Halil acı içinde koltuğa çöküp ayağına baktı. “Abla,” dedi.
“İnsan korkutulur mu böyle, ya seni vursaydım?”
“Abla! Vurdun galiba.”
Seher telaş ve kaygı ile “Ney!!!”
“Yok, merak etme, az bir şey.”
Herkes bir anda oraya toplandı. Seher Halil’in ayağından akan kanı görünce panikledi. Hemen telefona sarıldı.
Halil Seher’in korktuğunu ve telaşa kapıldığını görünce “Abla yok bir şey merak etme,” demesi de fayda etmedi.
Seher hemen Gülcan’ı aradı. “Alo! Gülcan!”
“Efendim abla. Ne oldu bu saatte hayırdır?”
“Gülcan Halil’i vurdum. Acil, buraya gel ya da hastaneye.”
Bunu duyan Gülcan bir müddet sustu. “Ne! Nasıl? Öldü mü?”
“Abla, insanları paniğe koyma, iyiyim ben,” diye seslendi Halil.
“Ben onu sizin hastaneye götürüyorum, sen de oraya gel. Bakalım durumu nasıl?”
Gülcan, Seher’in Vildan’dan sonra gelen kız kardeşi. Gülcan, tıp fakültesini kazanamadığı için doktor olamadı, ablası ona bir poliklinik açtı daha sonra Vildan ile beraber burayı hastaneye çevirdiler. Bu iki kız kardeşin Seher ile fazla işi olmazdı. Seher’in hayatı ile onların hayatı tamamen farklı idi. Kendi işlerinden Seher’i mümkün olduğunca uzak tutarlardı, zaten Seher de onlara çok karışmazdı. Bazen çatışmalarda Seher’in adamları yaralanırdı ama Seher kesinlikle onların hastanesine göndermezdi. Onlar da istemezdi. Halil istisnadır. Ona onların iyi bakacağını bildiğinden onu tuttuğu gibi onların yanına götürdü. Seher’e ne kadar “Bir şeyim yok abla,” dediyse de Halil nafile. Onu arabaya atıp hemen hastaneye götürdü.
Halil yolda giderken kendisine, “Abla” diye seslendi.
“Söyle paşam.”
“Bu gece ne kadar uzundu böyle.”
“Halil!”
“Efendim abla.”
“Bu uzun gecelere, uzunca bir zaman hazırlıklı ol.”
“Abla, neler oluyor bana anlatacak mısın?”
“Oğlum, anlatacağım da bir durmuyorsun ki. Kendini zorla vurdurdun bana.”
“Abla neyden bu kadar korkuyoruz?”
“Çok şeyden. Abbas’ı bıraktın mı?”
“Evet Abla?”
“Adamı ne yaptın?”
“Takip ettirdim.”
“Kimin adamıymış öğrenebildin mi?”
“Öğrendim abla.”
“Eee?”
“İşlerin arkasında Herman var abla.”
“Herman mı? Sanmam. Herman sadece kukla. Başkaları da vardır. Hatta bu şehrin dışından olan bazıları da vardır bu teşkilatta. Galip ölmeden yerine geçebilecek kişileri ortadan kaldırma ya da sindirmek için kurulmuş teşkilat. Şu anda en sağlam hedef biziz. Herman neredeymiş öğrenebildin mi?”
“Evet abla. Tamam. Yarın bakalım icabına.”
“Neyden korkmamız gerektiğini anladın değil mi? Galip, Meral, Yaşar, Herman içimize sinmiş hainler. Canın yanıyor mu?”
“Bu kadar düşmanımız varken yanmaz mı abla?”
“O değil len, ayağın acıyor mu?”
“Yok abla, anlattıklarında sonra tamamen gitti acısı. İyi de abla, biz bu kadar düşmanı ne zaman kazandık? Daha dün hepsi ile şeker gibiydik. Bizim Galip Amca ile ne meselemiz olur ki?”
Hastaneye varınca Halil’i Gülcan ve Vildan karşıladı. Hemen film, pansuman falan derken kurşunun damara ya da kemiğe gelmeden çıkıp gittiğini anlayıp rahat bir nefes aldılar.
Gülcan ise ablasına kızıyordu, “Ne istedin ondan abla?”
“Kızım bilerek mi yaptık?
“Eeeee? Nasıl oldu o zaman?”
“Evin önündeki masada uyumuşum. Bu kafasızda gel, sen beni aniden korkut.”
“Sen de vur hemen.”
“Hayır, elimde silah ile uyumuşum, korkunca ani bir refleksle tetiği çekmişim. Durum bu.”
Gülcan bunu duyunca ablasının gözlerine baktı. Ona, “Abla neler oluyor? Son zamanlarda çok tedirginsin, bilhassa evlendikten sonra. Çok değiştin. Durumun bizi de kaygılandırıyor. Kendine dikkat et, biliyorsun senden başka kimsemiz yok.”
Asalete ve sadakate bakar mısınız? Bunları Gülcan anlatırken sağ ayağına takılı protez, giydiği pantolondan görülmüyordu. Gülcan’ın anlattıklarından sonra, yüzüne bakamayan Seher’in yüzündeki pişmanlığı, vakayı bilen herkes görüyordu. Seher’in kendini kaybettiği zamanlardan birinin nasibini en ağır şekilde alanlardan biri de bu suçsuz ve günahsız kızdı. Dört yıl önceydi Seher hamile kalmıştı. Fakat çocuğu doktorlar erken doğurtmak zorunda kaldılar.
Seher ameliyata girerken Gülcan’ı yanına çağırdı. “Gülcan, şimdi beni iyi dinle.”
“Efendim abla, seni dinliyorum.”
“Birazdan doğuma gireceğim.”
“Evet abla.”
“Bak Gülcan. Doktorlar, “Çocuğu kurtarmaya çalışacağız,” diyorlar. Beni narkoza aldıklarında ne olur bilemem. Sakın ve sakın unutma, sen benim resmi vekilim ve varisimsin. Eğer ben masada iken işler iyice ters gider ve doktorlar benimle karnımdaki arasında bir tercih yapmak zorunda kalıp, sana sorarlarsa benim hayatta kalma ihtimalim çok, çocuğunki de milyonda bir olsa bile sen ne yapacaksın biliyorsun değil mi?”
Bunu duyan Gülcan ne diyeceğini bilemez. “Abla” dedi sadece.
“Çocuğu kurtarın,” diyeceksin.”
“Abla”
“Sakın “Anne” deme sakın! Çocuğun hayatta kalma ihtimali binde bir, milyonda bir olsa bile sakın unutma.”
Seher ameliyata girdi. Gülcan Allaha yalvardı, “Allah’ım beni böyle bir tercih ile sınama bu çok ağır bir imtihan olur bana,” diye. Ameliyat çok uzadı. Halil, dışarıdaki işleri halledip hemen hastaneye geldi. Gündüz on birde başlayan işlem saat üçte bitmemişti. Bu, herkesi tedirgin etmiş kaygıya düşürmüştü. Gülcan Halil’e Seher’in söylediklerini anlattı. Ona, kesinlikle öyle bir şey olamayacağını, tabi ki çocuktan vazgeçileceğini söyledi. Onlar konuşurken doktorlar ameliyattan çıktı, Seher’i sedye ile götürdüler.
Halil doktoru durdurup ona sordu. “Nedir durum Doktor Bey?”
“Maalesef yapacak bir şey yoktu, çocuğu kaybettik. Zaten ameliyata girerken kalp atışlarını alamıyorduk. Yani çocuk ölü doğdu. Başınız sağ olsun.”
Halil telaşla, “Seher?” diye sordu.
“Kendine gelmesi zaman alabilir, korkulacak bir şey yok onun için.”
“Peki Doktor, kalkamaz mı? Neticede bir cenaze var. Ne önerirsiniz?”
“Bence çocuğu defnedin. Onun kalkabilmesi en az iki haftayı bulur.”
Seher komadaydı. Kalkması zaman alacaktı. Onlar, cenazeyi alıp Seher’in diğer ölmüş çocuklarının yanına defnetti. Bu dördüncüydü. Dört küçük mezar. Kendi mezar taşlarından daha küçük, dört küçük mezar, bir hizada sıra ile dizilmişlerdi. Bu kocaman mezarlığın, doğmadan ölenler köşesine. Nesrin’in de dediği gibi “Hiç doğmadan öldüler ve hiç yaşamadan gömüldüler.” “Özlem”, “Özlem”, “Özlem” ve sonuncusu yine “Özlem” oldu. Bir çocuğa can pahasına duyulan hasretin adı ve tarifiydi, bu katı mermer taşlarına kazınmış, Özlem ve de özlem.
“Bunların hikâyesini yazacağım!” deyip de meydana atılan maharetli bir müellif, kaleminden kan sızacak kadar katı olsa bile yazamaz. Oysa annelerine bıraksan kendi kazırdı o isimlerdeki harfleri tek tek kendi parmaklarıyla. Parçalanan parmaklarından sızan kanlar, kap katı, buz gibi, taşları bile kan ağlatırdı. Sonra kan, bembeyaz taşlarda kurur kalırdı kırmızı güller gibi. Bir çiçekçi gelmiş ve onları oraya takmış gibi. Tek fark Nisan yağmurları, toprağa ekilenleri sulayıp büyütürken taşlarda açanları yıkayıp yok ediyordu.
Seher üç ya da dört gün sonra, kendine gelmeye başladı. Gelir gelmez göğüslerine bakmış sütten hayli şişkin olduğunu yani bir çocuğun emzirilmediğini tahmin edince, çocuğun öldüğünü anlar, yanında bulunan Aynur, Gülcan ve Vildan’a “Kardeşlerinin yanına koydunuz değil mi onu? Sonra, yalnızlık çekmesin. Ablaları bakar ona, benim size baktığım gibi.”
Bu, oradakiler için oldukça acı bir andı ve herkes farkındaydı ki Gülcan’a karşı tepkiliydi. Hastaneden evine çıkacağı gün, Gülcan ile tartışır.
“Gülcan!”
“Efendim abla.”
“Onu sen mi öldürdün?”
Şaşkınlıkla sorar Gülcan. “Kimi?”
“Evladımı”
“Hayır abla asla! Halil’e sor, doktora sor, ben asla bir şey yapmadım.”
“Size inanmıyorum, siz beni kurtarmak için onu öldürttünüz.”
“Hayır abla. Hayır. Vallahi de billahi de öyle olmadı. Çocuk karnında ölmüş, doktorlar söyledi.”
“İnanmıyorum size, öldürdünüz çocuğumu. Katilsiniz! Ben yaşayayım diye, Halil doktoru ayarladı, sen de tamam dedin ve yavruma kıydınız.”
Gülcan ağlayarak “Abla hayır!” dedi.
Halil odanın dışında bekliyordu. Gülcan, Seher’in üstünü giydirip onu çıkaracaktı. Bağrışmaları ve ağlamaları duyunca içeri girmeye karar verdi, fakat kapı içerden kilitliydi. Seher’in bağırışları ve Gülcan’ın ona yalvar yakar ağlamasını dışarıdan duyuluyordu. İçeride bir mesele olduğu aşikârdı. Halil kapıya vurdu. Kapıyı açmadılar. Durum ciddiydi, belli ki Seher önü alınamaz bir sinir buhranına giriyordu. Eğer durdurulmazsa sonu kötü olabilirdi. Karşısında ise kendisini koruyamayacak bir zavallı vardı. Her ne kadar öz kardeşi bile olsa kızdığında gördüğü tek şahıs annesidir. Onun için durum şu anda ciddi, biraz daha sonra çok daha vahim olabilirdi. Gülcan’ın en son olarak “Abla yapma!” dediğin duyuldu ve sesler kesildi. Dışarıdan ne kadar “Kapıyı açın!” diye bağırdılarsa da nafile kapı açılmadı. Oraya toplanan hastane personeli ve Halil’in adamları ne olduğunu anlamamıştı. Kapıyı kırmak son çareydi. İçeriden sesler tamamen kesilmişti. Kapıyı kırıldı. İçeri girildiğinde Seher’i gözlerini cama dikmiş öylece bakarken “Katili öldürdüm,” diyerek kendinden tamamen geçmiş bir halde sayıkladığını gördüler.
Onu ilk gören Halil, “Abla ne yaptın, Gülcan?” diye bağırıp cama koştu.
Seher, “Katili öldürdüm,” diye devam ediyordu söylenmeye.
Camdan bakan Halil dehşet manzarayı görünce “Aman Allah’ım! Çabuk olun, iki alt katta, balkon demirlerine takılmış. Hemşireler! Komaya giriyor ablama müdahale edin! Abla ne yaptın sen!” diye bağırarak alt kata koştu
Seher, ani bir öfke buhranı sonucu, Gülcan’ı camdan atmıştı. Kız, iki alt katta, yere dört kat kala balkon demirlerine takılmış, ayağı ikiye katlanmış, baş aşağı duruyordu. Bacağındaki kırıktan sızan kan, hızlıca aşağıya düşüp bir araba üstüne ve ön camına damla damla çarpıyordu. Sanki birisi yukardan tane tane gelincik tohumu serpiyor ve tohumlar düştükleri yerde bir anda kıpkırmızı açıyordu. Bembeyaz bir gelin arabasını süsler gibi. Gülcan’ın olduğu kata koştuk. Hemşireler Seher’i sakinleştirdi. Gülcan’ı oradan aldık, derhal ameliyata aldılar maalesef, bir ayağı kurtarılamadı. Bir müddet öyle dolaştı fakat doktorlar “Acılar çok artar ve sağlam kısmı da kaybederiz,” dedi ve ayağı bileğinin bir karış yukarısından kestiler. Şimdi, takma ayağa mahkûm ve mutlu.
Seher yaptığından çok pişman oldu. Günlerce ağladı. Gülcan defalarca “Ayak ne ki sana canım feda,” demesine rağmen yine de bu pişmanlık ve üzüntü uzun yıllar silinmedi hafızalardan.
***
“Hastanede işimiz bitince çıktım. Artık sabah olmuş, gün ışımıştı. Bu gece güneş hiç doğmayacak sandım. Seher ile eve gittim. Üç dört saat uyudum. Uykuyla uyanıklık arasında sesler duyuyor, uyku halinde sesleri seçemiyordum. Sanki birisi odaya girmek istiyordu da bırakmıyorlardı. Ağır ağır kalktım, üstümü giyinip salona doğru yürüdüm, yürürken birisi arkadan gelip oyun oynamak ister gibi gözlerimi kapadı, ellerinden bunun genç bir kız eli olduğu anlaşılıyordu. Sonra bir ara gözlerimi bırakıp, büyük bir sevinç ile koşmaya başladı. Koştuğu, Seher’di ve ona doğru koşan Nesrin’di. Yirmi yaşını geçmiş genç bir kız olmuştu. Aradan tam on beş yıl geçmişti Tosya hadisesinden sonra. Güzellikte küçük ablalarını geçmiş en büyük ablasına belki yaklaşacak gibiydi. Ama sadece belki. Çünkü onda, taklit edilemez bir güzellik vardı. Kırk yaşında olması ve daha önce yedi kez hamile kalıp altısının karnında ölmesi, birinin sadece bir gün yaşaması bu yediden dördü, dört aydan büyük olduğu için hepsine mezar kazıp cenaze kıldırmasına ve kendi elleri ile mezar taşı koymasına ve daha nice badireler atlatmasına rağmen, Allah vergisi güzellikten hiçbir şey kaybetmemişti. O güzellik ki Tosya’nın zifiri karanlık gecesine meydan okumuş ve geceyi aydınlatmış gibi gelmişti bana,” diye hep anlatır Halil.
Nesrin, ablasına hâlâ anne diyordu, “Anne!” diyerek koştu.
“Kızım, nur parçam, sen anneye sürpriz mi yaptın?”
“Seni görmeye gelmedim anne! Sana kızgınım,” diye karşılık verdi Nesrin.
Seher buna şaşırdı. “Ah, benim meleğim niçin?”
“Halil abimi vurmuşsun. Duyunca ilk uçakla geldim.”
“Yavrum, Halil abin orada sor bakalım var mı bir şeyi?”
Nesrin, Halil’in vurulduğunu ablalarından duyunca sabah ilk uçağa yer bulup gelmiş. Gün, öğlen olmak üzereydi. Kızların annesi Melek Teyze de geldi, bütün aile toplandı. Bu aileye en uzak olan Halil’di. Ama onu öyle kabullenmişler ki kendi öz amca çocukları ve hatta amcaları bile bu aileden birini görmek istediğinde çok önceden haber vermek mecburiyetindedir. Seher kendi akrabalarına, bilhassa, amcalarına karşı çok mesafelidir. Bu ailenin, herhangi bir ferdinin karşısındaki buna henüz yirmi dört yaşlarında olmasına rağmen Nesrin de dâhildir, destursuz oturamazken az önceki bağrışmalar, sırf Nesrin Halil’i rahatsız etmesin diye yapılıyordu. Tersi de doğru. O da bu aileyi kendi ailesi gibi kabullenmişti. Öyle olmasa kendi öz çocuğumu vermeyi kabul edemezdi herhalde.
Nesrin, “Halilcim, iyi misin, annem canını yaktı mı? Yaktı ise onu Melek’e söyleyeceğim,” dedi.
“Senin ablan benim canımı asla yakmaz. O, benim canım yansa dünyayı yakar.”
“Niçin vurdu seni o zaman?”
“Hak ettim. Okul nasıl? Şu başarısız ablana inat sen doktor ol da bize adam gibi pansuman yaparsın,” diyerek konuyu değiştirdi Halil.
Gülcan, “Beğenmiyorsan Seher ablama yaptır güzelim,” dedi.
Halil gülümseyerek “Yok kalsın, seninkine bayıldım,” diye takıldı Gülcan’a.
Seher annesini görünce ona, “Anne sen niçin erkenden kalktın?” diye sordu.
“Eee Nesrin gelmiş, akşama dönecek dediniz, onu görmeye geldim,” diye cevap verdi.
Seher, “O zaman, daha gitme, gelmişken kal burada,” dedi.
“Kalamam!” diye hafif sert bir şekilde cevap verdi Melek Teyze.
Seher, “Niçin?” diye şaşkınca sordu.
“Sıkılıyorum.”
Seher, “Kızların sana iyi bakıyor herhalde,” dedi.
Aynur, “Abla, takılma benim teyzeme. Bir tane teyzem var benim,” diyerek araya girdi.
Vildan, “Evde beş dakika durmuyor abla, sürekli hastanede,” diye şikâyet etti.
“Canım sıkılıyor evde kızım, orada en azından insan görüyorum.”
Nesrin, “Melekçiğim, sen bırak onları benim yanıma gel. Munise Teyzem seni gezdirir,” dedi.
“Gelmem ben o gâvur ellerine.”
Bu konuşmalar akşama kadar devam etti. Nesrin’i Havaalanına götürüp yolcu ettiler. Herkes gittikten sonra Halil ile Seher baş başa konuştular.
“Abla Herman’a saldıracak mıyız?”
“Saldıracağız elbette. Tam yerini tespit edip ilk fırsatta baskın yapalım. Uzun zamandır ülke dışındaydı. Niçin geri dönmüş bilmiyorum. Herman işi kolay onu hallederiz asıl mesele başka.”
“Nedir abla?”
“Yaş kırk oldu ve hâlâ bir çocuk yok.”
“Abla, o mevzuyu hallettik sanıyorum.
“Kendi çocuğundan bahsediyorsan olmaz o artık.”
Bunu duyan Halil sevinçle ve kaygıyla karışık sorar, “Niçin?”
“Çünkü benim kendi çocuğum var.”
Halil buna iyice şaşırır. “Hamile misin, nasıl olacak?”
“Abbas’ın eski eşi.”
“Evet.”
“Abbas’tan hamileymiş.”
“Bunu nerden biliyorsun abla?”
“Abbas, onu öldürmemem karşılığında bana çocuğu vereceğini söyledi.”
“Ama onu öldürdük.”
“Evet. Ama çocuktan vazgeçmedim çünkü kocamın çocuğu benim çocuğum demektir.”
Seher bir şeyi kafaya takmışsa bundan dönülmesi mümkün değildi. On yedi yaşından beri uğruna savaş verdiği, bu işten onu döndürmek imkânsızdı. Peki hangi anne çocuğunu verir ki? Halil bile Seher’e, “Veririm,” derken onu vazgeçirmek için elimden gelen her şeyi yapmanın hesabını yapıyordu. Peki şimdi ne olacaktı?
Bu sonu kestirilemez bir bilinmezlikten öte bir şey değildi. Nispeten sakin geçen, geçmiş on yılın acısının ilerleyen yıllarda kat be kat çıkacağı gün gibi ortadaydı. Abbas’ın Halil’in yanında konuşmadığı mevzu buydu. Abbas ona “Bana dokunma sana çocuğu vereceğim,” demiş. Seher ise “Çocuğunu satan her şeyi satar,” diyerek ipini çekmişti. Seher’in onu böyle bir ortamda ve böyle bir zamanda ortadan kaldırtması Halil’e pek akıllıca gelmedi. Seher’in, ondan daha fazla bilgi almak için yaptığı blöfü, Abbas yemişti ve çocuğu itiraf etmişti. Asıl ölüm fermanı bu olmuştu. Çünkü çok iyi biliniyordu ki Seher o çocuğu almayı kafasına koymuş ve kendine göre haklı bir zemin de hazırlamıştı. Durum böyle olunca Abbas’ın bunu kendine karşı her türlü şantaj ve tehdit malzemesi olarak kullanacağını ve bu durumun onun için sürekli ve sancılı bir karın ağrısı olacağını hesaplamıştı. Çocukla alâkalı her türlü pürüzü en başından kaldırarak hem çocuğun hem de kendi ailesinin geleceğini garanti altına almayı planlamıştı. Kısmen başarılı da olmuştu.
İlk olarak ailenin yirmi yıllık avukatı Kemal’i çağırıp ona bu işin resmi kanallar ile çözülüp çözülemeyeceğin sordu. Ailede herkes ona “Kemal abi” derdi. “Abi bir konuda fikrine başvurmak için seni rahatsız ediyoruz.”
“Dinliyorum Seher Hanım.”
“Abi, Abbas’ın eski eşi hamile,”
“Evet?”
“Ölmeden önce, “Çocuğum sana emanet ona sen bak,” diye bana vasiyet etti. Benim kanunen bir hakkım var mıdır?”
Kemal abi bunu duyunca hafifçe gülümsedi fakat bir şey belli etmedi. “Tabi ki vardır.”
Seher bunu duyunca gözleri parladı ve “Gerçekten mi?” diye heyecanla sordu.
Kemal Abi, “Gerçekten,” diye karşılık verince Seher, “Abi, onun için ne gerekiyorsa bir an önce yapalım. Parası hiç önemli değil,” dedi.
“Çok fazla bir şey gerekmiyor. Sadece hâkimin inanması lazım,”
“İnandırabilir miyiz?
“Yani şöyle, geçen bir dava vardı adam hâkime, “Sayın hâkim, Karadeniz benim, ben bu denize ortağım,” diyordu. Hâkim ona inanmamıştı,” deyince Kemal abi Seher şaşkın şaşkın onun yüzüne baktı.
Kemal Abi, “Evet,” diyerek devam etti.
“Öyle saçma şey mi olur abi?”
“Gerçekten delilleri ve inandırıcı sebepleri vardı.”
Seher tuhaf tuhaf bir Halil’e bir de Kemal abiye bakıyordu. “Neymiş ki abi delilleri ve inandırıcı sebepleri?”
“Denize işemiş, o yüzden denizde benim de suyum var deyip hak iddia ediyordu.”
Bunu duyunca Seher ve Halil ne diyeceklerini bilemediler. Avukat devam etti. “Gerçekten. Ona hâkim inanmamıştı. Seninki ondan biraz daha zor bir dava: O yüzden işimiz kolay olmayacak.”
“Abi, bizimle dalga geçiyorsun değil mi?” diye sordu Seher.
“Estağfurullah. Seninkinin yanında esamesi bile okunmaz.”
“Yani, olmaz diyorsun değil mi?”
“Aynen dediğim gibi, denize işeyen birinin, denizde ne kadar hakkı var ise senin de başkasının karnındaki çocukta o kadar hakkın vardır?”
Kemal Abi her zamanki gibi en doğruyu en güzel şekilde söylemişti. Duydukları Seher’in hoşuna gitmemişti elbette. Ama o yine bildiğini okuyacaktı. Ortalık çok karışıktı. Bütün bu karışıklık yokmuş gibi Seher Hanım, çocuğu almanın planları peşindeydi. Aynur’un son olanlardan haberi yoktu. Hadiseye nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordu Halil. Munise Teyze Aynur’un annesi. İspanya’da yaşıyor. Nesrin de onun yanında okuluna devam ediyordu. Aynur, annesi ile kalmayı sevmiyordu. Daha doğrusu oraları sevmediği için burada hayatını devam ettirmeyi tercih etmişti.
“Halil.”
“Efendim abla.”
“Çocuğun doğmasına üç ay var.”
“Evet abla.”
“Çocuğu alacağız Halil.”
“Abla, bilmiyorum ama bu her tarafından bela akan bir iş. Bu zamanda, üstelik bir de Herman ile başımız dertte. Niçin geldiği ve gücü hakkında hiçbir bilgimiz yok. Ayrıca izini buldum.”
“Öyle mi nerede saklanıyor?”
“Cevdet Koçali’nin yanında.”
Bunu duyan Seher buna çok sinirlenir. Toplu bir saldırı ile karşı karşıya olduğunu çok iyi anlamıştı. Bu âlemde kimse kendinden daha güçlü birini istemez. Kimse Galip Koşan’a karşı cephe alamayacağına göre geriye en güçlü rakip Seher kalıyor. Galipten sonra yerine geçebilecek sağlam bir halefi olmadığını bilen başta Herman, Cevdet ve Abbas’ın kardeşi Yaşar sonrası için kendilerine sağlam bir zemin oluşturabilmek için ellerinden gelen her yola başvuruyorlardı. Galip seksen yaşına yaklaşmış eski kurt. Hâlâ en çok korkulan ve en güçlü olanı. Durum böyle olunca kendinden sonra bırakacağı miras ise oldukça büyüktü. İşte bu mirasa tevarüs olmak isteyen bu akbaba sürüsü, önüne çıkabilecek engelleri kaldırmak için birlikte hareket ediyorlar. Seher Halil’e Aynur’u çağırmasını söyledi.
“Aynur!”
“Efendim abla.”
“Galip Koşanın kızı, Meral’i tanıyor musun?”
Aynur Cevap vermeden bir müddet bekledi, Seher biraz sinirli bir şekilde “Cevap ver!” dedi.
“Tanıyorum abla. Halil sen mi söyledin?”
Halil Aynur’a “Boş boş konuşma!” diye sert bir şekilde cevap verdi.
Bunu duyan Seher şaşkınca Halil’e dönerek “Sen, biliyor muydun Halil?”
Halil ise “Evet abla,” diyerek cevap verdi.
“Niçin bana söylemedin?” diye Seher sorunca Halil cevap veremedi.
Sonra Seher devam etti. “Halil’in suçu yok. Kızlar görmüş seni hastanede. Onlar söyledi. Ona benden bir haber götüreceksin,” deyince Aynur cevap vermedi.
Seher daha sert bir şekilde, “Anladın mı beni?” diye sordu.
“Tamam abla.”
“Ona karnındaki çocuğun, benim olduğunu ve onu alacağımı söyleyeceksin. Ona diyeceksin ki “Taşıdığın çocuk ablamın çocuğu, çünkü onun eski kocasının çocuğu,” Anlaşıldı mı?”
Aynur’un sessizliğini bozmadığını gören Seher sesini iyice yükselterek “Cevap versene kızım kime söylüyorum!”
Aynur çok ciddi bir şekilde, “Ben bunu yapamam abla,” diye karşılık verince Seher aldığı bu cevaba şaşırdı.
“Ne!” diye karşılık verir. Sonra “Halil!” diye sinirlice seslendi.
Halil, “Efendim abla,” diye karşılık verdi.
“Ne diyor bu geri zekâlı?” Halil bir şey diyemedi sessiz kaldı.
Söze Aynur devam etti. “Abla ben yapamam. Hiçbir anne çocuğunu vermez. Sen bırak çocuğu, Halil tabii şartlarda senin akraban bile değil. Onu senden artık kendi babası alabilir mi ya da sen onu birine verir misin? Bunu ben yapamam abla.”
Bu sözler Seher’in hiç hoşuna gitmez ve sesini yükselterek. “Ne demek yapamam?”.
Bu münakaşa sesler daha da yükselerek bir müddet devam etti. Vildan ve Gülcan da o sırada evdeydiler. Sesleri duyup onların olduğu evin girişindeki büyük salonuna geldiler. Ne olduğunu anlayamamışlardı. Onları görünce Halil ve Seher şaşırdılar çünkü evde olduklarını bilmiyorlardı.
Seher onları görünce “Hoş geldiniz kızlar, burada mıydınız?”
Kızlar “Hoş bulduk,” diye cevap verince Vildan Halil’e dönerek “Neler oluyor Halil?” diye sordu.
Halil sadece Vildan’ın duyacağı bir şekilde kulağına fısıldadı. “İşler biraz karışık.” Vildan ablasına seslendi.
“Abla!”
“Efendim.”
“Neler oluyor, nedir bağrışmalarınızın sebebi?”
Aynur Vildan’ın sorusuna cevap verdi. “Ablam Meral’in çocuğunu alacakmış, benim de gidip ona söylememi istiyor. Ben de böyle bir şeyi asla yapmam diyorum da ona kızıyor.”
Seher’in öfkesi ve ses tonu bir öncekinden daha da artarak devam ediyordu. “Aynur kes sesini! Kızlar siz ne zaman geldiniz?”
Gülcan cevap verdi. “Çok oldu. Abla, söyledikleri doğru mu?”
Aynur, “Elbette doğru. Kadın, Abbas’tan hamile, ablam da “Benim kocamın çocuğu,” diyerek, hak iddia ediyor. Benim de ona yardım etmemi istiyor,” diye karşılık verdi.
Seher dişlerini sıkmış bir halde, “Yardım falan istemiyorum, sana emrediyorum dediğimi yapacaksın!” diye çok yüksek sesle emreder gibi bağırdı
Aynur ise her seferinde daha da ciddileşerek ve adeta Seher’e karşı gelerek, “Ben de diyorum ki on beş yaşımdan beri, emirlerine can pahasına da olsa ne itiraz ettim, ne de muhalif oldum. Tosya’da işler ters gitseydi eğer Halil ilk kurşunu sana sıkmanın hesabını yaparken ben ise kendi göğsüm ile sana gelecek kurşunları nasıl durdururum onun telaşındaydım. Ama bu dediğini yapamam buna emin ol. Bu çok büyük haksızlık olur. Ben biliyorum, ben sana yardım etsem de etmesem de sen dediğini zorla yapmaya çalışacaksın ve sonunda hiç kimse için iyi olmayacak,” dedi.