük bir şey hissetmedim mutluluktan başka. Sadece otopsi uzmanlarından yiyeceğim küfürleri dert ediyordum, şimdiden duyar gibiydim o küfürleri. İşleri çok zor olacaktı. Çünkü karanlığa rağmen görüyordum. Kurşunlar öndeki adamın yüzünün parçalarını arkadaki adamın karnına sokuyordu. Kopan kulaklar arka camdan dışarıya uçuyor, kimin parçası kime ait belli olmuyordu. Mümkün olduğunca kafalarından vurmuyordum. Beyinleri yaşasın ki acıyı hissetsinler. Bir kurşun, bir tanesinin sağ elmacığından girip sol elmacığını parçalayıp çıktı. Girişi sıradandı belki ama çıkışı bir volkan patlaması kadar harikaydı. Parçalanıp dışarı fırlayan et ve kemikler diğer adamın yüzüne gözüne saplanıyordu. Namlulardan büyük bir neşe ile kendini dışarı atan, çelik başlı kurşunlar, barutun kendini bu adamlara karşı itme kuvvetini kâfi bulmamış kendi iman gücü ile hızını kat be kat artırmış gibiydiler. Aceleciydiler bu lâinleri bir an önce delmek için. İnşallah beyine isabet etmemiştirler. Sonra bir güzelim kurşun, soldaki adamın yüzünden girip ağzından dişlerini dışarı fırlattı. Arabanın ön camından en az on metre dışarı fırladı dişler. Burun kemikleri üzerindeki denemeleri anlatmıyorum. Bana “Tedavilik manyak” gözü ile bakıp bir hükme varır, bundan sonrasını okumaz ve beni tam olarak tanımazsınız diye. Bütün acıyı hissetsinler istiyordum. Ölü numarası yapmasın bana bu ibneler, asla inanmam. Henüz tam olarak ölmemişlerdi, bunu çok biliyordum. O yüzden onları direk kafalarından vurmuyordum. Tam olarak öldüklerinde bir de göz çukurlarından vuracağım onları. Leşler tamamen kömür oldu. Bu, otopsi uzmanları için ayrı bir eziyet olacaktı. Ama çok iyi biliyordum ki o şahıslar bunların kim olduğunu anlayınca, evvelden ettiklerine bilahare üzüleceklerdi. Adamların silahını yanan arabanın içine attım kendi silahımı tekrar doldurup arabamın yanına gittim. Küçük kız bekliyordu. “Aradın mı güzel kızım anneni?” diye sordum. “Aradım amca, kısa zamanda gelir. Şimdi de aradım, telefonu çekmedi. Aynur ablamı aradım, o da kapalıydı.” “Buralarda telefon çekmez, sadece benim telefonum çeker.” “Adamlara ne yaptın, öldürdün mü?” Bir müddet durdum. Sonra, “Adın ne senin, güzel kız?” dedim konuyu değiştirmek ister gibi. “Nesrin.” “Tamam Nesrin, şimdi seninle anlaşma yapalım. Sen arabanın arka koltuğuna geç orada saklan. Gelenler kim olursa olsun, önce ben bir kontrol edeyim, gelen gerçekten annen mi diye, eğer bir çatışma ve silah sesi duyarsan hemen jandarmayı ara. Sonra telefonu arabanın içinde bir yere sakla ki seni takip edip bulabilsinler, tamam mı?” Sonra, küçük kızın gözlerinden minicik damlalar halinde süzüldü yaşlar kirlenmiş, nurlu yanağından aşağı. Konuştu ince ve titrek sesiyle. “Peki ya gelenler annemler değilse? Ya seni öldürürlerse, ben bunu istemiyorum. Benim yüzümden ölme. Senin de bir kızın vardır belki. Küçük kızlar için babaları ve babalar için kızları mukaddestir.” Küçük kızın gözlerine baktım. Kızınki gibi ağlamaklı ve kısık bir ses tonuyla, “Küçük bir kız için büyük bir adam ölebilir. Bu benim gibiler için önemsiz bir şeydir. Sen de önemseme. Dediklerimi unutma tamam mı?” dedim. “Tamam Amca.” “Eğer annense ben sana “Nesrin çık!” derim. Sakın ben çık demeden çıkma ve kendini sakla.” “Tamam.” “Annen ile aranızda konuştuğunuz hususi bir şey var mı sadece senin ya da onun anlayabileceği?” “Var, ona Melek’i sor. “O Melek’in değil benim kızım!” derse tamamdır.” “Tamam, sanırım arabalar geliyor, bakalım bunlar annenler mi? Sen hemen arkaya geç.” Kız arabanın arka koltuğuna geçip saklandı. Ben indim ve kapıları kilitleyip arabadan biraz uzaklaştım. İki araba benim arabamın önünde biri de arkada olmak üzere üç araba dolusu adam geldi. Arabanın birinden sadece iki erkek ve iki kadın indi, diğerlerinden ise toplam on kişi. Burada sıra dışı hesaplar vardı. Bu belli oluyordu. Hepsi silahlı ve hepsi emre amadeydi. Uzun boylu ve endamında ayrı bir güzellik olan kadın, belli ki bu eli silahlı adamların sahibiydi. Kadın beni görünce “Halil sen misin?” diye seslendi. “Sen kimsin?” diye karşılık verdim. “Kız nerede?” “Ne kızı?” diye cevap verdim hiç bilmiyormuş gibi. “Telefonda konuştuk seninle, adım Seher.” “Ben kızın annesi ile görüştüm.” “Ben neyim?” Hiçbir şeyi şansa bırakamazdım. Ortada savunmasız ve korumasız küçük bir çocuk vardı. Kadınla dikleşerek “Senin yaşın onun annesi olabilmen için biraz fazla küçük görünüyor. Onun da yaşı senin kızın olabilmesi için biraz fazla büyük,” diye sert bir şekilde cevap verdim. Kadın bana bakarak aldığı cevap karşısında hem şaşırmış hem de ne diyeceğini bilemez bir halde, “Senin de şecaatin bu kör karanlıkta bile boyundan daha büyük görünüyor.” “Cesaretim hilkatimden, tedbirim kendimdendir. Adamlarına söyle, sakın ani hareket yapmasınlar. Çok iyi silah kullanırım, çok da iyi nişancıyımdır. Hepsinden mühimi, elimdeki bir Canik Yıldızı[2].” Adamların elleri tetikte hepsi kadının ağzından çıkacak tek bir söze bakıyordu. En küçük bir sözüyle ondan fazla parmağın üzerime kurşun sağması, hiçte imkânsız görünmüyordu. Adamlar bunun için vardı. Benim aksi bir durumda, hedefim bu iki kadındı. Tek silahım ve on altı mermim vardı. Bu bana zaman kazandırırdı. Tek kaygım kızdı. Eğer bu gelenler yanlış kişiler ise kızı koruyacak kimse yoktu. “Keşke Jandarmayı ben arasaydım,” dedim kendi kendime. Adamlardan bir kaçı sağa sola dağıldı. Sonra biri, elinde bazı kâğıtlar ve yanmış para parçaları ile gelip onları kadına gösterdi. İlk gördüklerinde yüzünü kaplayan öfkeyi, ikinci gördükleri biraz giderdi. İlki resimler ikincisi yanık paralardı. “Abla araba yanmış. Sağa sola saçılmış paralar ve bir sürü boş kovan var. Bir de içindekiler tamamen yanmış, galiba bu yakmış.” Kadın panikledi, bir anda küçük kıza bir şey olduğunu düşündü sanırım. “Şimdi bana bak! Benim de şecaatim sahte değil hakikidir. Benim de belimdeki bir Canik Yıldızı ve ben de çok iyi nişancıyımdır. Hepsinden mühimi benim adım Seher! Duydun mu adım Seher! Şimdi cevap ver çocuk nerede?” “Neler oluyor lan burada?” diye kendi kendime sordum. Herman, Seher kim bunlar? İki mafya savaşının arasında kaldığım aşikârdı. Üstelik çaresiz ve savunmasız bir çocukla. Çok tedirgindim, boncuk boncuk ter döküyordum. Bu sefer gerçekten çok korkmuştum. Az önce beni korkutamayan gece, karanlık ve yandaşları sis şimdi korkudan titreyen ellerimi görünce bana gülüyordu. Onlar farkında değil ama fısıltılarla gülüştüklerini duyuyordum. Utanmaz sırıtkanlar. Edepsiz fırsatçılar. Bilmiyorlar ki korkum kendime değil masum sabiye. Sağa sola bakan gözlerim ile adamları kesiyordum. Tek silah, on altı mermi, on dört hedef. Adaletsiz bir denklemdi bu. Derin bir nefes aldım. Silahın horozunu kurdum. Eğer söylediklerimin bana dönüşünde en küçük bir tereddüt hissedersem burası birazdan can pazarına dönecek ve oluk oluk kan patlayacaktı. Offff! Yine kan. Yine kan. Yine kan. Ben miyim ulan bu gece ki hunfeşan? Kadına seslendim. “Çocuk Melek’i soruyor!” Kadın en küçük bir tereddüt göstermeden “O Melek’in değil, benim kızım!” dedi. Az önce aldığım derin nefesi, büyük bir huzur ile verdim ve rahatladım. Horozu indirdim, namludan mermiyi aldım. Artık beni vursalar da mühim değildi. Kız annesinde, kız emin ellerde. Kendi canım için onlar ile çatışamam. Bu zor ve meşakkatli bir iştir. Bazen ölümün kolaylığı ile yaşamın zorluğu arasında bir tercih yapmak zorunda kalır insan. Bu vaziyette zoru seçmek ne büyük ahmaklıktır. Ahmak olmadığıma göre, kolay olanı seçerim. Çünkü herkes anladı ki dünyanın vaziyeti, vaziyet olmaktan çıkmış, azaplı bir eziyet haline dönmüştür. Bunun en büyük ispatı, bagajlara tıkanmış çocuklardır bu gece. Kim bilir daha kaç çocuk böyle? Ben daha “Nesrin çık!” demeden, kız arabanın arkasından bir anda fırlayıp, kadına doğru koştu ve ona o kadar sıkı sarıldı ki sırf bunun için bile o arabayı, bir daha yakasım geldi. Sadece otopsi memurlarını düşündüğüm için yapmadım(!) Kadın kızın üstüne, başına, yüzüne aldırmadan, sarılıp öpüyor, kokluyordu. Kendi kendime, şartlar ne olursa olsun, hiçbir çocuğun annesinden ayrılmasına müsaade etmeyeceğime dair yemin ettim. Bu yeminime ömrüm boyunca sadık kalacaktım. Bu büyük bir yemin ve büyük bir sözdü. İmtihan kişinin ağzından çıkan söze bağlıdır ve ben yaşadığım sürece, hep bunlar ile imtihan edilecektim. Bu imtihanın bedelini ise çok ağır ödeyecektim. Kadın tekrar bana döndü. “Arabayı sen mi yaktın?” diye sordu. Ben, “Sana ne?” der gibi sesiz kaldım. Kadın, “Paraları da sen yaktın,” dedi. Ben sessizliğimi bozmadım öylece ne olacak diye bekliyordum.  “Adamları da sen vurdun.”  “Müsaadenizle, kızı aldınız. Yolum uzun.” “Nerelisin? Canikli misin?” diye sordu. Yanlış soru. Benim gibi adamlara “Nerelisin?” ya da “Şuralı mısın, buralı mısın?” diye sorulmaz. Bizim gibilerin nereli olduğu her halinden bellidir. Bunu anlamamak mümkün değildir. Sesinden sözünden bellidir. Gözünden özünden bellidir. Duruşundan bakışından bellidir. Diklenip kalkışından bellidir. Vurulup düşmesinden bellidir. Tabutta gitmesinden bellidir. Dağda gezen aslana, “Nerelisin?” diye sorulur mu? Bize de sorulmaz. Çünkü her halimiz anlatır nereli olduğumuzu ve herkes çok iyi bilir nerede yaşayıp nerede doğduğumuzu. Sorunun lüzumsuzluğunu yüzüne vururcasına “Şanlı hilalin şavkındanım,” diye cevap verdim ve “Belki Nusaybin’den belki de Uzunköprü’denim. Her zaman merhametten her yerde düşkündenim. Sen bilemezsin, hem mazidenim hem de atidenim. Bir daha sakın sorma! Ezelden ötedenim, ebetten ilerdenim. Musul’danım, Yemen’denim, atamın at sürdüğü her yerdenim. Zalimden bilme, mazlumdanım, zenginden bilme, yoksuldanım. Karadan sorma aktanım, sonsuzdan sonsuza gibi Hak’tanım. Kahhar’danım, Rahman’danım. Efendimin “Git,” dediği yoldanım,” diyesim de geldi de demedim. Sadece içimden dedim. Zaten anladı ne demek istediğimi, zeki kadınmış.  “Adamlara elindeki silahla ateş ettin mi?” “Niçin soruyorsun?” der gibi yüzüne baktım. Sonra kadın, “Ettinse onu bize ver. Sonra başın jandarma ile sıkıntıya girer. Al bunu bu sana benim hediyem. Temizdir. Bir tane daha silah verin! Bu da aldığımızın yerine. Bizi kendine minnettar bıraktın. Sağ olasın. Bu iyiliğini unutmayacağız. Burayı biz temizleriz, sakın kaygılanma ve korkma,” dedi. “Korkma” mı? Uyuyan bir aslanın, kanatsız bir sinekten korktuğu kadar bile korkuyorsam eğer kalan ömrüm bana azaplı bir hayat, sonu da rezil bir memat olsun. Her kilometre başında karşılaşsam bunlar ile yine aynısını bir öncekinden daha beter yaparak ilerlerim. Kadın önce bana belindeki silahı çıkarıp verdi. Sonra bir silah daha isteyip adamlarından onu da verdi. Cömert kadınmış. Dikkatimi çeken sadece cömertliği değildi. Gecenin bütün ışıklara başkaldıran karanlığına ve sisine bile meydan okuyan o tarifsiz güzelliğiydi. Arabanın içinden çıkınca etrafı kör karanlığa boğan sisler bir anda açılmış, “Bu güzelliği kapatamayız!” der gibi kaçıp gitmişti. Yaşı benden biraz daha büyük görünen bu pür cemal, gerçekten de dünyadaki bütün güzellikleri kendinde toplamış gibiydi. Endamı ayrı şahane olan kadın, körden daha kör bu dumanlı gecede, nurani bir müessirin şavkı gibi geceyi yarıp geçiyordu. Bu müessirin müessiri, şeksiz ve şüphesiz bendim. Bu müessiriyet, beni ömrüm boyunca bırakmayacaktı. BERBAT Berbat görünürde bir nalbur dükkânı işletir. Fakat dükkânın altında kaçak bir kumarhanesi vardı. Gündüzleri nalburu işletti. Kapamaya yakın müşteriler gelirdi. Onları dükkânın altındaki yere indirirdi. Sonra dükkânı kapatıp manoculuğa[3] geçerdi. Sabah gelip dükkânı elemanlar açınca alttakiler, müşteri gibi peyderpey çıkardı. Dik çıkanlar için mesele yoktu. Mesele yatık çıkanlardadır. Bazen dümencilerin[4] oyununa gelenler, dumancıların[5] sağımına[6] uğrar ve bunu kaldıramazlardı. Bu durum, bazen çok kan akmasına, bazen de cana mâl olurdu. Böyle durumlarda, onları kefenlemek ve tabutlamak manocunun, cesetler ile alâkadar olma işi Nebbaşlar’ındır. Tabut ve kefen yanlış anlaşılmasın. Tabut, cesede uygun mukavva kutu, kefen ise ya bir çuval çabuk donan alçı ya da kimyevi köpüktür. Bunlar kalıp için değil, daha ziyade akan ya da akacak kanı durdurmak içindir. Alçı ya da köpük ile dondurulan ceset, mukavva kutuya koyulur ve dükkânda “servise gönderilecek ürün” diye bekletilirdi. Umumiyetle ikindiyi müteakip ayıplı ve arızalı ürün servisi gelir alırdı. Bu gibi ürünleri tek yetkili servisi daha öncede söylediğim gibi Nebbaşlardır.  Bu rezil yerin, en sevilen ve her zaman sağlam çıkanları, buranın daimi, mayin[7] ve avelleridir.[8] Çünkü bunları herkes süzer, herkes sağardı. Her zaman tamamen sabunlanıp[9] giderlerdi. Bu da manocunun işine gelirdi. Hiç sevilmeyen ve yakalandıklarında canlı çıkma ihtimalleri çok az olan ya da ölümüne dayak yiyenler ise köprücüler,[10] mandepsi[11] peşinde koşanlar, lipironlar[12], sirkafçılardır[13]. Bu pis batakhanenin hakkını tam olarak vermeye çalışırken bazen açıkgöz erketeciler,[14] bunları piyasdos[15] ederlerdi ve şenlik başlardı. Berbatın batakhanesinde bunlara yer yoktur. Zaten Berbat ismini de bunlara karşı olan tavrından almıştır. Fakat arızalı üründen Ayvaz’ın haberi vardı. Bu Nebbaşlar ve onların kumandanı Alaybey’e ders vermek için iyi bir fırsattı. Ayvaz bunu değerlendirecekti. Berbatın dükkânına öğleye yakın servis arabası gelirdi. Dükkândaki eleman ise her zaman ki gibi ürünü teslim edecekti. Berbatın batakhanesinden sık sık birileri ya ölü ya da ölüme yakın halde çıkar. Bugün ise kendini kurtaramayan Kambur İsmet. Kambur İsmet, Koçali sülalesinden. Ailenin baş belası. Toplam dört kardeştirler. Diğer kardeşleri önemli mevkilerde görevlidir. Bu ise babasının yanında kalır ve babasının parası ile her türlü rezil işi yapardı. Bunların arasında kumar en önde geleniydi. Başı belaya girdiği durumlarda ise ilk koşacağı kişi Galip Koşan yani namı diğer Kotol. Eğer olay ortaya çıkmışsa Ankara ve İstanbul’da bulunan ağabeyleri öyle ya da böyle onu kurtarırlardı. Berbat ise kurşunun kafasını parçalayıp çıkan kişinin kim olduğunu çok iyi biliyordu. Bu onun geleceği için sakıncalıydı. Böyle bir durumda Kotol, Berbat’ın yanında durmazdı. Çünkü Kotol da devletle arasında sorun olmasını istemiyordu. Ya da daha fazla olsun istemiyordu. Devlet nezdinde yeterince kabarık dosyalara sahip olduğundan dolayıdır ki bir ağabeyi yüksek savcı, diğeri bir emniyet müdürü ve ablası önemli bir siyasinin karısı olan İsmet’in, ölümünün mutlaka üzerinde fazlasıyla dururlar. Berbat âlemde Kotol’un bir beslemesi yani âlemin tabiriyle kapısında bir köpeğiydi. Onu ortadan kaldırmak bu iş yüzünden başına iş alma ihtimalinin ihtimalinden bile daha evla gelir ona. O yüzden bu iş için Kotol’un kapısını çalamaz. Geriye tek çare kalmıştır. O da Alaybey. Yani Nebbaşlar. Nebbaşlar namını ceset saklamaktan almıştır. Onların sakladığı ceset asla bulunamazdı. Kullandıkları usul ise beyaz pamuğun içine beyaz pamuğu saklamaktan başka bir şey değil. Kutu içinde aldıkları kalıplanmış ürünlerin kim ya da ne olduğunu sorgulamadan alırlardı. Bugün de durum aynıydı. Alaybeyin oğlu, üç adamı ve kendi ile kızı almaya, üç adamını da Berbatın dükkânına sorunlu ürünü almaya yollardı. Ayvaz ise iki adamını berbatın dükkânına giden adamların peşine takardı. Amacı cesedi sakladıkları yeri öğrenip daha sonra da Koçali ailesine haber vermekti. Gerisi zaten malum. Fakat işler ikisi içinde umdukları gibi gitmedi. Nebbaşlar dükkândan çıkınca Ayvaz hemen Koçalilere haberi uçurdu. Koçaliler oğulları İsmet’in ortadan kaybolduğunu anlayınca ortalığı ayağa kaldırdılar. Bütün güvenlik teşkilatı İsmet’i aramaya başladı. Bilhassa köy yolları olmak üzere bütün yollar kesilir. Alaybey’in oğlu ise kadının evini basarak kızı aldı. Diğer Nebbaşlar’ın gittiği yöne doğru yola çıktı. Kadını ve diğer üç küçük kızını hunharca bağlayarak, dışarıda bekleyen karabaşı ise zehirleyerek rahat bir şekilde işlerini halledip çıktılar. Hızla uzaklaşıp gidecekleri yöne doğru ilerlemeye başladılar. Her tarafı kontrol altına almış jandarmayı uzaktan gören adamlar arabayı hemen kuytu bir yere çekip jandarmayı gözetlemeye başladılar. Adam ağzı ve elleri bağlı kızın hemen ellerini ve ağzını çözerek ona, “Eğer ağzından tek kelime çıkarsa geri döner anneni ve kardeşlerini tek tek öldürürüm,” dedi. Kız adamın gözlerine baktı. Ne korku ne de en küçük bir  ittika[16] vardı bakışlarında. “Şimdi bu gözlerime iyi bak rezil bir paçozun[17] son doğurması. Kerhane kaneşveresinin[18] ters çıkarması. Eğer imkânın varsa ya beni öldür ya jandarmanın yanına gitme ya da beni bırak yoksa seni onlara söylerim. Geride kalanları dilim dilim kesmesen de senden daha aşağılık bir yaratık olmasın.” Adam arabayı jandarmanın göremeyeceği şekilde bir kenara çekmiş ne yapacaklarını düşünüyorlardı. Adam adamlarına, “Şunun ellerini, ayaklarını, ağzını iyice bağlayıp bagaja atalım. Sonra gidelim,” dedi. Adamlardan biri, “Abi bu çok sakıncalı olur. Eğer arabayı ararlarsa hepimiz çocuk kaçırmaktan yanarız,” dedi. Adam biraz düşündü. “Köpeklere verdiğimiz zehirden kaldı mı?” Adamlardan biri cevap verdi. “Var abi.”  “Kaç dakikada etkisini gösteriyor?” “On ya da yirmi dakika.”  “Kız nasıl olsa bize canlı lazım değil. Ha burada ölmüş ha gömüleceği yerde. Adı neydi bu kızın bilen var mı?” Kimse cevap vermedi. Adam kıza sordu. “Bak şimdi güzel kız. Birazdan seni köpekleri zehirlediğimiz zehir ile zehirleyeceğiz. Bu biraz can yakar. Ciğerlerini kusabilirsin ağzından. Adın ne senin?”  Kız adamın yüzüne tükürür ve “Senin adın ne otoyol kenarı şorolosu?[19]” dedi. Adam sinirlendi, “Adımı bir daha duymayacaksın ama ben gene de söyleyeyim adım Erman. Geldiğim gâvur memleketinde bana Herman diyorlardı. İstersen Gâvur Herman diyebilirsin sen de.” Kız cevap vermez. Sonra adamlarına, “Şişeyi verin,” diye seslendi. Adamlar şişeyi uzatınca adam şişeye baktı. Şişede az kaldığını görünce “Yetecek mi lan bu kıza bu kadarı?” diye sordu. Adamı, “Abi köpeğin yemeğine kattık çoğunu az kaldı. Ama bir damlası bile yeter bir insana dediler abi,” dedi. “Tamam. Önce ağzından dökelim sonra dışarı çıkaralım. Arabanın içine kusmasın. On dakikadan fazla sürmez değil mi?” “En fazla yirmi dakikada tamamen kendinden geçer abi.” Adam elleri ve ayakları bağlı kızın ağzını zorlan açmak için elini yüzüne doğru uzatınca kız, “Dokunma bana! Bir elimi çöz şişeyi bana ver. Kendim içerim,” dedi. Adam kızın ellerini çözdü kız şişeyi aldı, “Öldüren de yaşatan da Allah’tır,” dedi ve şişeyi ağzına götürüp son damlasına kadar içti. Bütün bunlar olurken Jandarma az ilerde bir kamyoneti durdurmuş ve kasasını aramaya başlamıştı. Durdurdukları kişi ise Tırnaksız lakaplı Kerim’di. Kerim bir mobilya fabrikasında şoför olarak çalışıyor. O gün o da Berbatın dükkânından arızalı bir banyo dolabı aldı ve onu tamir için fabrikaya götürecekti. Başka dükkânlardan da arızalı ürünleri alınca iyice geç kaldı. Vakit geç olduğu için kendi köyüne doğru saptı ve arızalı ürünleri fabrikaya götürme işini bir sonraki güne bıraktı. Jandarma ise durdurduğu her aracı didik didik arıyordu. Kerim’in de taşıdığı ambalajları tek tek açıp bakıyordu. Son bir kutu kalmıştı ki komutan Kerim’e, “Yolda dikkatini çeken bir şey oldu mu?” diye sordu. BÜYÜK SAVAŞA İLK ADIM        Kadın yaşlı hacı nineye derdini yanıyordu yürek parçalayan ve ağlamaklı bir ses tonuyla. “Hacı Nine, benim çocuğum olmayacak mı? Çocuklarım karnımda öldü. Bu da mı ölecek? Doktorlar bu da yaşamaz diyorlar. Ne yapacağım bilmiyorum. Benim için yattın mı istihareye ne gördün anlatsana güzel ninem. Ailemizin büyüğü ninem.” Yaşlı kadın onu dinledikçe ağladı. Ağlayarak anlattı. “A benim nur yüzlü kızım. İstihareye yattım ama sana iyi haberlerim yok. Kırk yaşlarında bir adam yanında bir çocuk ile geldi. Ona, “Sen kimsin? Bu çocuk kimin,” diye sordum. Bana, “Ben Tahiroğullarının damadıydım, şimdi Kasımoğullarının damadı oldum,” dedi. “İyi de sen kiminle evlisin bizim sülalede?” diye sorunca senin adını söyledi kızım.”        “Peki çocuk?” diye heyecanla sordu kadın.        “Daha anlatamam kızım hatırlamıyorum. Aklıma gelirse söz anlatırım. Çok güzel bir çocuktu. Adam bu çocuk bizim dedi. Seni o gelip bulacak kızım sen sakın arama.”        Bunları dinleyen genç kadın Hacı Nine’nin yanından ayrıldı evine geldi. Evine gelince onu evde kocası bekliyordu. Daha önce de dedik ya bu adam tam bir aptal. Kadının yalvarması hiç tesir etmemişti adama. Adam bildiğini yapıyor ve huyundan vazgeçmiyordu.        Hatta işi o kadar abarttı ki bir akşam eve geldi ve kadına, “Ben bu gece gelmeyeceğim. Berbatın yerinde takılacağım,” dedi.        Kadın tedirgin bir halde sordu. “Kumar mı oynayacaksın?”        Adam öfkeli bir şekilde ayağa kalkıp kadına bir tokat attı. Karnı iyice belli olan kadın tokattan yıkılmaz. Patlayan dudağından sızan kan çenesinden aşağı süzüldü. Sol eliyle dudağını sildi. Adama baktı. Kıpkırmızı kan dudağından yanağına bulaştı. Bembeyaz yanağında açtı kıpkırmızı bir menekşe. Gözünden süzülen yaş ortadan ikiye yardı açan menekşeyi.        Adam aynı sertlikte devam etti. “Sana mı soracağım lan ne yapacağımı? Ne yaparsam yaparım söyle Salim’e bana para getirsin.”        Kadın hem gözlerinden akan yaşı siler hem de adama cevap verdi. “Tamam söylerim. Dedikodular çok yayıldı. Kasımoğullarının damadı şuh meşrep kadınlarla hovardalık peşinde diyorlarmış. Sana ben anlattım her şeyi ama sen…”        Adam, “Kes be kadın! Zırlamanı dinleyecek halim yok. Evet, yapıyorum var mı itirazın! Buradan çıkacağım, önce yanıma iki kadın alıp Berbat’ın oraya gideceğim. Sonra da ne yaparım onlarla bilmem. Şimdi kes zırıltıyı da söyle Salim’e bana para getirsin,” diye konuştu.        Salim kadının adamı. Salim’e seslendi. “Salim! Kasadan eniştene para ver.”        “Tamam.”        Buraya kadar anlatılanlardan anlıyorum ki herkes kadına üzülüyor. Bu üzerinde münakaşa bulundurmayan bir gerçek. Oysa ben zavallı adama üzülüyorum. Kimse aptallığının bedelini ağır bir şekilde ödememeli. Bir insan kötü olabilir. Art niyetli gaddar da olabilir. Size göre Firavun meşrep bir adamın karısına, şuh meşrep kadınlarla düşüp kalkarak insanlığa sığmaz eziyetler yaptığı gibi görünüyor olay. Öyle değil işte. Bu adam öyle değil. Bu adam tasmasını kim çekerse onun kulübesinde köpeklik yapacak kadar enayi ve salak. Aptal ve geri zekâlı. O yüzden ben kadından çok adama üzülüyorum. İnanıyorum ki siz de aynen benim gibi adama da üzüleceksiniz.        Adam parayı alıp dışarı çıktı. Kadın camdan ardından baktı. Oldukça pahalı bir arabanın içinde onu bekleyen bir kadın ile oradan hızla uzaklaştı. Ardından bakan kadın elini karnına götürüp sessizce akan gözyaşlarının matemi ile seslendi karnındakine. “Senin için bunlara bile katlanmak zül değil bana. Herkesin zulmettiği şu üç günlük fani dünyada sen de bana zulüm etme de duyayım ağlama sesini.”        Sonra kadın başını çevirdi. Salim odanın girişinde bekliyordu. “Verdim Hanımefendi gitti,” dedi kadına.        Kadın ona dönerek “Salim şunu takip ettir nereye gittiklerini öğren bana haber ver. Bir de Salim Tahiroğullarından sürekli haberin olsun. Bak bakalım kocasından ayrılan bir Tahiroğlu kızı var mı? Olursa mutlaka haber ver.” Salim, “Baş üstüne Hanımefendi,” dedi ve çıktı. [1] Hannas: Şeytanın en sevdiği yardımcısı. [2] Canik Yıldızı: Samsun silah fabrikalarının ürettiği dünyaca meşhur tabanca modeli. Canik: İçerisinde Samsun şehrinin de bulunduğu bir Osmanlı Sancağı. Günümüzde Samsun Şehrinin bir kazası. [3] Mano (argo): Kumar oynatanın oynayanlardan aldığı para. [4] Dümenci (argo): Saf paralı oyuncuyu kumarhaneye düşürenler. [5] Dumancı (argo): Çok az para ile çok para kazanan kumarbaz. [6]Sağmak (argo): Kesim, kesmek: Saf oyuncuların hile yada çalma ile parasını alma. [7] Mayin (argo): Acemi kumarbaz. [8] Avel (argo): Budala, aptal, enayi, aval. [9] Sabunlanmak (argo): Bütün parasını kaybetmek. [10] Köprücü (argo): Hileci [11] Mandepsi (argo): Dolap, dalavere. hile [12] Lipiron (argo): Kumarda kaybedip parayı vermeyen. [13] Sirkaf (argo): Kumar kâğıdına işaret koyan kişi. Tırnakçı [14] Erketeci: Gözcü [15] Piyasdos (argo): Kumarda hile yaparken yakalanan. [16] İttika: korkup sakınma. [17] Paçoz: çirkinleşmiş yaşlı orospu. [18] Kaneşvere: adet olamayan kadın. [19] Şorolo: kadın elbisesi altında sapkınlık yapan erkek.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE