Hatıraların Ölümü
Jandarma tam son kutuyu da açacaktı ki komutan Kerim’e sordu. “Yolda gelirken dikkatini çeken bir şey oldu mu?”
Kerim şaşkınlıkla cevap verdi. “Komutanım birkaç kilometre geride bir araba durmuş. Dikkatimi çekti geçerken sanki gitmenizi bekler gibiydiler.”
Bunu duyan komutan, askerlere seslendi. “Asker hazır ol! Bir gidip bakalım!”
Komutanın emrini alan asker hemen aracı hazırlayıp aramayı da bırakıp geri gidip bakmak için yola çıktı. Bu sırada jandarmanın kendine doğru geldiğini anlayan diğer adamlarda bir panik başladı ve Herman’a haber verdiler. Kızın içtiği zehir etkisini göstermeye başlamıştı tamamen kendinden geçmek üzereydi. Ayakları ve elleri bağlı şekilde ağzı köpürerek yerlerde debelenip böğürüyordu. Jandarmanın yaklaştığını gören Herman adamına seslendi. “Hurşit!”
“Buyur abi,” diye cevap verdi.
Herman devam etti. “Evli misin?”
“Değilim abi.”
“Tamam. Sen kız ile burada kal. Jandarma gelince ailesinden istedim vermediler ben de kaçırdım de. Sonra da bu şekilde fenalaştı ne olduğunu anlamadım falan de. Yanında biri daha kalsın. Biz de ikimiz ayrılalım. Ormandan geçip şehre varalım. Yarın bulurum ben sizi.”
“Tamam abi.”
Bir başka durum ise o gece çok geç saatlerde köye çıkan ve herkes tarafından ermiş ya da derviş diye bilinen Yunus. Utancından kimsenin kapısına gidip “Beni misafir edin,” diyemedi. Gece kalacak yer bulamayan Dervişe göre en emin yerler mezarlıklardır. Kimseye zararları dokunmaz içindeki daimi uyurların. O da kalacak yer bulamayınca hemen en yakın mezarlığa gitti, “Esselamu aleyküm ya ehli kabir,” dedi ve müsait gördüğü yere örtüsünü serip yattı. Ne hikmettir ki demesine göre bu zamana kadar yüzlerce kez mezarlıkta yatmasına rağmen bir defa bile sivrisineğin bile kendini ısırmadığını hep söyledi. Fakat bu gece bu mezarlıkta tuhaf şeylerin olduğunu fark etmişti. Bu bölgelerde gece defin yapılmaz. Ya öğle namazından ya da ikindi namazından sonradır hep definler. Mezarlıkta bir defin yapıldığını fark eden Derviş kendi kendine, “Vardır bunda da bir hikmet,” dedi. Defnedenlerin yanına gitmemenin daha doğru olacağını, en güzelinin sabah gidip baş sağlığı dilemenin ve bu işin hikmetinin ne olduğunu öğrenmenin daha isabetli olacağını düşündü. Defin işini tamamlayanlar, oradan ayrılıp gitti. Derviş sabah ilk iş olarak mezar taşına baktı ve Hacı Celal yazısını okudu. Köy merkezine inerek mevtanın evine gitti. Evin kapısını çalan Derviş, evde bir matem havası olduğunu görünce bu evin bir cenaze evi olduğunu anladı.
Civarda zaten tanınan Derviş’i evin büyük oğlu karşıladı ve “Hoş geldin Derviş. Yoktun çok zamandır gene nerelerdeydin?” diye dervişe hürmetle sordu.
Derviş, “Allah sabırlar versin. Başınız sağ olsun. Ben de yoktum. Türkmenistan’a gitmiştim. Dört ay kaldım orada. Oraları gezdim. Şimdi de niyetim Afrika taraflarına gitmek. Ya nasip dönüp dönmemek,” diyerek karşılık verdi.
Evin büyük oğlu, “Biz tahmin ettik. Derviş zaten Buralarda olsa gelir bir dua ederdi bize. Rahmetli babam da Derviş’i çok severdi,” dedi.
Derviş sözü aldı. “Ben de dün gece geldim. Birkaç saat daha erken gelseydim yetişecektim. Cenazeye. Kısmet değilmiş.”
Bu sözlere evin büyük oğlu şaşırır. Bir müddet “Ne diyor acaba?” der gibi sağa sola şaşkın şaşkın baktıktan sonra, “Derviş senin cenazeye yetişebilmen için üç gün önce gelmen lazımdı. Sen hem dün gelip hem de üç gün önceki cenazeye nasıl yetişebilirsin? Eğer bu keramet değilse tabi.”
Derviş sözünü tartar da konuşurdu. Söylediğini tekrar düşünüp rüya görüp görmediğinden tam olarak emin olduktan sonra tekrar söze girdi. “Yok. Bu bir keramet değildir. Siz babanızı dün gece gömmediniz mi?” dedi.
Oğlan cevap verdi. “Derviş sen de iyi bilirsin ki buralarda gece cenaze gömülmez. Buralarda gece gömülen tek kişi Kasımoğlu Osman’dır. O da gömüleli yüz yılı geçti. Niçin gömüldüğü de bellidir. Bizim öyle bir sıkıntımız yokken niçin babamızı gece gömelim. Binlerce kişinin geldiği bir cenaze ile ve dualar ile babamızı ikindi namazından sonra köy mezarlığına gömdük.”
Derviş ne olduğunu anlayamadı. Gördüğü bir rüya değildi. Okuduğu taş da Hacı Celalin mezar taşıydı. Biraz durdu. Söze başladı. “Bana müsaade. Siz benim söylediklerimi anlamadınız ya da ben anlatamadım.”
Oğlan biraz sinirlendi. “Derviş sen diyorsun ki babanızı dün gece gömdünüz. Ben de diyorum ki babamız üç gün önce öldü biz de onu o zaman gömdük. Bu durumda senin söylediğinin bize makul gelmemesi tabii bir durum değil midir? Ama Derviş, Allah aşkına bize gönül koyma, duanı eksik etme. Ya bize en doğruyu söyle anlayalım ya da bizi mazur gör.”
Derviş durdu. Ne söyleyeceği hakkında bir karar veremedi. Ama aileyi de bu durumda bırakıp gitmek istemedi. Başına gelenleri bir bir anlattı. Çocuklara bu durum elbette akla yatkın ve mantıklı gelmedi. Fakat Derviş’e olan hürmetlerinden bir şey diyemediler. En son çare Derviş ile birlikte mezarlığa gidip kontrol ettiler. Fakat mezarda bir tuhaflık göremediler. Derviş olanları bir daha anlattı tek tek. Çocuklar ise mezarın nasıl bırakmışlarsa öyle durduğunu söylediler.
Derviş ısrar etti en sonunda oğlan, “Bu söylediklerini karakol komutanına da anlatabilir misin Derviş?” diye sordu.
Derviş “Anlatırım,” deyince çocuklar Dervişin keramet göstermediğinden emin oldular. Durumu hemen karakola haber verdiler. Zaten İsmetten dolayı, her olayı iyice irdeleyen emniyet, olayı savcılığa bildirip mezarın açılması emrini çıkarttı.
Herman iki adamını kızın yanında bırakıp oradan yürüyerek uzaklaştı. Ayvaz ise yolladığı adamlarının boş geri geldiğini görünce başarısız olduğunu anladı. Fakat Melek yengesinin evinde gece bir hareketlilik olduğu, köpeklerin hiç havlamadığını adamları söyleyince vakit kaybetmeden eve geldi. Evdeki durumu gördü. Hemen bağlanmış olan anne ve kızlarını çözer ki bunlardan biri daha iki yaşındaydı. En büyük kızın evde olmadığını görünce kaçırıldığını anladılar. Bu kız Alaybeyin işaret ettiği kız olduğu için işi kimin yaptığını anladılar ve Alaybeyin evini basmak için yola çıktılar. Bu gece çok hareketli bir geceydi. Herkese ve her yere, “El tetik bekleyin!” emri verilmişti. Ayvaz ve adamları Alaybey’in evine varınca evde ve civarında kimsenin olmadığını gördüler. İlk önce kaçtıklarını düşündüler ve aramak için yola çıktılar. Fakat durum öyle değildi. Ayvaz’ın Koçalilere uçurduğu haberden dolayı tüm Alaybey ailesini jandarma toplamış kaçak olanları da her yerde aramaya başlamıştı. Durumun böyle olduğunu anlayan Ayvaz, geri dönüp kızı aramaya başladı. Gece aydınlanmak üzereydi.
Öte yandan jandarma hızla Herman’ın bıraktığı adamların yanına gelince yerde ağzı yüzü köpürmüş halde debelenen bir kız gördüler. Telaşlanan komutan ve askerler paniğe kapıldı. Komutan sert bir sesle, “Ne oluyor burada? Bu kıza ne olmuş? Bu kız ölüyor. Asker hemen arabaya alın dört asker bunu hastaneye yetiştirsin. İkisi benden emir gelene kadar başında beklesin. Diğer ikisi de hemen geri dönsün. Zaman kaybetmeyin. Anlatın bakayım neler oluyor? Burada ne bekliyorsunuz?” dedi.
Bunları duyan Hurşit atıldı. “Komutanım. Ben kızı ailesinden istedim vermediler. Ben de kaçırdım ama yolda fenalaştı. Ne yapacağımı bilemedim. Geri dönsem ailesi beni yakalar ikimizi de öldürür diye korktum.”
Komutan bir şeylerin döndüğünü hissetti ve sesinin tonun iyice yükselterek “Alın şunların hüviyetlerini,” dedikten sonra asker hüviyetleri aldı. Telsizle isimleri kontrol edince bunların arananlardan bazıları olduklarını komutana haber verdi. Bu arada hastaneye giden askeri araç geri geldi. Komutan hepsini toplayıp askeri araca bindirip oradan uzaklaştı.
***
“Ne yaptın Salim?” diye sordu kadın.
Salim cevap verdi. “Hanımefendi eşinizi takip ettirdim. Önce Berbatın batakhanesinde sabaha kadar kaldı. Sonra yanında…”
Salim’in sıkıldığını görünce “söyle Salim söyle. Sıkılma, senden saklım mı var?”
Salim yine oldukça sıkkın bir halde konuşmaya devam etti. “Söylemeye dilim varmıyor Hanımefendi ama büyük bir utanç içindeyiz. Eşinizin yaptığı bu edepsizlikler herkesin dilinde. Kasımoğulları bir kadının ahlaksız kocasının elinde paçavraya döndü diyorlar. Oradan da ayrılınca bir kadın ile gitti.”
Salim susunca kadın sordu. “Söylesene Salim, nereye gittiler?”
Salim’in yüzü iyice kızardı. Yüzünden terler dökmeye başladı. Kadın ısrar edince konuşmaya başladı. “Hanımefendi kadınla birlikte eve gittiler.”
Kadın bunu duyunca gözlerini iyice açtı. “Hangi eve?”
“Selçuk Bey’den kalana.”
Aptal adam şu yaptığına bakın. Kadın eski kocasına hürmeten oraya kendi bile gitmiyor. Kocasından kalan eşyaları orada saklayıp bazen gidip özlem gideriyordu. İlk kocasını çok severdi. Her ne kadar kendinde on beş yaş büyük olsa da onu çok severdi, kocası da onu. O yazlıkta çok büyük hatıraları vardı. İlk çocuğunu orada doğurdu ve orada bir gün yaşadıktan sonra öldü. Gelinliği ile ilk kez o eve girmişti. Düğünü o evin bahçesinde yapılmıştı. Çok uzun zaman orada birlikte yaşamışlardı.
Kadın Salim’e, “İyi de oranın anahtarını nereden buldu ki?” diye sordu.
“Bilmiyorum Hanımefendi,” diye cevap verdi Salim.
“Yanına birkaç adam al. Gidip bir bakalım.”
“Hanımefendi isterseniz ben gidip ne gerekiyorsa yapayım.”
“Gerek yok Salim. Ben hallederim. Arabaları hazırla çıkalım. Ha Salim, yanına benzin al. Tedbirli olalım. Orası uzak, arabalar yolda kalmasın.”
“Anladım Hanımefendi,” diye cevap verdi Salim.
Kadının karnı iyice büyümüştü. Vakit kaybetmeden yola çıktı. Eve varınca kapıyı anahtarı ile açıp içeri girdi. Yatak odasına gidince içeride kocası ile bir kadının uyuduğunu gördü. Salim de onunla birlikte girmişti. Onları görünce kafasını çevirdi. Onlar ise hala uyuyorlardı. Kadın oldukça soğukkanlı ve sakin bir halde bir müddet onları seyretti. Uyanıp kendisini görmelerini istedi fakat uyanmadılar. Kadın yatağa yaklaşıp kadını ayağı ile dürtüp kaldırdı. Kadın uyanınca karşısında hamile bir kadın görünce çok şaşırdı. Yanındaki adamı dürtüp uyandırdı. Adam uyanınca karşısında karısını gördü.
Sanki çok önemsiz bir şeymiş gibi “Ooo sen misin? Hayırdır. Beni mi takip ediyorsun?” dedi.
Kadın diğer kadına hitaben, “Şimdi bana bak saçaklı zaniye eğer seni bir daha bu şehirde görürsem kafanı keser ait olduğun kerhanenin kapısına asarım. Salim şunun yanına bir adam ver ve uzun bir süre yetecek kadar para. Terminale götürüp bıraksın. Verdiğin paranın iki katı kadar da başına ödül koy. Onu bu şehirde görüp de ölü ya da diri getirene de o parayı ver.”
Salim, “Tamam Hanımefendi,” dedi ve kadını alıp çıktı.
Kadın kocasına “Kalk!” dedi. Adam çırılçıplak ayağa kalktı. Kadın bir müddet adama baktı. Bu karşılıklı bakışma bir müddet devam etti. Adam tam bir şey söyleyecekken kadın onu gırtlağından eliyle yakaladı ve salona doğru sürüklemeye başladı. İkisi ayakta, kadının kolu dümdüz bir halde adamın gırtlağına baş ve orta parmaklarını dolamış, çok az nefes almasına müsaade edecek şekilde sıkmıştı. Kadının kolu ve parmakları titriyordu. Bu titreşim parmakların daha da çok boğaza saplanmasından başka bir anlam ifade etmiyordu. Adam boğazına dolanan parmaklardan kurtulamıyor, çırpınıp duruyordu. Bu çırpınış şahinin kaptığı farenin çırpınışı kadar bile tesirli değildi artık. Kadın adamı o şekilde evin salonuna kadar sürükledi. Adam nefes alamıyordu. Takati kesilmek üzereydi.
“Şimdi şu kapıya bak. Hayatımda tek sevdiğim adam bana gelinlik giydirip beni o kapıdan içeri soktu. Hayatımın en mutlu günüydü o gün. Beni insan yerine koydu ve hiç karşılıksız sevdi. Benim yüzümden öldürüldü. Öleceğini bile bile benden vazgeçmedi. Eğer o olmasaydı ben kadınlık nedir bilmeyecektim. Bana kadın olduğumu öğretti. Kafa da kessen, kurşun da sıksan, kan da akıtsan sonuçta bir kadınsın dedi bana. Bunu karnına bir can girdiğinde çok daha iyi anlayacaksın dedi. Şimdi karnımda bir can var ve ben bir kadınım bir canavar değil. Ama bu âlemde işler çok zordur. Hele de kadınsan yüz kat daha zordur işin. Hele de karnında bir can varsa bin kat daha zordur. Canavar olmak ise çok kolay. Çünkü bir insanı, insanlıktan çıkaracak o kadar çok cani var ki bu hiç zor olmuyor. Misal sen. Bu eve gelip gidemediğimi bildiğin için orospularını hep buraya getiriyordun değil mi? Gerçekten çok aptalsın. Bir enayi ve salaksın.”
Adam konuşmaya çalışıyordu ama nafile. Kadının titreyen parmakları gırtlağına iyice saplanmış ve şah damarını delmişti. Takati tamamen kesilmek üzereydi. Zar zor nefes alıyordu. Gözlerinden aralıksız yaş akıyordu. Adeta ağlayarak kadına yalvarıyordu ama kadın artık canavarlaşmıştı. Adam dizleri üstüne yere oturacakken kadın parmaklarını sapladığı gırtlaktan çekmek istedi. Fakat bunu yapamadı. Parmaklar, ikinci boğumuna kadar adamın gırtlağındaydı. Kenarlarından çok az sızan kan donmuş ve onları oraya yapıştırmış olacak ki kadın onları geri çekemiyordu. Salim’e seslendi. Salim geldi.
“Salim parmaklarımı kan tuttu bırakmıyor. Alamıyorum parmaklarımı. Biraz daha uğraşırsam kırılacak parmaklarım. Bir bıçak getir. Kafayı keselim de parmaklarımı kurtarayım.”
İlk önce Salim kadının parmaklarına biraz asıldı ama o da başaramadı. Adam her şeyi duyuyor ve görüyordu. Kadına adeta yalvarır gibi bakıyor, kafasını çevirebildiği kadar sağa sola çevirip “Yapma!” demek istiyordu. Ses telleri muhtemelen koptuğu için konuşamıyordu. Konuşmak istedikçe ağzına dolan kan sürekli dışarı akıyordu. Salim hemen arabaya koştu büyük bir bıçak bulup kafayı kesecekti. Adam, sanki kadın parmaklarını çıkarsa kurtulacağını böylece kafasının kesilmeyeceğini zannediyordu. Orta parmaklarını kadının parmakları ile gırtlağı arasına sokup saplanan parmakları ayırmak istiyordu. Vah zavallı adam! Aslında bir bıçak darbesi ile tek seferde kafanın kesilmesinin onun için çok daha iyi olacağını henüz anlamamıştı. Salim elinde bıçak ile geri döndüğünde gördüğü manzara bıraktığından çok farklıydı.