KAYIP DAMAT

3341 Kelimeler
Bu konuşmanın sonunun iyiye gitmeyeceğini gören Halil Aynur’a “ileri gitme” der gibi “Aynur!” diye sertçe seslendi. Sözü tekrar alan Seher, “Benim bir çocuk sahibi olmayı ne kadar çok istediğimi iyi biliyorsunuz. Bunun için bazen olmadık çareler aradığım doğru. Ayrıca çok iyi biliyorum ki hem Vildan hem de Gülcan ben bir çocuk sahibi olmadan hayatlarını kuramayacaklar. Hatta Aynur sen bile. Defalarca evlenmek istediğini biliyorum ama vazgeçtin. Sen de öyle Vildan, sen de öyle Gülcan. Halil bile doğan çocuklarını bana söylemiyor, niçin? Çünkü benim gözüm kalır da alırım diye korkuyor. Aynı korku sizde de var, biliyorum. “Evleniriz bir çocuğumuz olur ablam alır diye korkuyorsunuz.” Bana başka yuvalardaki yavruları çalan hırsız saksağan gözü ile bakıyorsunuz,” dedi. Ortalık buz kesmişti. Herkes bu sözlerden sonra o kadar sessizleşmişti ki sanki bir şey bütün sesleri içine çekmiş ve etrafta en küçük bir ses bırakmamış gibiydi. Seher’in dökülen gözyaşları ve ağlamaklı ses tonu ile yaptığı konuşma herkesi etkilemişti. Anlattıkları ise kimse kabul etmese de doğruydu. Seher’in yaşadığı acıların üstüne bir mutluluk dünyası kurmak istemiyordu kimse. Vildan, konuşmaya başladığında, hissettiği acının sesine yansıması öyle hissediliyordu ki en sert çelik bile anlar ve bu durum karşısında bükülürdü. “Abla, sen bizim her şeyimizsin. Belki bana güleceksiniz ama inan ki Nesrin’in sana anne demesini kıskanırdım. Kaç defa yanına gelip, “Abla ben de sana anne diyeceğim, beni de Nesrin gibi sev. Saçlarımı ör, gözlerimi boya,” demek geldi içimden de utandım diyemedim. Şimdi sorsan belki söylemezler ama Gülcan ile Aynur da benden farklı değiller. Halil’i zaten saymıyorum o sana karşı bizden çok daha fazladır, buna bütün kalbimizle inanıyoruz.” Gülcan devam etti. “Vildan ablamın söyledikleri doğru abla, bizi çok zor duruma sokarsın eğer bunu yaparsan. Aynur haklı, kadın bizim hastamız bize güveniyor, bizden ona zarar gelmeyeceğinden emin. Şimdi sen onun çocuğunu almaya kalkarsan bize de çok büyük zarar verirsin.” Bu konuşmalar Seher’e en küçük bir tesiri yoktu. Seher, “Kızlar! Çocuk bana kocamdan miras kaldı. Onu başkası doğursa da kocamın çocuğudur. Ölmeden bana “Çocuğumu sana emanet ediyorum,” dedi. O yüzden, ister yardım edin ister etmeyin çocuğu alacağım,” deyince Aynur, “Vildan Abla biz boşuna konuşuyoruz. Seher Ablam, onu kafasına koymuş, dediğini yapacak,” dedi. Seher ona, “Aynur haddini aşma,” diye karşılık verdi. Aynur ise “Tamam abla ama ben kesinlikle kadına gidip de “Çocuğunu ver,” demem. Halil, senin çocuğun değil hatta akraban bile değil. Hadi bizi geçtin. Biz senin akrabanız, ondan önce bizi tanıdın. Birisi gelip sana “Ver Halil’i,” dese verir misin?” diye sorunca Seher cevap veremez. Aynur “Cevap versene abla,” diye ısrar edince Halil araya girip “Beni karıştırma Aynur!” diye çıkıştı. Aynur devam eder. “Vermezsin abla, asla vermezsin. Oluk oluk kan akıtırsın da yine de vermezsin. İşte abla, o çocuğun annesi de inan ki senin gibidir. Dünyaları yaksan da seller gibi kan akıtıp yığın yığın ceset yığsan da yine de vermez.” Gülcan işlerin iyiye gitmeyeceğini anlayarak yarı ağlamaklı bir ses tonuyla “Abla, bence hiç bulaşmayalım, bu sefer bizi dinle,” diye Aynur’a destek oldu.  Aynur susmuyordu devam etti. “Kadın, Tahiroğlu Galip Koşanın kızı, Halil bilir. Adam, sürekli hastaneye gidip kızının durumunu soruyor. Elli tane adamla gelip gidiyor. Etrafındaki köpeklerin her birine bir parça ekmek versek bize yiyecek bir lokma kalmaz, “Çocuğa bir şey olursa ne taş üstünde taş, ne de gövde üstünde baş bırakırım,” diye haber yaymış her yana. Sen bizi korudun, Allah korusun sana bir şey olunca ne olacak bu zavallılar? Hiç düşündün mü? Öte yandan Yaşar. Meral’in kocasının kardeşi, Meral sayesinde şirketlerini bataktan kurtarmış diyorlar bütün gücü ile Meral’e bağlı. Galip Koşanın karşısında olduğun sürece, kim senin yanında olur, hiç düşündün mü? Halil! Ne susuyorsun? Korkuyor musun gerçekleri söylemeye? Öyle değil mi, Galip Koşan’a başkaldıracak kadar gücün var mı, adamların onunla savaşırken senin için ölür mü yoksa seni satar mı? Konuşsana. Hepimizi belanın içine atıyorsunuz.” Seher Aynur’a, “Aynur Hanım, eğer siz korkuyorsanız, buna saygı duyarız, tekrar söylüyorum, haddini aşma.” “O zaman abla son sözüm, ben bu işte yokum, ister “Korktu,” de ister “Kaçtı”.” “Tamam, sakın Meral’e bir şey söyleme, sakın!” Aynur adeta inatlaşarak, “Söyleyeceğim, “Çocuğunu Seher Ablam alacak dikkat et,” diyeceğim,” dedi. Seher kendini zor tutuyordu. Zincire vurulmuş bir aslan, kendini kurtarmak için nasıl sürekli zincirine vurur ise ablamın sinirleri de zincire vurulmuş bir aslan gibiydi. Tek sıkıntı, bu aslan sürekli şuursuzca kışkırtılıyordu. Bu kışkırtma sonucu gerilen zincirler koptu kopacaktı ki Aynur’un son sözleri o zincirleri kopardı ve esaretten kurtulan bir aslan gibi Aynur’un suratına pençesini indirdi. Zaten ufak tefek olan kız, kendini bir anda baygın bir şekilde yerde buldu. Kızlar Aynur’a yardım için koştuklarında Seher’in Aynur’a daha fazla zarar vermemesin diye Halil onu zapt etti. Seher’in Aynur’a, “Sana haddini aşma dedim,” demesinin ardından Gülcan çok sert bir şekilde, “Ablaaaa!” diye seslendi. İyice öfkelenen Seher, “Eğer bana yardım etmeyecekseniz, siz bilirsiniz ama tek başıma da kalsam çocuğu alacağım,” dedi. “Abla haksızsın! Sen başkasının karnında olan, daha doğmamış, adı bile konmamış bir çocuğa “Benimdir,” diyorsun.”  “Gülcan, defol! Vildan, sen ne diyorsun?” Vildan olanların şaşkınlığını üzerinden atamamış bir müddet sessizce öylesine baktı. Seher’in, “Cevap versene kızım,” diyerek çıkışından sonra Vildan, “Aynur haklı, bu mevzuda ben de seninle olamam,” dedi.  Bu cevabı alan Seher, “Güzel, çok güzel, benim sevgili kardeşlerim,” dedi. Bu arada kendine gelen Aynur, ağzı burnu kanlar içinde, bir yandan kanları silip bir yandan konuşmaya başlar. “Hata yapıyorsun abla, bunun bedeli çok ağır olur. Başta kendi, sonra da herkesin iyiliği için vazgeç bu sevdadan.” Seher ona “Kes sesini!” dedikten sonra Halil’e seslendi. “Halil!” “Efendim abla.”       “Baş başayız.” Aynur, “Halil! O kadar düşmandan koruyabilecek misin ablanı? Hadi onu geçtik, şimdi bu hak mı nasıl alacaksınız zavallı kadının çocuğunu hiç düşündün mü?” dedi.       Seher, “Ben kimseye zorla bir şey yaptırmam. Siz sorun eğer istemiyorsa asla zorlamam,” deyince       Aynur Halil’ dönüp onu ikna etmek için “Halil ne diyorsun? Bu çok yanlış, hepimizin huzuru kaçacak. Ağır bedeller öderiz. Engel ol ona, sen olmaz dersen vazgeçebilir. Neler olabileceğini sen de görüyorsun az çok. Ablamın cesedini, Allah korusun, Galip hangi Nebbaş’a verdi diye kaç Nebbaş’ın kafasını kesebileceksin? Geri kalan ömrün eğer sağ kalırsan belki benim belki ablamın belki de Nesrin’in ya da diğer kızların cesetlerini aramakla mı geçireceksin? Aptal olma Halil durdur onu. Buna pek tabi ki gücün var.”       Nebbaşlar sözünü duyan Halil aklından. “Offfff Nebbaşlar! Sorsan mezar soyucular. Ne insaf eder ne de Allahtan korkarlar. Şomonoğulları soyundan gelirler. Saç teline kadar Galip Koşan’a tabidirler. Elbette biliyorum. Böyle bir şeyden bahsetmek bile belanın ta kendisidir. Galip, Cevdet, Yaşar, Herman, Batakhane Akbabaları, Nebbaşlar hepsi birbirinden pislik. Hepsi birbirinden tehlikeli yaratıklar. Yaralı bir ceylana saldırır gibi saldıracaklar. Ne gece huzurumuz, ne gündüz rahatımız olacaktı. Bunları ben elbette hepsinden iyi biliyorum ama bildiğim bir şey daha vardı. Seher asla vazgeçmez,” diye geçirirken Aynur’un, “Evet, Halil seni dinliyoruz?” sözü ile irkilir. “Ben ablamın gölgesiyim. Gölge ayrılırsa aslından, ben de ayrılabilirim. Bu soruyu bana sorman bile saçma.”       Bu zaten Seher’in beklediği bir cevaptı. “Gördünüz mü? Şimdi çocuğun cinsiyeti nedir söyleyin de güzel bir isim bulayım çocuğuma.”       Aynur, “Söylemeyin kızlar! Bırakın annesi koysun adını,” dedi.       Sonra diğer kızlara dönerek cevap bekledi. “Gülcan? Vildan? Siz bilirsiniz hanımlar, ben nasılsa öğrenirim.”       Bu saatten sonra yapacak bir şey yoktu. İleriki günler, aylar, yıllar, oldukça zorlu geçecek gibi görünüyordu. Bu şehirde Seher’e dost fazla kimse kalmamıştı ya da kalmayacaktı. Galip Koşan ile savaşan kim olursa yenik başlar. O bu âlemde kraldır, patrondur, güçtür. Kendisine ileride rakip olur diye kaç erkek çocuğu kestiğini Allah bilir. Kaç hamile kadın kaçtı ya da Nebbaşlar yok etti kimse bilmez. Seher, her ne kadar namlı biriyse de Galip Koşan bir numaraydı çünkü Galip Koşan bir vâristir yani atalarından aldığı bu namı torunlarına bırakacaktır. Seher ise namını sonradan kazanmıştı. Bir tevarüstür demek yanlış olmaz. Fakat onu kat be kat artırarak kendine nam yapmıştı.       Kızlar yukarıdaki odalarına çıktılar. Halil Seher ile aşağıda kaldı. Seher çok gergindi. Halil bir şeyler söylemek istiyordu ama ne söyleyeceğini bilemiyordu. Kızlar yukarı çıkalı on dakika olmamıştı ki Salim biraz tedirgin bir şekilde geldi. Halil Kendi kendine “Bu gece son gecemiz mi acaba?” dedi.       Salim’i gören Seher, “Söyle Salim!” dedi.       “Hanımefendi, Galip’in adamı Muhsin aradı. Galip sizi hemen evinde bekliyormuş.”       Seher çok şaşırdı. “Bismillah! Bu saatte mi?”       “Acele gelsin,” demiş.”       “Tamam, sen arabaları hazırla, on dakikaya çıkalım. Halil!” “Efendim abla.” “Dönüşte bu Aynur’un kafasını keseceğim.”       “Abla, onlar daha burada, bu kadar çabuk haber vermiş olamazlar.”       Sonrasını Halil şöyle anlatır. “Aslında eğer öyle ise ben de çok sinirlenecektim. Hemen, hızlıca kızların odasına çıktım. Aynur’un, Seher’den aldığı darbe sonucunda dişi kırılmış, dudakları patlamıştı. Diğer kızlar onu teselli edip pansuman yapıyorlardı. Hepsi Vildan’ın odasındaydı, içeri girdim, Aynur’a “Aynur!” diye seslendim.       “Ne oldu?”       “Sen mi aradın Meral’i?”       “Saçma sapan konuşma Halil, daha yediğim dayağın acıları geçmedi, dişim de kırılmış. Allahtan korkmuyorsanız gidin alın, zavallı kadının, zavallı çocuğunu. Önce onu büyütür, sonra da anlatırsınız annesinden ayırdığınızı. Babasını nasıl öldürdüğünüzü…”       Bu konuşmaları dinleyen Vildan beni tersler gibi cevap verdi. “Halil ne diyorsun sen! Kız daha eline telefon bile almadı.”       “Gelsene sen bir dakika,”       “Ne oldu?”       “Galip ablamı çağırdı, oraya gidiyoruz.” “Neee!”       “Evet, Meral mevzusunu duydu herhalde.”       “İyi de kimden duyacak ki? Biz buradan kimseyi aramadık.”       “Neyse, ablam bekliyor çıkmamız lazım.”       “Halil dikkatli ol, sana güveniyorum.”       “Kızlara bir şey söyleme.”       Seher dışarıda arabada bekliyordu, çok sinirli ve gergindi. Galip’in evi bize yarım saat uzaktaydı. Oraya doğru yola çıktık. Yolda “Abla,” dedim.       Seher oldukça gergin, “Ne var?” diye sordu.       “Abla, kızlar tek kelime söylememiş.”       “Emin misin?”       “Kesinlikle.”       “Allah Allah! Nereden duydu acaba, ben sana söyleyeyim mi?       “Söyle abla.” “Evde dinleme cihazı var yine.       “Toplattım,” dedin.”       “Demek ki iyi toplayamadık, dönünce bir daha arayalım.”       “Tamam abla.”       Seher benim rahatsız olduğumu ve bir şeyler söylemek istediğimi anlayarak “Ne oldu Halil! Niçin rahatsızsın?”       “Abla, ça..çat..Çatışacak mıyız?”       “Tahiroğlu Galip Koşan ile mi? Onunla ve arkasındakiler ile savaşabilecek bir ordu var mıdır sence?       Kafamda da bin tane soru ve bir o kadar da korku ile gidiyordum. Bu, benim Galip ile ilk yüz yüze gelişim olacaktı. Beni yanlarına alırlar mı bilmiyorum. Adını, namını çok duydum. Namı diğer “Tahiroğlu Kotol Galip.” Son elli altmış yıldır onun namı yürür bu şehirde. Dededen eşkıyadır. Babası “Çapraz İbrahim.” Dedesi “Kazıklı Tahir.” Dedesinin babası “Moskof[1] Necdet.” Bu böyle nesiller boyu gidiyor. Bu nesillerden birinde, “Mübarek Ahmet” ya da hüsnü akıbete sahip biri çıkacağını sanmıyorum. Bazı büyüklerini ve dedelerini Osmanlı, eşkıyalık yaptıkları için cezalandırıp, sürgün etmiş. Her ne kadar eşkıya olsalar da ne Osmanlıya ne de Cumhuriyete karşı, en küçük bir başkaldırıları olduğunu tarih yazmamıştır. Eşkıyadan hülasa, harami, yolkesen demektir. Eşkıyalardan korkan köylüler vilayete gidemezlerdi. Yolları kesilip malları alınacak diye.       Büyük dedem anlatırdı. “Uzun bir zaman çok rahat ettik, rahat rahat vilayete ve pazara gittik. Bu dört yıl sürdü çünkü Moskof Necdet adamları ile birlikte harbe gitmişti. Harbi duyunca ne kadar adamı varsa alıp Yunan’a karşı cepheye gitmişti. Giden adamlardan çok azı döndü. Necdet onlardan biriydi. Yunan’dan ayağına kurşun yemişti ama kimsenin ona “Gazi Necdet” demeye dili varmadı. “Moskof.” da diyemediler. Neticede gazi. Necdet dönünce eşkıyalığa devam etti. Köylü ise jandarmadan aman diledi. Jandarma gelip dağlarda bunu aradı, izini bulunca kovalamaya başladı. Kaçarken ayağından vuruldu. Daha önceden gazi olduğu için devlet ona maaş bağlayıp bıraktı. Bundan sonra birkaç yıl daha yaşadı öldü. Yerine oğlu Tahir geçti.”       Yukarı köylerden birinin mezarlığında dedeleri yatar. Dedesi Tahir için eskiler, “Mezalimden canı yanmış köylüler, bu ölmemiştir hortlar mezardan çıkar yine bize zulüm eder deyip korkup, öldüğü ilk gece mezarının tam ortasına gece gizlice yirmi kazık çakmışlardı. Kazıklı Tahir namı oradan gelir,” diye anlatırdı. Sonra bu kazık çakma işi adet haline geldi. Eğer ölen şahısta birinin hakkı var ise ya da canını yakıp eziyet etmişse gece gider gizlice mezarına kazık çakardı. Eğer o da ölmüşse bunu çocukları, torunları ve hatta torunlarının torunları devam ettirirdi. Eğer çok fazla hakkı var ya da çok canı yanmışsa veya geride kalanlar hakkını vermemişse kazığa bir de kurukafa veya köpek asarlardı. Bu yaşayan akrabalara çok çok utanç verici bir hakaret sayılırdı.     Söylentiye göre Meral’in dedelerine çakılan kazıklar için ödediği para ve bedel, hesaba sığmayacak kadar çoktu. Ama nafile. Hususiyetle, Tahir’e yetmiş yıl geçmesine rağmen hâlâ kazık çakarlar. Bir ya da iki defa kazıklarda, insan kafasının olduğunu söyleyenler var. Ben kesin emin değilim. Fakat ne Seher ne de Meral bunları yalanlamadı. Bu kazıklar ile alâkalı çok hikâye anlatılır. Şimdi onları anlatıp mevzuyu uzatmak istemiyorum. Tahir’den sonra, İbrahim geldi. Ama o köylerde değil, Vilayette devam etti eşkıyalığa. Her ne kadar Galip bunları uzun yıllar inkâr etse de sonra ikrar edip dedelerinin mezarlarını yaptırmış. Hatta dedesi Moskof Necdet ve Kazıklı Tahir için Fatiha bile okutmuştur. Bilinen erkek çocuğu yok. Sadece iki kızı var. Galip’ten sonra nam sahibi Meral’dir. Meral ve ablası Nermin dedelerinin tam aksine hem şehirde hem de köylerde çok sevilirler. Merhametli ve yardımseverdirler. Meral elini ayağını çekmiştir bu işlerden. Bu şehirde Galip’e rağmen iş yapılmaz, ondan habersiz kalem kırılmaz. Seher bazen kendi kendine sorardı, onun için “Bu güç nereden geliyor?” diye. Bir cevap bulamazdı. Oysa cevap çok basitti. Zalimlikten öte ne olabilir ki? Sırf kendine ileride sıkıntı olur diye kaç erkek çocuğunu öldürttüğünü Allah bilir. Kaç hamile kadın çocukları öldürülür korkusuyla, kaçtı gitti de bir daha da haber alınamadı onlardan. Kasımoğullarında da durum farklı değildi. Fakat son yirmi yıldır sülaledeki kadınlar, Seher’in teminatında olduğundan, kimse onlara dokunamıyor. Çünkü Seher sülalede kısırlığın artmasını ve kendi durumunu, “Allah’ın verdiği çocuk nimetinin kıymetini bilemedik. Onlara ve annelerine zulmettik. O yüzden Allah bu lütfunu kesti bizden,” diye yorumlar. Böyle düşünür de başka annenin karnındaki çocuğu almak için hesapta yapar. Kimse kafasını yormasın. Bunu ben bile anlayamıyorum. Sanki bu yaptığı zulüm değilmiş gibi. Neticede, Kasımoğullarında Kadınlar ve çocukların huzuru yerinde. Çünkü hepsi Seher’in teminatı altındadır. Bu teminat sadece hamile kadınlar, çocuklar ve yerine göre muhtaç kadınlar içindir. Bunların haricinde ki hiç kimse Seher’in adını dahi ağzına alamaz. Her ne kadar Seher çok güçlü bir kadın olsa bile güç eşittir Galip kaidesi değişmezdir. Dediğim gibi, önümüzdeki günlerde de, yaşadığımız yıllarda da bize artık huzur yok.       Eve girince bizi Galip karşıladı. “Gelin çocuklar gelin.”       Seher, “Abi, nasılsın?” dedi. “İyiyim, Seher kızım sen nasılsın?”       “Abi Halil, benim kardeşim.”       “Gel delikanlı, gel. Ayakta kalma, oturun şöyle.”       “Abi, bizi emretmişsin. Biz de hemen geldik. Aslında elimiz boş geldik, kusurumuza bakma. Sizi bekletmek saygısızlığını yapmak istemedik.”       “Sağ olasın. Rahmetli babanı hatırlıyorum. Şimdi senin durduğun yerleri almak için zavallı adamı gece gündüz döverlerdi o amcanlar. Annen onu kurtarmak isterdi. Onu da öldüresiye döverlerdi. Bazen hepsi bir olur saldırırlardı adama. Öldü diye atarlardı bir ormana ya da çöpe ama döner gelirdi. Sen daha küçüktün belki üç belki dört yaşında yoktun. Bir kere kayboldu baban. Herkes öldü sandı ama geldi on gün üstüne. Aç, susuz, perişan. Bazen benim adamlar görürdü, ekmek verir karnını doyururdular. Yoksa aç aç gezerdi. Sizlere konu komşu bakardı. Annen için “Ağlamaktan kör olurdu,” derdi rahmetli yengen. Yardım etmek isterdi de bırakmazdı amcanlar.”       Seher’in babası dedesinin ikinci eşinden çocuğu olduğu için diğer kardeşleri onu miras yüzünden kabul etmemişlerdi. Aslında durum farklıydı ama herkes böyle biliyordu. Zulüm ve eziyet ile sindirip elindeki yerleri almaya çalışıyorlardı. Öldüğünde daha otuz beş yaşındaydı. Ecelinden öldü derler ama üvey abi ve kardeşlerinden gördüğü zulümden tez yaşta öldüğü gerçektir. Öldüğünde Seher, Vildan ve Gülcan vardı. Nesrin öldükten sekiz ay sonra doğdu. Diğer amcalar bunu fırsat bilip annelerine iftira attılar, “Bu çocuk başkasından,” diye.       Seher, daha o zamanlar bu nizamın böyle gitmeyeceğini söyleyerek amcalarına artık “Bize musallat olmayın!” dedi. Seher, daha on sekiz yaşına gelmeden, şehrin en varlıklı ailesinden Akman Ailesinin en büyük oğlu işadamı Selçuk Akman ile evlendi. Selçuk otuz beş yaşındaydı. Seher onu severek evlenmişti ve çok mutluydu. Bu evlilik ile başlayan güç savaşlarının sonunda kaybeden amcalar oldu ve şehirde tek bir dikili taşları ve hatta bazılarının gövdesinde başları kalmayacak şekilde Seher ya aldı ya yok etti. Bu, zulüm ile abad olunamayacağının en somut örneğiydi. Galip bunları anlatınca Seher’in kini ve nefreti hâlâ gözlerinden akıyordu. Bunları kasıtlı söylediğini düşünen Seher, altta kalmamak için,       “Bizde geçen Gökçepınar köyüne çıkmıştık. Dönüşte mezarlığa uğradık. Şehitlere bir Fatiha okuduk. Tahir dedenin başında da okuduk. Gerçi ihtiyacı yoktur ama. Allah rahmet eylesin. Baktık kazık mazık çakıyorlar mı, köpek ölüsü asıyorlar mı? Gazi Tahir’in mezarına diye. Bu dağların kanunları çok acımasız. Birine zulmedince kurtulamıyorsun ölsen de. Gazi olmak yetmiyor demek ki kazıktan kurtulmaya, illa şehit olacaksın. Ya da kimsenin canını yakmayacaksın. Yakarsan da kazığa “Eyvallah,” diyeceksin. Değil mi abi?” dedi.       Bu duydukları Galip’in hoşuna gitmez ve konuyu değiştirerek “Neyse. Yahu, mühim bir şey yok, sizi başka bir iş çağırdım,” diyerek anlatmaya başladı.       “Bundan birkaç hafta önce Ankara’dan daha önce vekillik yapmış ve hâlâ da oldukça etkin bir görevde bulunan birisi ziyaretime geldi. Yanıma gelip, damadının birdenbire ortadan kaybolduğunu üç aydır bulunamadığını söyleyip yardım istedi. Her ne kadar saygıda kusur etmese de arkasındaki çevresine mi yoksa devletin gücüne mi güvenip sürekli kinayeli kinayeli konuştu. Sonra bu kinayeli konuşmalarında anladım ki adam açık açık bizi tehdit etmiş.”       Seher Sözünü keserek şaşkın bir halde, “Bizi derken abi?” diye sordu.       “Samsun’da bizim gibi kaç kişi varsa. Sen, ben, Cevdet, Yaşar, Herman daha sayayım mı? Adamın demesine göre, damadı en son Samsun’da görülmüş ve bir daha haber alınamamış. Kısaca diyor ki ya damadımı canlı olarak bana getirin ya da devlet bütün gücü ile tepenize biner. Ya da…”       Seher Şaşkın şaşkın söylenenleri dinledi ama hiçbir şey anlamadı. “Abi ben bir şey anlamadım. Olayın bizimle ve hatta özelde benimle ne alâkası var?”       “Ya da on beş milyonu ödersiniz dedi.”       “Abi benim olayla bir alâkam olduğunu düşünmüyorum. Yine de bir bedel ödememiz gerekirse senin emrin ile öderim. Fakat bana niçin bedel ödetildiğine dair bir şey söylenmesi de isabetli olur diye düşünüyorum.”       Bu para çok yüksek bir paraydı. Seher’in maddi gücü bundan fazlaydı ama Seher eğer ikna olmazsa kimse ondan zorla bir şey alamazdı.       Galip anlatmaya devam etti. “Adam damadının kumar zaafı olduğunu, sık sık buraya kumar oynamaya geldiğini, burada kaçak kumarhaneler olduğunu ve yerlerinin nerede olduğunu da bildiğini söyledi. Ben artık yaşlandım. Kati suretle devletle başım sıkıntıya girsin istemem. O yüzden gelen adamın karşısında Tahiroğlu Galip olduğumu bir kenara bırakıp adama alttan alan bir üslup ile konuştum. Adama, bize biraz zaman ver olayın araştıralım bir sonuca varamazsak parayı denkleştirip sana öderiz deyip yolladım.”       Seher Galip’i sonuna kadar dinler ve Galip’e saygıda kusur etmeden. “Eyvallah abi. Sen nasıl münasip görürsen. Biz üzerimize düşen ne ise hemen öderiz. Senin sözün bize emirdir. Bana düşen ne ise hemen Halil getirip sana teslim etsin.”       Galip Seher’in yüzüne manalı manalı baktı ve “Senin üzerine düşen pay yirmi milyon Seher,” dedi.       Bunu duyan Seher ilk önce ne olduğunu anlamadı. Kafasını biraz toparlayıp “Anlamadım abi,” diyebildi.       “Senin üzerine düşen tam yirmi milyon Seher,” diye tekrarlar.       Seher ilk önce ne diyeceğini bilemedi. Bizimle dalga mı geçiliyordu, salak yerine mi konuluyorduk anlamış değildik. Yoksa haraç kesmenin yeni bir usulü müydü? Seher hıçkırarak zor bela konuşmaya başladı. “Abi bütün parayı ben ödeyip bir de üstüne beş milyon daha niçin ödüyorum bunu anlayamadım.”       “Sen demedin mi bana sözün emirdir diye. Bu da sana son sözüm. Yirmi milyon ödeyeceksin. On beş milyonu damadın diyeti, iki milyonu beni bu yaşta sıkıntıya soktuğun için. Geri kalanı da Cevdet ve Herman’ı sıkıntıya soktuğun için.”                         
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE