SEHER ve HALİL

2088 Kelimeler
Kendi kendime “Ne geceydi be!” dedim. İstanbul’a döndüğümde ailemin yanında kalmayacaktım. Büyük bir iş almıştım. Hem çalışıp hem de orada kalacaktım. Eğer kadın beni, Tosya vakasından temizler ise sıkıntı olmadan devam ederim, yoksa polis ya da diğer adamlar beni bulana kadar, çalışmaya devam edecektim. Aradan bir ay kadar zaman geçmişti kimsede ses seda yoktu. İşler iyi gidiyordu. Akşam şantiyede işim bitince, biraz dışarı çıkıp “Annemleri görmeye gideyim,” dedim. Arabanın yanına yaklaşınca, etrafım sarıldı. En az on beş kişi. Sopalı elleri, kinlenmiş yürekleri ile beni bekliyorlardı. Anladığım kadarı ile beni sadece dövecekler, öldürmeyeceklerdi. Bu durumda onlara karşı silah kullanamazdım, bu adamlığa sığmaz. Her ne kadar durum on beşe bir de olsa aslanlar gibi dayak yerim de silahsıza silah doğrultmazdım. Zaten onlar da girişmeye başladılar. Biraz fazla dövdüler beni. Gözlerimi açtığımda yüzüm gözüm sargı içinde, bir hastane yatağındaydım. Polise, “Kimseyi görmedim, şikâyetçi değilim,” diye ifade verdim. Adamlar beni döverken “Bir daha geldiğimizde parayı almadan gitmeyiz ulan hovarda!” diyorlardı. Parayı öderken bu dayağı hesaplarından düşeceğim, hastane masraflarını da. Beni dövmekle iyi etmediler. Bir gece yattım hastanede. Çıkınca birkaç gün annemlerde kaldım. Şantiyeye gitmek için hazırlanıp yola çıkacaktım. Vücudumda kırık yoktu ancak her tarafım sızlıyordu. Başımda ve kolumda sargılar vardı. Bütün bunlara rağmen yine de o paraları “Niçin yaktım ki?” diye hiç düşünmedim. Çünkü çok iyi biliyordum ki üzerinde zavallı çocukların kanları ve analarının gözyaşları olan para kesinlikle hayır getirmez. Başımdaki bu şedit şerre razıyım da o paranın hayrına razı değilim. Annemden çıkıyordum annem ne kadar “Kal,” dese de ben gidip gücüm yettiğince çalışmak istiyordum. Öylece çıktım ve arabaya bindim. Telefonum çaldı. Numara tanıdık değildi. İlk önce “Kesin beni döven adamlar,” diye düşündüm. Açmak istemedim. Korktuğum için açmamayı da gururuma yediremedim. Biraz sert bir ses ile telefonu açtım. Karşımdaki ses küçük bir kıza aitti. “Amca!” diye seslendi kız. İlk önce tanımadım ve “Evet?” diye karşılık verdim. “Tanıdın mı beni?” diye sorunca bir müddet durdum. Kız devam etti. “Amca ben Nesrin.” “Tanıdım. Nasılsın, iyi misin?” “İyiyim. Annem, ablam ve ben İstanbul’a geldik. Seni görmek istiyorum.” “Ne zaman?” “Hemen.” “Hemen mi?” “Ne oldu ki beni görmek istemiyor musun? “Yok yok, sadece böyle aniden olunca şaşırdım.” “Amca, annem belki hemen döneriz diyor. Ben de seni görmeden gitmek istemiyorum. Sana bir hediye aldım onu da vereceğim. Lütfen beni kırma, hadi lütfen.” Berbat bir haldeydim, yine de “Hayır,” diyemedim. Çocuklara karşı çok zayıfım. Şantiyeye gitmekten vazgeçip verdikleri adrese doğru yola çıktım. Yarım saat sonra, söyledikleri yere vardım. Oldukça lüks bir yerdi burası. Denize bakan bir bahçede beni bekliyorlardı. Ben, “Merhabalar,” diyerek masaya oturdum. Nesrin söze başladı. “Amca hoş geldin. Nasılsın? Amca ablam Gülcan.” “Merhabalar,” dedim ben ona bakarak. “Merhaba,” diye karşılık verdi.  “Amca, senin durumun iyi görünmüyor, sana ne oldu böyle?” Belli ki yüzümdeki morluklar ve kolumdaki sargı gözünden kaçmamıştı. Ben önemsemez bir tavırla, “Hiç, talihsiz bir kaza,” dedim. Gülcan, “Geçmiş olsun ama iyi görünmüyorsunuz,” dedi. “Gerçekten mühim değil, dedim ya ufak bir iş kazası.” Nesrin, “Seni dövmüşler. O adamlar seni buldu değil mi?” dedi.  “Hayır, tabi ki o adamlar beni dövemez. Merdivenden düştüm.” Gülcan, “Bu kadar hasar oluşmaz merdivenden düşmeyle. Başka bir şey olduğu kesin,” dedi.  “Amca, sana hediye aldım. Bak, o gün senin telefonun ile hep konuştum, annemle, ben de sana bir telefon aldım hediye.” “Hiç mühim değil. Ne önemi var ki?” “Beni kırma al lütfen.” “Peki öyle olsun.” Gülcan, “Siz ne iş yapıyorsunuz, Halil Bey?” diye sordu.  “İnşaatlarda elektrikçilik. Bir yandan da yüksekokul falan.”  “Anladım. Nesrin sizden çok bahsetti, sizi çok sevmiş, illa görmek istedi. Biz de kıramadık, sizi de yormak istemezdik aslında.”  “Ne zaman isterse görebilir.” Gülcan, “Ben biraz müsaade isteyebilir miyim?” dedi.  “Elbette.”  “İyi misin Nesrin?”  “Evet. Yaşadıklarımdan sonra kendimi toparlayamam diye korkuyorlardı. Ama şimdi iyiyim.” Ben, “Annen nasıl?” diye sorunca bir müddet durdu. Sonra gözlerime baktı. “Hangisi?” diye sordu. Bunu sorunca ben çok şaşırdım. Şaşkın bir şekilde, “Anlamadım,” diye karşılık verdim. Nesrin devam etti. “Yani o gece beni gelip alanı soruyorsan…” dedi. Bu sırada Gülcan Kusura bakmayın diyerek gelip oturdu.        Nesrin, ablası gelince sözünü yarım bıraktı. Bir şeyler vardı sakladığı ya da benim anlayamadığım bir şeyler vardı. Sonra devam etti. “O aslında benim annem değil.” Ben çok şaşırdım. “Anlamadım,” dedim. Nesrin, “Yani şöyle… Şimdi…” diye anlatacakken ablası, “Nesriiiin!” diyerek sözünü kesti. “Efendim abla.” “Amcanı böyle konular ile sıkma.”  “Sıkılmaz, o benim annem değil aslında. O ablam. Benim annem Melek.” Ben bunu duyunca oldukça ciddi bir halde, “Benim annem de öyle,” dedim. Bunu duyuna hafifçe gülümseyerek “Hayır, adı Melek,” diye cevap verdi. “Ha anladım,” diye karşılık verdim. Gülcan, “Siz bunun kusuruna bakmayın. Bir anlatmaya başladı mı daha susmaz,” diyerek araya girdi.  “Onun canı sağ olsun. Sabaha kadar dinleriz.” Nesrin devam etti. “Seher bizim ablamız. Benim, Gülcan ablamın ve Vildan ablamın ablası. Ayrıca bizden başka çok kişinin de gerçekten olmasa da ablası. Mesela Aynur ablamın. O Munise Teyzemin kızı aslında ama o da anneme yani ablama “Abla,” der. Bizim annemiz de Melek. Fakat ben aslında ablama anne diyorum niçin biliyor musun?” Ben, “Niçin?” diye sordum. Gülcan devam etti. “Nesrin! İstersen amcanı daha fazla meşgul etme.” “Hayır, o rahatsız olmuyor. Niçin ona anne diyorum biliyor musun?” Ben hafif tebessüm ile “Nedenmiş?” diye sordum. Çok merak etmiştim aslında. Küçük bir kız niçin annesine değil de ablasına “Anne” diyor? Nesrin anlatmaya devam etti. “Çünkü o üzülmesin diye. Onun çocukları hep öldü. Hepsi doğmadan öldüler ve hiç yaşamadan gömüldüler. Küçücük küçücük mezar kazıldı onlara. Anneleri, onlar için ipekten kundaklar, kuş tüyünden yastıklar, en yumuşak pamuklardan yorganlar yaptırmıştı. Fakat onları, içinde taş parçalarının bulunduğu kopkoyu, kahverengi, buz gibi toprak sardı. Onlar için ağlayan annemin, yani ablamın döktüğü yaşlar, onlar için kazılan mezarları dolduracak kadar çoktu. Annem her ölen çocuğu için “Ben sizi ipek kundaklara sarmaya kıyamazken, buz gibi kara topraklara nasıl saracağım?” diye ağlardı. Ben artık onun ağlamasına dayanamadım ve ona dedim ki o zaman daha dört yaşındaydım, “Abla! Sen ağlama ben dayanamıyorum senin ağlamana. Artık bundan böyle ben senin kızın olacağım ve sana söz olsun ki ne anneme anne, ne de sana abla diyeceğim. Ben artık senin kızınım ister sev, ister döv. Anneme de melek diyeceğim. Tamam mı anne?”        Ben bunları dinlerken, yüreğimi kaplayan matem yüzümü o kadar ekşitip kırıştırmıştı ki uzun müddet tek kelime çıkmadı ağzımdan. Ben kesinlikle Tosya’da kaza yapmış bir arabanın içinde yaralı üç kişiyi önce yakıp sonra kurşun yağdıran o kimse olamazdım. Öyle olsa niçin ağlıyordum peki? Boğuk sesimle zar zor konuştum. “O… Ne… Dedi… Peki?” Nesrin devam etti. “Önce, gözünden akan yaşların ıpıslak ettiği yüzünü sildi. Sonra hafifçe gülümsedi. Ardından “Tamam,” dedi. Sonra “Saçlarını ince ince örerim, gözlerine kalem kalem sürme çekerim,” dedi. Ben de ona, o günden sonra hiç abla demedim. Hep anne dedim. Bir gün bir çocuğu olursa ona yine abla diyeceğim. Çünkü çocuğu üzülebilir. Bak, saçlarımı o ördü. Bak kaşlarımı da o boyadı.” Gülcan, Nesrin’in yüzüne bakıp tebessüm ederek “Oldu mu peki öyle?” diye sordu. Nesrin de bana, “Olmamış mı amca?” diye sordu.        Her zaman derim. “Dünya çocukların kalbindeki merhamet üzerine dönüyor.” Bu da bir örneği işte. Yoksa günahlarımız bizi Haviye’ye[1] daim yapmaya fazlasıyla yeterdi.  “Gerçekten de çok güzel olmuş. Sen sakın ona “Abla” deme. O senin annen. Annene de “Anne” deme,” dedim.  “Demiyorum.” Gülcan, “Ne diyorsunuz Hanımefendi?” diye sordu.  “Melek”  “Her anne melektir değil mi?” O gün kızların yanından ayrıldıktan sonra kendi hayatıma döndüm. Şantiyede ağır ağır çalışmaya başladım. Her tarafım ağrıyordu ama çalışıyordum. Aradan yirmi gün geçmeden, Adnan ve adamları bir baskın daha yaptı. On beş kişiydiler. Beni sıkıştırıp çembere aldılar. Yanan incir ve üzüm bağlarının paralarını istiyorlardı. Geçen sefer onlara karşı koymadım. Canımı çok yaktılar. Bu sefer kararlıyım, karşılık vereceğim. Her şeyimi öğrenmişler.  Adnan seslendi. “Haliiil! Parayı hazırladın mı?” “Abi, biraz zaman verin hazırlayacağım. Şimdi param yok. Çalışıyorum, paranızı ödeyeceğim. İsterseniz bir arabam var onu alın.” "Onu tarlaları yakmadan düşünecektin. Sana bir daha geldiğimizde para hazır olsun dedik mi? Dedik. Nerede para? Yok! O zaman ne var? Dayak!” “Abi beni dövüyorsunuz, sonra hastane masraflar falan derken olan size oluyor.” Bunu duyan Adnan, “Bize ne olacak ulan? Hem sen, sana el vermiş, yardım etmiş birinin nasıl arazilerini yakıp onları sefilliğe mahkûm edersin. Hani ulan adın Hasan’dı senin. Hani incir üzüm toplamaya gelmiştin köye. Yakıştı mı sana bu yaptıkların?” diye sinirli bir şekilde konuştu. “Abi daha geçen seferki dayağın acıları geçmedi. Hastaneye bir sürü para ödedim. Onları hep size yansıtacağım?” “Ne diyor ulan bu salak! Utanmasa bizi borçlu çıkaracak.” “Abi yok ama ben de bir insanım çalıştırmıyorsunuz beni.” Adnan yakama yapıştı. Artık dayak kaçınılmazdı. Adamları da ondan merhametli değildi. Onlar da haklı. Adamların bir yıllık mahsulü yandı gitti. Tek geçim kaynakları bu mahsuldü. Bir şey de diyemiyorum, kabahatliyim yani. Kafasız kız! Ben kurtulayım diye dönümlerce araziyi ateşe verdi. Canım incirleri, üzümleri yaktı. Keşke beni yakalasaydılar da o tarlalar yanmasaydı. Dayağında değilim de tarlalara üzüldüm. En fazla bu kadar dayak yerdim yakalansaydım da. En azından tarlalar kurtulurdu. Ben yiyeceğim dayağa kendimi hazırlıyordum ki etrafımda çember olmuş adamların dışından bir ses geldi. “Merhaba Beyler!” Adnan şaşkın şaşkın kafasını o tarafa çevirdi. “Bu kim lan?” diye sordu. “Kolay gelsin,” diye karşılık geldi. “Sağ ol bacım.” “Biraz konuşalım mı?” “Ablan mı lan bu?” “Tanımıyorum abi.” “Ne konuşacaksın bacım?” “Çocuğu bırakın da mesele ne ise aramızda çözelim.” “Mesele para. Bundan alacağımız var.” “Para en kolay çözebileceğimiz iş. Paranın çözdüğü meselelere, mesele diye bakmam ben.” Adnan vakit kaybettiğini düşünerek “Bacım git işine. Kaybedecek vaktimiz yok,” dedi. “Beyler! Bana “Samsunlu Seher,” derler. Aranızda adımı duyanlar duymayanlara anlatır. Eğer çocuğa dokunursanız, bir daha bu adı duyduğunuzda beliniz çözülür de[2] altınızı ıslatırsınız.” Bu konuşmalar, bir müddet daha devam etti. Beni nasıl buldu bilmiyorum. Samsunlu olduğunu ilk defa orada duydum. Daha önce bu adı duymuştum. Samsun’da namı vardır. “Deli Seher” ya da hiç kimsenin telaffuz etmediği “Yalınayak’ın Kızı Seher.” Bizim oraların deyişiyle “Yalnayağan Seher.” Bunlar onun lakapları. Anladığım kadarı ile küçük kız ya da ablası iyi olmadığımı söylemiş olacak ki o da araştırıp bulmuş. “Bu adamın bize borcu var. Tarlalarımızı yaktı. Biz de kredilerimizi, borçlarımızı ödeyemedik. Zor durumdayız, Alacaklılar kapımıza dayandı. O yüzden paramızı almadan bunu vermeyiz.” “Doğrudur, yakmıştır. Arkadaş, yakmaya karşı mütemayil, tutamıyor kendini. İyi bilirim. Şimdi, bırakın onu da gelin paranızı alın,” diye kinayeli bir şekilde karşılık verdi. “Niçin sana itimat edelim?” “Tamam, o zaman aranızdan birisi gelsin, parayı alsın. Sonra da bırakın. Oldu mu şimdi?” “Tamam.” “Geçen seferde siz mi dövdünüz onu?” “Çok soru sorma, adam geliyor, parayı ver!” Seher istedikleri paradan fazlasını verdi adama. Torba dolusu para gelince Adnan beni bıraktı. Biraz istediğini almış, biraz da dalga geçer bir ses ile giderken bana, “Ne kadardı lan hastane masrafın? Söyle de ödeyelim. Sonra deme ki Aydınlı Efeler ödemedi paramı,” dedi. Bunu gören Seher işi uzatmak istemez gibi “Haliiiil! Bırak gel!” diye bağırdı. Adnan, “Bacım bizden hastane masraflarını istiyordu onu ödeyecektik. Sen Samsunlu Sehersen biz de Aydınlı Efeyiz, arkamızdan laf edilsin sevmeyiz,” dedi. “Adnan kaşınma! Paranı aldın, memleketine dön hasadını yap. Ara sıra da bize Aydın inciri gönder. Borcunu ödemiş olursun.” Sonra Adnan be giderken bana, “Lan Halil! Bak! Efelerin kızlarına bulaşırsan böyle olur işte. Önce tarlayı yakarlar, sonra seni,” diye çıkıştı. Seher tekrar seslendi. “Adnaaaaan! Şansını zorlama!” “Eyvallah Seher Abla, adamsın. Emrin olursa hazırız.” “Eyvallah. Halil sen benim arabaya gel.” [1] Haviye: Cehennemin en azaplı yeri. [2] Bel çözülmesi (yöresel ): Bir kişinin ağır yük kaldırması ya da çok korkması sonucu idrarını tutamayıp geceleri altını ıslatması.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE