NEBBAŞLAR

2639 Kelimeler
NEBBAŞLAR Ertesi gün savcının gözetiminde Hacı Celal’in mezarı kazılmaya başlandı. Mezarın kazılacağı haberi hem Nebbaşlar’a hem de Ayvaz’a ulaşmıştı. Nebbaşlar ilk defa yakalandıklarını anlayınca paniğe kapıldılar. İlk defa sakladıkları bir ceset bulunacaktı. Nebbaşlar’ın çalışma usulü böyledir. Önce kutuyu alırlardı. Daha önceden yeni ölmüş birinin mezarı bulunurdu. Bu kimsenin dikkatini çekmez. Denizden oldukça yüksek olan bu tepelerde sis çoğu kez daha hava kararmadan çökerdi. Zaten gece ve bir de üstüne kör eden sis bir de mezarlık olunca kimse onları göremezdi. Tabi onları gözetleyen birileri yoksa. Gözetleyen birileri derken Nebbaşlar bu işi kırk yıldır yaparlardı. Bu zamana kadar hiç hata yapmadılar. Alaybey ve Nebbaşlar gözaltındadırlar. Dışarıda kalan Nebbaşlar ne yapacaklarına karar veremediler. Herman ise bu işlerden kurtulamayacağını düşünüp derhal şehir dışına çıkar. Savcı, polis ve jandarma eşliğinde mezarı kazdırdı. Üzerindeki toprak kalkınca gerçekten de mezardan bir şeyler çıktığı görülür. Önce üstte bulunan kutuyu dışarı çıkardılar daha sonra mezar tahtalarını kaldırıp gerçek ölüye baktılar. Yüzü açılan ölünün gerçek ölü olduğu anlaşıldıktan sonra mezar kapatıldı ve diğer kutu açılmaya başlandı. Berbatın dükkânından alınan bu kutunun içine tabii şartlarda dondurulup kalıp haline getirilmiş bir ceset olurdu. Ama burada durum öyle değildi. Berbatın dükkânına o gün ilk önce bir servis arabası geldi. Elemana arızalı ürünü sordular. Eleman, “Abi kaç gündür neredesiniz? Alın şunu da bir an önce götürün de diğerini getirin. Kaç gündür arayıp duruyor müşteri,” dedikten sonra kutuyu servise verdi. Öğleden sonra bir servis daha gelir. Burada ki tek sıkıntı ise Herman’ın adamlarını vaktinden önce göndermesiydi. Çünkü Berbat asıl kutuyu henüz alttan çıkarmamıştı. İkindiye yakın Berbat aşağıda ki kutuyu yukarı çıkardı. Gelen servislerden biri Nebbaşlar diğeri ise fabrikanın şoförü Kerim’di. İki kutuda birbirinin hemen hemen aynısıydı. İkisi de uzunca birer banyo dolabı kutusuydu. Birinin içinde İsmet, diğerinin içinde bildiğimiz beyaz renkli bir aynalı banyo dolabı. Savcı kutuyu açtırınca herkes hayretler içinde kaldı. Kutunun içinde bir banyo dolabı çıktı. Kimse ne olduğunu anlamadı. Nasıl olduysa çocuklardan biri, “Ben hatırlıyorum rahmetli şehirdeki dükkânların birinden bir dolap sipariş etmişti. Fakat buraya nasıl geldi bilmiyorum,” dedi.  Savcı üzerindeki etiketlerden yola çıkılıp bu dolabın araştırılması emrini verdi. Olanlar Berbat’ın kulağına da gitmişti. İşten nasıl yırtacağını kara kara düşünüyordu. Ertesi gün Alaybey ve adamları serbest bırakıldı. Emniyet amiri Alaybey’e “Savcı olayı araştırıyor. Üzerimizde yukarıdan çok büyük bir baskı var. Savcı dün bir mezar kazdırdı. Hacı Celal diye birinin mezarı. İsmet’i orada aradılar ama bulamadılar,” dedi. Bunları dinleyen Alaybey şaşkın bir ifade ile “Ama nasıl olur? Yani müdürüm nasıl oradan çıkmadı?” diye sordu. Emniyet müdürü şaşkın şaşkın, “Çıkmalı mıydı?” dedi. “Yok yok. Sadece nasıl bulamadılar onu demek istedim.” “Çıkmadı işte efendi. Mezarı kazdık içinden banyo dolabı çıktı. Yoksa sizi niçin bırakalım? Bir banyo dolabı için de tutamayız değil mi?” “Banyo dolabı mı?” diye şaşkın bir halde sorar Alaybey. Müdür alaylı bir şekilde cevap verdi. “Hee mezardan banyo dolabı çıktı. Rahmetli banyodan sonra rahat tıraş olsun diye yanına almış herhalde,” dedikten sonra mükemmel bir latife yapmış gibi ağzını açılma sınırlarına kadar açıp kahkahayı bastı. Alaybey olaydan şaşkındı. “Allah Allah mezardan banyo dolabı çıktıysa ceset nerede peki?” “Valla biz de onu arıyoruz. O yüzden, öldü mü, yoksa kayıp mı oldu ne olduysa bu adamı bir an önce bulmalıyız. Bulamazsak sürgünü yeriz. Gerekirse bütün mezarları kazacağız. Yeni kazılan mezar üstlerine gömüyorlarmış ortadan kaldırmak istediklerini. Öyle ihbar geldi. Bakacağız artık.” “Kolay gelsin,” dedi ve Alaybey oradan ayrıldı. İşlerin yoluna girdiğini duyan Herman geri geldi. Fakat ortada kaybolan bir ceset vardı. Bu ceset kesinlikle bulunmalıydı. Birkaç gün sonra Herman, Berbat’a uğradı ve olanı biteni sordu. Berbat ise cesedi kutusuyla teslim ettiğini, parasını ödediğini, ceset bulunursa ya da ortaya çıkarsa sorumlusunun onlar olacağını ve bunu herkese söyleyip namlarını karalayacağını söyledi. Herman daha da sert çıkarak “Sen bize bir kutu verdin biz içinde ne olduğunu bilmeyiz ve bakmayız da. Şimdi diyorsun ki cesedim nerede?” dedi. “Herman sen belli ki anlamıyorsun. Ben sana ceset nerede demiyorum. Sen gelmiş bana banyo dolabı diyorsun. Ben sana velev ki banyo dolabı verdim. Sen onu niçin buldurttun? Bana bunun hesabını ver. Bu durumda ya ben sana bir ceset verseydim halimiz ne olurdu acaba diye sormuyorum.” “Berbat sen bizi bir ceset için çağırdın. Biz aptal değiliz. Fakat sonra işler nasıl karıştı orasını bilemem. Sorun yok. Bizi sıkıntıya sokacak bir şey yoksa sen bildiğin gibi yap. Biz oraya banyo dolabı gömmüş olalım.” “Şimdi emniyet bu işi araştırıyor bana iki adam yolla da onlara polise ne söylemeleri gerektiğini söyleyeyim de konu kapansın.” Herman “Tamam,” dedi ve sonra oradan ayrıldı. Fakat konu kapanmadı. Emniyet teşkilatı, Nebbaşlar, Berbat, Ayvaz, Koçaliler hep birden İsmet’in cesedinin peşine düştü. Akşama doğru Berbatın dükkânına iki adam geldi. Bunlar Herman’ın yolladığı iki yalancı şahitti. Hemen ardından polisler gelip Berbat’ı sorguladı. Berbat, “Rahmetli müşterimizdi. Bundan iki ay önce bir sipariş verdi. “Bunu çok sevdim, evime yetişmezse mezarıma da olsa bunu getirin,” diye vasiyet etti. Parasını da peşin ödedi. Hatta iki katı para ödedi. “Eğer evime getirirseniz paranın yarısını geri verirsiniz. Mezarıma koyarsanız bunlar getiren ve koyan adamların olsun dedi.” Niçin böyle bir şey istedi bilmiyorum. “Ama sakın aileme haber vermeyin,” diye de sıkı sıkı tembih etti. Bakın sipariş defterine de aynen yazmışım. Onu oraya koyan adamlar da burada. Onlara da sorabilirsiniz isterseniz,” diye tuhaf bir açıklama ile bu işten kurtuldu. Ama ceset hala meçhuldü. Aslında meçhul değil. Eğer Herman’ın kızı zehirlediği gece, jandarma Kerim’in kamyonetinde ki son kutuya baksaydı cesedi bulacaktı. Ceset şimdi ise fabrika ardiyesinde duruyordu. Kerim fabrikaya kutuyu götürünce sorumlu ona, “Bu ne?” diye sordu. Kerim, “Şehirde bir dükkânda satılmış, sonra modası geçmiş diye bir müşteri iade etmiş. Dükkânda bize iade etti. Bunun yerine başkası gidecek oraya,” dedi. “Haaa evet bu satılmayan bir mal. Bunu deponun en gerisine koyun. Biri isterse çıkarır veririz,” dedikten sonra kutu fabrika deposunun en ücra köşesine atıldı. Köpük ile iyice dondurulup ilaçlanıp sarıldığı için ne çürüyecek ne de kokacaktı. Ayvaz kızın hastanede olduğunu öğrenince hemen hastaneye gidip ne olduğunu anlamaya çalıştı. Hemen tedavi altına alınan kız daha kendine gelememişti. Doktorlar ucu ucuna yetiştiğini ve zehrin az olması sebebiyle etkisini hemen gösteremediğini bunun da kıza zaman kazandırdığını söylediler. Kız kendine gelince olup biteni Ayvaz amcasına anlattı. Ayvaz Herman’ın yanına gidip bunun hesabını sordu. Ardından onlara bir diyet kesti. Buna ilk önce karşı çıkan Alaybey’i, Kotol’a söylemekle tehdit edince diyeti ödemek zorunda kaldılar. Kız ve ailesi ise emniyet birimlerine Hurşit’in yaptığı açıklamayı doğrular nitelikte bir açıklama yaptı ve konu kapandı. Kız hastaneden çıkıp evine dönünce Ayvaz, kız ve ailesine Alaybey’in ödediği paranın çok az bir kısmını verip onların da bu şehirden çıkmalarını istedi. Kız ise “Asla! Bu topraklarda doğdum bu topraklarda öleceğim,” diyerek hem parayı hem de Ayvaz’ın isteğini reddetti. Kız ve ailesinin şehirde olmasının kendileri için büyük bir sıkıntı olacağını gören başta Ayvaz, abisi Altemur, kızın diğer amca ve halaları, onların çocukları, ilerleyen aylarda ve yıllarda aileye işkenceye varan zulümler yaptı. Ama sonuç değişmedi. Aile artık kesin olarak Alaybey’in kehanetine inanmıştı. Bu kız ortadan kaldırılacaktı. Baskılar ile onu şehirden atmak için ellerinden geleni yapan aile zavallı kızlara ve annelerine olmadık iftiralar atıp yıldırmaya çalıştılar. Kızların babaları ölünce anneleri en küçük kıza hamileydi. Bunu fırsat bilen halalar kadına “Bu çocuk başkasından,” diyerek iftira attılar. Kadın ise kızına yalvarıp bu şehirden çıkmak istediğini söyledi. Böylece aradan iki yıla yakın bir zaman geçti. Kız daha on yedi yaşına yeni girmişti. Annesine, “Anneciğim, gidebileceğimiz hiçbir yer yok. Sığınabileceğimiz hiç kimse de. Sen de haklısın. Bu zulüm dayanılır gibi değil. Eğer istersen seni göndereyim sen git. İspanya’ya Munise teyzemin yanına git en küçük kardeşim ile. Zaten çok zamandır istiyordu sizi. Ama ben bu topraklardan çıkmam. Hem anne birini seviyorum onunla evleneceğim,” dedi. Bunu duyan anne paniklemişti. Ne yapacağını bilemez bir halde kızına, “Kızım amcanlar? Onlar biliyor mu?” diye sordu. “Bilmelerine gerek yok,” dedi kız. Annesi, “Kızım yapma. Babanın bize miras bıraktığı iki parça tarlayı da elimizden almış zalim bunlar. Ne seni ne de o çocuğu yaşatmazlar. Onlardan habersiz kim evlenmiş sülalede. Zavallı Melikeyi kimlere verdiler görmedin mi? Kız kahretti de öldü kahrından. Bunların zulmüne dayanamayız. Bunlarda en küçük bir acıma yoktur. İşte Küçük İsmail, işte baban, işte biz, hepsi birer örnek. Yapma kızım. Ben sana acıyorum.” “Bu düzen böyle gitmeyecek anne. Kimse zulüm ile âbâd olmamıştır.” Alaybey öleli bir yıl oldu kontrol tamamen Herman’a geçti. Alaybey ise ölmeden Herman’a vasiyet etti “Ne yap yap kızı öldür,” diye. Herman ise Ayvaz ve Altemur’u her geçen gün, artan gücünü de kullanarak baskı altına alıyordu. Herman ailenin asıl işinin dışında, yeni işler yaparak gücüne güç kattı. Bu işlerin arasında insan ticaretinden silah kaçakçılığına kadar hepsi vardı. Kızın annesi ise kızına yalvarmaya devam ediyordu. “Allah o Alaybey’in mezarını ateş doldursun. Cehenneminde ebedi yaksın. Başımıza bu işleri o açtı. Kan kusa kusa geberdi. Ettiklerini buldu. Bu böyle olduğu sürece bize rahat yok kızım. Hepimiz bu şehirden gidelim. Sana da izin vermezler evlen diye. Kendine de çocuğa da yazık edersin.” Bu konuşmadan üç ay kadar sonra kız şehrin en zenginlerinden olan bir işadamı ile evlendi. Bu durum elbette ailenin önde gelenlerinin hoşuna gitmedi. Onlar için bu durum asla kabul edilemezdi. Ailenin hem kıza hem de kocasına yaptığı baskılar günden güne artıyordu. Adamın varlıklı ve şehirdeki gücünü bildikleri için onu hemen ortadan kaldıramıyorlardı. Kız ise saldırılara ve baskılara direniyor ne kocasını bırakıyor ne de şehirden çıkıyordu. Böylece aradan iki yıl daha geçti. Bir gün kız evde iken kapı çaldı. Kapıyı açan hizmetliye gelen kişi bir siparişin olduğunu ve onu kuracaklarını söyledi. Hizmetli ise evin hanımı olan kadını çağırıp sordu. Kadın kendisinin haberi olmadığını nereye kurulacağını da bilmediğini söyledi. Geri götürmelerini ya da bırakıp daha sonra gelmelerini istedi. Adamlar ise kutunun çok ağır olduğunu bırakıp daha sonra gelmelerinin daha iyi olacağını söyleyip gittiler. Kadın kutuyu evin bodrumuna indirdi. Ne olduğunu merak edip içini açınca bunun amcalarının bir oyunu olduğunu düşündü. Hemen iki adam buldu. Aynı gün ise Berbat’ın dükkânına gelen bir adam bir banyo dolabı siparişi vermişti. Kitapçıktan bakıp beğendikten sonra karar verip sipariş geçti. Fabrika ellerinde olduğunu söyleyince paket müşteriye doğru yola çıktı. Paketi açan kadın ise paketin içinde donmuş köpük kalıbını gördü. Ne olduğunu ilk önce anlamadı. Sonra kalıbı eliyle biraz kırdı. Kırınca Kambur İsmet’in yüzünü gördü. Derhal kırdığı yeri sarıp kutuyu kapattı. Hizmetçileri, bahçıvanları ve diğer görevlileri evden gönderip kapıları, pencereleri iyice kilitleyip ne yapacağını düşünmeye başladı. Bunun amcalarının bir oyunu olduğuna ya da en azından amcalarının bu işte parmağı olduğundan emindi. Kendi kendine, “Bu olsa olsa Ayvaz’ın planıdır ve Altemur’un bundan haberi yoktur. Benim hiç vakit kaybetmeden bunu Altemur’a yollayıp ardından polisi aramam lazım,” dedikten sonra hemen iki adam buldu. Onlara hayli yüklü bir para vererek paketi, verdiği adrese götürüp daha sonrada ortadan kaybolmalarını söyler. Adamlar paketi alıp doğruca Altemur’un evine götürüp daha sonra ortadan kayboldular. Ardından kız isimsiz bir ihbar ile polisi arayıp “Altemur evinde kalıp içinde bir ceset saklıyor,” dedi. Polisler ise evi bastı. Fakat Altemur da aynen kadın gibi şüpheci davranıp paketi açtı ve cesedi gördü. Hemen evinden uzaklaştırıp ormanlık bir arazide sakladı. Polisler ise bir şey bulamadan geri döndüler. Altemur’un aklında ise tek bir soru vardı. Bu tuzağı kim kurdu? Akla ilk gelen isim ise Elbette Herman’dı. Altemur Ayvaz’ı aradı ve çağırıp her şeyi anlattı. Ayvaz ise ikinci kez Herman’ın mekânını bastı ve açıklama istedi. Herman ona, “Bak Ayvaz, başına gelen her işi bizden bilme. Biz kimseye ceset yollamadık. Sizinle bir sorunumuz yok. Hem bizim işimiz ceset yok etmek. Oraya buraya yollamak değil,” dedi. “Herman, size dört yıl önce bir ceset teslim edilmiş. Sizde onu becerip yok edememişsiniz. İşte o ceset şimdi bizde. Bu Allah’ın belası ceset nasıl oluyor da dönüp dolaşıp bize geliyor.” “Bak Ayvaz, ben işimde ustaca çalışırım. İşimin erbabıyım. Benim için iş iştir. Eğer ücretini ödersen cesedi senin hatırın için yok ederim.” Ayvaz sinirlendi. “Ben niçin ödeyeyim bana ait olmayan bir şeyin parasını?” diye yüksek sesle söyledi. “O zaman sen de onu ait olduğu yere yolla. Ceset ilk olarak kimin mekânından çıktı? Berbat’ın. Demek ki ceset ona ait. Yolla ona kurtul. Benim değildir diyemez.” Bu fikir Ayvazın kafasına yattı. Derhal iki adam ile paketi olduğu gibi Berbat’ın mekânına yolladı. Paketi elemanı teslim alınca hemen tanıdı ve şaşırarak “Bunu müşteri çok istemişti niçin geri gönderdi ki acaba? Parasını da ödedi. Allah Allah. Bir arayıp sorayım,” dedi ve müşteriyi aradı.  Müşteri, “Yok kardeşim ben paketi geri göndermedim. Gerçi eve haber vermemiştim gelecek diye hanım da bizim değil diye geri yollamış olabilir. Yahu sen en iyisi mi onu tekrar aynı adrese yolla ben getirenlerin ücretini fazlası ile öderim. Ben şimdi hanımı arayıp paketin geleceğini haber veriyorum. O da alsın,” dedi. “Tamam beyefendi ben hemen gönderiyorum,” deyip hemen paketi sabah gönderdiği adamları ile tekrar akşama doğru gönderdi. Adam evini arayıp karısına, “Hanım sultan ben bizim banyo için bir banyo dolabı sipariş etmiştim. Beni dükkândan aradılar sen onu geri yollamışsın. Ben onu çok beğenmiştim sana da unuttum söylemeyi sen de galiba bizim değil diye geri yollamışsın şimdi adamlar tekrar getiriyor.”  Kadın telefonda konuşurken kapı çaldı. Adama, “Tamam hayatım ben onu teslim alayım,” dedi oldukça kaygılı ve sıkkın bir ifade ile. Kadın telefonu kapayıp kapıyı açtı. Bu işin nasıl döndüğünü bir türlü anlayamayan kadın ne yapacağını bilemez halde kapıyı açtı. Gelen aynı paketti. Kapıda ki adam kadına, “Hanımefendi bunu beğenmeyip geri yollamışsınız. Dükkândan tekrar istediğiniz için onlar da yolladılar. Fazladan ücreti var nasıl yapalım?” dedi. “Tamam. Ben öderim. Yalnız bunu bodruma indirmeniz lazım. Çok ağır.” Kadın paketi tekrar bodruma indirtip adamların paralarını verip yolladı. Sonra ne yapacağını kara kara düşünmeye başladı. Bu paketten bir an önce kurtulmalıydı. Kocası eve gelince hemen paketi sordu. Kadın ona, “Hayatım ben orası için başka bir dolap bakmıştım. O çok hoşuma gitmişti. Ama sen alınca ben de bir şey diyemedim. Madem çok istiyorsun bunu kuralım,” dedi. Adam hamile karısına üzülür. “Ah benim nur yüzlüm. Sen nasıl istersen öyle yapalım. Ben, sen hamilesin yorulma diye kendim gittim baktım. Hemen aldım.” “O zaman bunu yerine iade edelim. Benim istediğimi alalım olur mu?” “Sen nasıl istersen, zaten ben de çok sevmemiştim. Çok eski bir modeli vardı. Sen yarın hemen ara, gelip alsınlar. Parasını da istemediğimizi söyle isterlerse çöpe atsınlar.” “Yok, ben bunu bu akşam mutlaka göndereyim. Bu günün işini yarına bırakamam.” “İyi de Melekciğim, bu saatten sonra gelip almazlar ki.” “Ben hallederim merak etme,” dedi ve sabah aradığı adamları tekrar arayıp acele gelmelerini söyledi. Adamlar ise gelip paketi aldılar. *** Kızın ailesi ve kocasına olan baskılar beş yıl boyunca aralıksız devam etti. Altemur ve Ayvaz iyice azgınlaşıp tamamen insanlıktan çıktılar. Kız, ailesini ve kocasını bu zamana kadar korumayı başardı. Fakat bir sabah işine gitmek için evden çıkan kocası, amcalarının verdiği emir ile katledildi. Sağlı sollu sıralanmış tetikçiler adamı arabasının içinde kurşunlayıp öldürdüler. O sırada kadın evdeydi. Sıranın kendinde olduğunu anlayıp kaçtı. Kaçarken yine hamileydi ve çocuğunu düşürdü. Bu ise kıyametin koptuğu andı. Öyle ki doktorlar bu düşen çocuk için umut vaat etmişti. Bu işlerin böyle gitmeyeceğini anlayan kadın için geriye tek bir çözüm kalmıştı. O da bu düzeni kökten değiştirmekten başka bir şey değildi. Sabah işe giderken vurulan kocasını, ertesi gün otopsiden gelince toprağa verdiler. Kadın hemen kendini toparlayıp bir plan yaptı. Bu zamana kadar yapılan tüm eziyetlere sabreden kadın için sabır tükenmiş, dayanacak takat kesilmişti. Bu hayatta kendini ve ailesini korumak için yapılacak tek bir şey vardı. O da yapılacaktı. Geceleyin önceden yolladığı adamlar ile önce iki amcasının kapısında ki köpekleri, havlamaması için uyuşturucu iğne ile susturttu. Sonra evlerin içine giren adamlar içeride uyuyanları da ilaç ile uyuşturdu. Bunların arasında Altemur ve Ayvaz da vardı. Sonra birbirlerine çok uzak olmayan iki ayrı evden alacağını alıp oradan ayrıldı. Ertesi gün ise Kasımoğullarında kıyamet koptu. Ortada iki ceset vardı. Hem de koskoca Kasımoğullarının iki kumandanına ait.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE