Yukarıda ki olaydan üç gün önce Salim gelip Seher’e bir bilgi verir. Bu bilgi Seher’in beklediği bir haberdir.
“Hanımefendi, Meral kocasından ayrılmış.”
Seher ilk önce Salim’in ne demek istediğini anlamadı. Sonra Salim’in neden bahsettiğini anlayıp ona, “Ne zaman oldu?” diye sordu.
“Birkaç gün önce mahkemeden araştırdım haber kesin.”
“Tamam, Salim sağ ol,” dedi ve Salim çıktı. Seher ve Halil baş başa kaldı.
Halil Seher’e, “Meral kim abla?” diye sordu.
“Zannedersem aradığımız kişiyi bulduk Halil.”
“Kim abla o?”
“Hacı Ninenin bahsettiği kadın.”
“Tam anlamadım abla.”
“Adamı takip et Halil. Bir şekilde adamla tanışmam lazım.”
“Abla gidip alıp geleyim her neredeyse. Burada tanışırız her kimse. Ben çok iyi tanışırım biliyorsun.”
“Sen niçin tanışıyorsun ki oğlum sen mi evleneceksin adamla?”
“Haaaa ince işler. Tamam, abla tanışmayım o zaman,” dedi alınmış gibi.
“Oğlum alınganlık yapma. Tanışacaksın tabi ki de ama senin anladığın dilden değil.”
“Peki abla kimmiş bu arkadaş? Tanıdık biri mi?”
“İşte orası biraz karışık.”
Bu evlilik Seher’in dördüncü evliliği olacaktı. Öldürülen ilk kocasından sonra ikinci kez evlendi. Adamı kendi elleri ile öldürdü. Aradan bir yıl geçtikten sonra tekrar evlendi. Bu adamdan bir çocuğu olmayınca ondan da boşanıp Hacı Ninenin işaret ettiği adamı beklemeye başladı. Bu batıl inançlar yüzünden çok kişinin canı yandığı ve hatta canından olduğu bir gerçektir. Bundan sonra da canı yanacak ve bunun için çok ağır bedeller ödeyecek kişinin Seher’in olacağı aşikârdır. Hacı Nine Seher’e bir çocuk sahibi olacağını ve bunun sebebinin Tahiroğullarından birinin olacağını söylemişti. Rüyasında gördüğüne göre Seher’in bir çocuk sahibi olmasının Tahiroğullarından bir damada bağlı olduğunu işaret etmişti. Seher ise bu kehanete inanmış ya da bir umut diye sarılmıştı. Aslında Hacı Nine haklı çıkacaktı söylediklerinde. Fakat sonunda elde edilenler için ödenen bedeller elde edilenden kat be kat fazla olacaktı. Sonuçta yeşeren çiçeği sulayan, o çiçeği elde etmek isteyenlerin ve o çiçeği kaybetmek istemeyenlerin kan ve gözyaşından başka bir şeyi değildi.
Şimdi herkes düşünür ki hikâyenin gerçeği buraya kadar anlatıldı diye. Hayır. Kesinlikle hayır. Gerçekte hikâye başlamadı bile daha. Buraya kadar anlatılanlar bir muharebe meydanı resmine ters dönmüş bir gazete sayfasından metrelerce uzaktan bakmaktan başka bir şey değildi. O resme bakanlar bilsinler ki gerçek o değildir. Yine bilsinler ki daha savaş meydanının barut kokusunu almadı kimse, ilk kurşun patlamadı bile. İlk gözyaşı gerçekte akmadı ve damarlarda cevelan eden kan gerçek anlamda henüz feveran etmedi.
Halil Seher’in sorduğu adamın kim olduğunu, Seher’in teyzesinin kızı Aynur’dan öğrendi. İki gün önce eve geldiğinde Aynur’un evde olduğunu görünce ona konuyu açtı. Seher’in kız kardeşleri Seher’in yanında fazla olamazlardı. Kendilerine ait bir hastaneleri vardır ve onunla ilgilendiler. Aynur Seher’in Halil’den sonraki ikinci yardımcısı. Halil, Aynur’u görünce ona, “Ablam tekrar evlenecek. Haberin var mı?”
“Evet. Evleneceğini biliyorum.”
“Kiminle evlenecek biliyor musun?”
“Yok. Zaten sormadım da. Her evliliği büyük sıkıntılar yaşattı hepimize o yüzden ben açık konuşayım evlenmesini istemiyorum.”
“Abbas diye bir adam varmış. Onunla bir şekilde tanışmam lazım dedi. Ben de adamı buldum. Sürekli takıldığı bir lokanta var. Orada Seher onunla tanışacak.”
“Adam kimmiş?”
“Bilmem hiç araştırmadım. Gördüm sadece. Hiçte gözüm tutmadı.”
“Hayırlısı olsun. Kafaya koymuşsa dediğini yapar. Bakalım ne olacak?”
“Meral diye biri varmış. Geçen, Salim geldi ablama…”
Konuşmanın sonunu beklemeyen Aynur bir sarsılma ile irkildi. “Aman ya rabbim. Yoksa bu Abbas Meral’in kocası olan Abbas mı?”
“Tanıyor musun?”
“Elbette tanıyorum sen tanımıyor musun?”
“Yooo”
“Meral Koşan. Tahiroğlu Galip Koşan’ın kızı. Galipten sonraki halef. Bizim arkadaşımız. Benim, Vildan’ın, Gülcan’ın. Abbas da kocası. Doğru o kocasından ayrıldı. Tamam da ablam niçin onu istiyor ki?”
“Hacı Ninenin kehaneti öyleymiş.”
“Offff bu batıl inançlar. Daha kaç kişiye sebep olacak? Daha kaç can alacak? Gaipten haber veren bunaklar yüzünden kan durmuyor ailelerde. Geri zekâlı ahmaklar.”
“Bu çok kötü bir şey mi?”
“İnsanların bakış açısına göre değişir.”
“Nasıl?”
“Yani Galip ve Meral hatta Abbas’ın kardeşi Yaşar bir şey demezse tabii bir durum. Yoksa sıkıntılı tabi. Başka bir şey daha var.”
“Nedir?”
“Ama sakın ablama söyleme.”
“O zaman bana da söyleme.”
“Ama senin bilmen gerekiyor, ablamın değil.”
“Söyle bakalım neymiş?”
“Meral var ya…”
“Heee?”
“Hamile.”
“Nasıl?”
“Ben de yeni öğrendim, daha dört aylık.”
“Abbas’tan mı?”
“Herhalde, başka kocası mı vardı kadının?”
“Abbas biliyor mu?”
“Hayır.”
“O yüzden ablama söyleme diyorum. O da Abbas’a söyler. Adam da kadını rahat bırakmaz diye korkuyorum.”
“Yok, söylemem ama duyulur er ya da geç.”
“Olsun sen söyleme.”
***
Meral Tahiroğullarının kumandanı, Kabadayı Galip Koşanın iki kızından, küçük olanı. Ruh hastası bir adamın dalavere ve oyunlarına gelip bir hata yaparak böyle bir adam ile evlenmişti. Daha ilk aylarından, oldukça sıkıntılı olan bu evlilik üç yıl sürmüştü. Bu tamamen, Meral’in azmi ve gayretiyleydi. Kırk yaşlarındaki kadın da Seher gibi bir çocuk sahibi olmak istiyordu. Onun, Seher gibi irsî sağlık sıkıntıları yoktu, istediği zaman çocuk sahibi olabilirdi. Kocası Abbas ile arasındaki meselelerden dolayı bunda geç kalmıştı.
Evliliğinin son yılında, hamile kalan kadın, bunu kocasına söylemedi. Seher’in sağ kolu ve aynı zamanda Meral’in de yakın arkadaşı olan Aynur ile bunu paylaşır. Bu ileride çok işine yarayacaktı. Fakat hadiselerin tetiklenmesini de sağlayacaktı. İçi barut ile sıkıştırılmış bir fıçıyı patlatacak ilk ateşlemeydi bu. Öyle bir ateşlemeydi ki ileride başlayacak bir savaşın temeli atılmıştı. Bu öyle bir savaş olacaktı ki Meral’in karnındaki dört aylık ceninden başlayıp, yetmiş yaşını aşmış Galip Koşan’ı bile saracaktı. Abbas yarı deli bir adamdı. Dengesiz ve ismi konulamayan bir ruh hastalığına tutulmuş, karaktersiz ve şahsiyetsiz bir mahlûk. Hususiyetle, kadınlara uyguladığı şiddet ile bu hastalığına çare buluyordu kendince. Kumar düşkünü berduşun biri demek de yalan olmaz. Meral’in babası bunlardan tabi ki habersizdi. Yoksa Abbas’ın hayatta kalma şansı elbette yoktu. Galip Amca kendi âleminin kralıdır. Aslında, Galip Amca bu âlemin kralıdır. Kaide bilir, had bilir, racon bilir. Seher gibi değildir yani. Hele yeni türemiş kabadayı kırmalarına hiç benzemezdi. Abbas’ın, bütün bu yaptıklarının ardında küçük kardeşi olan Yaşar’a güven vardır. Yaşar her ne kadar abisinin yaptıklarını doğru bulmasa da ona karşı bir şey diyemezdi. Babaları Abbas’a olan güvensizliğinden dolayı, şirketlerin ve işlerin başına Yaşar’ı geçirmişti. Yaşar, alt âleme orta mesafede idi. Daha ziyade, tüccar tavrı ile herkese aynı mesafe ile yaklaşır, herkesin teline göre mızrap vurmasını bilen bir kafaya sahipti. Nasıl, benim ablam Seher ise, onun da ablası Meral denilebilirdi şu durumda. Anlatılanlara göre kocasının aile şirketleri batağa doğru gidiyormuş. Bu durumda Meral gizliden, Yaşar’a yardım edip onun kendi başına yükselmesini sağlamış ve bunda da oldukça başarılı olmuştu. Ne o Meral’den, ne Halil Seher’den ayrılabilir. Meral, Seher’den yaşça biraz küçüktü. Yaşar ise Halil’den birkaç yaş büyüktü. Seher Meral’i şahsen tanımazdı. Kim olduğunu bilirdi ama hiç görmemişti. Abbas Meral’den ayrıldığında Meral dört aylık hamiledir ve bunu bir sır gibi saklamıştı. Meral, Abbas’tan gördüğü kötü muameleye daha fazla katlanmak istemiyordu. Bunun için yapılması gereken tek şey ondan kurtulmaktı. Abbas önce buna yanaşmadı. Meral’in, “Bana yaptıklarını babama bir bir anlatırım ve aldığım terbiye, evimin kadını olma adına bunları kimseye anlatmadım. Artık dayanamıyorum. Dediğim de babam sana ne yapar hiç düşündün mü?” dedi Abbas’a ve Abbas korktu. Bu korku, ilk celsede boşanmanın tam adıydı.
Seher Cevdet’in yıllarca aradığı kardeşini şimdi bulmuşken yok etmek istemesini anlamamıştı. Halil’e dönerek “Oğlum sen anladıysan anlatsana meselenin özünü. Ben bir şey anlamadım bu işten,” deyince Halil, “Anlamayacak bir şey yok abla. Katil yıllar önce yok ettiğini zannettiği ceset ortaya çıkınca ister istemez paniklemiş. Çünkü ceset varsa cinayet de vardı. Cinayeti işleyen bir katil. Bir planlayan ve hatta bir ya da birkaç azmettirici. Anladın mı abla?” diyerek cevap verdi.
Seher sinirlenerek “Anlamadım ulan! Adam gibi anlatsanıza kim katil, kim azmettirici. Ya adam gibi anlatın ya da sabrım zorlanıyor,” dedi.
“Abla tetiği çekenin kim olduğunun bir önemi yok. Planlayan ise tam karşında duruyor. Azmettirici ise tam emin değilim ama galiba Ankara’da.”
Seher Cevdet’e dik dik baktı. Cevdet söylenenleri kabul eder gibi sessiz kaldı.
Halil devam etti. “Abla bu kutudaki adam Koçalilerin yaramaz çocuğu. Kumar ve her türlü pis işler vardı onda. Hovardalık, çapkınlık, evli kadınlarla düşüp kalkma ne ararsan. Tabi ailenin seçkin bireyleri için bunlar çok ciddi bir sıkıntı. Bilhassa Ankara’da vekillik için halktan oy isteyen biri için. Çünkü kutuda ki onun karısının kardeşiydi. O adamın olaylardan haberi var mı bilmem? Ama karısı planlayanlardan biri. Yoksa abla o köyden biz değil Cevdet’i, bir tane topal eşek bile alamazdık. Kaldı ki Cevdet Galip Koşan’ın has adamıdır. İlk kurşun sesinden sonra elli adamını yığardı oraya da bizi deldik delik delerlerdi. Tabi şimdi istiyor ki ceset ortadan tekrar kalksın. Bu yok etme işini de ancak Nebbaşlar yapar. Nebbaşlar da senin ve Galip Amcanın sözü olmadan iş yapmayacağına göre bu arkadaş da mecburen geldi senin anlayacağın. Galip Amcanın yanına gidemez çünkü aynen dediği gibi Galip Amca bu işlere artık bakmıyor. Giderse eli boş döner.”
Seher hepsini dinledi. Cevdet onayladı. Cevdet, “Seher neyin ne olduğunun senin için bir önemi var mı? İşte ceset. İster sen yok et. İster başkasına ver. Yeter ki bir daha ortaya çıkmasın.”
Seher Cevdet’i dinledikten sonra işi yapmanın kendisi için çok mantıklı olacağını hesap etti. Yapacağı bir şey de yoktu. Cesedi Berbat’a verecek “Yok edin,” diyecekti. Cevdet zaten masrafları ödüyordu. Aslında Seher çok akıllı ve zekidir ama işi yapmayı kabul etti. Her kolayda bir zorluk olduğunu en iyi hesap edenlerdendir Seher. Buradaki zorluğu idrak edememesini anlamak zordu.
Cevdet oradan ayrılırken arkasından seslendi. “Cevdet! Berati Koçali senin amcanın oğluydu değil mi?” Bu sesleniş aslında kötü bir şeyler olabileceğini hissettiği anlamına da gelebilirdi.
Cevdet tam kapıdan çıkarken arkasını dönüp beklemediği bu soru karşısında şaşkın şaşkın “Evet öyleydi,” dedi.
Seher ise devam etti, “Başına gelenleri biliyorsundur o zaman.”
“Biliyorum,” diye cevap verdi.
“Eğer bir dalavere çevirmek isterseniz önce o gelsin aklınıza.”
Berati, Cevdet’in amcasının oğlu aynı zamanda Seher’in ikinci kocası. Yani tırnakları ile boğarak öldürüp sonra da yaktığı kişi. Cevdet gerekli ihtarı alıp oradan ayrıldı.
Halil ve Seher baş başa kaldı. Halil, “Abla niçin kabul ettin?” dedi.
“Bu ceset üçüncü kez beni gelip buluyor. Vardır bunda bir hikmet. Halil hemen çıkalım geç kaldık. Şu adamın takıldığı yere gidelim de şunu bana bir göster.”
“Abla gidelim de sen adamın kim olduğunu biliyorsun değil mi?”
“Biliyorum.”
“Yani sence mantıklı mı? Hem bir ihtiyarın rüyasına göre iş yapmak ne bileyim bana akıllıca gelmedi pek.”
“Halil gidelim. Bana adamı göster gerisini ben hallederim,” dedi ve Hemen çıkmak için hazırlandı.
Halil ardından telaşlı bir hâlde seslendi. “Abla dur. Bu kutu ne olacak böyle orta yerde?”
“Onu Salim’e söyle bir kenara kaldırıp çok iyi saklasın. İleride bize lazım olacak.”
Bu kadın için en öncelikli olan kendi isteğidir. Gerisi ya gereksiz ya da teferruattır. Yani onun için yirmi yıldır aranan bir cesedin alelade ortalıkta durmasının en küçük bir önemi yoktu. İkisi beraber yola çıktılar. Seher adamı gördü yanına gitti ve konuşmak istediğini söyledi. Daha sonra birkaç gün daha görüşüp konuştuktan sonra adam Seher ile evlenmeye karar verdi ve düğün hazırlıkları başlardı. Adam Seher’in kim olduğunu çok iyi biliyordu. Buna rağmen bu kadar istekli olması Halil ve diğer kızları endişelendirmişti.
Böylece Seher evlendi. Bu sefer sade bir düğün yaptı. İlk evliliği hariç, bütün evliliklerinde kocaları Seher’in evine gelip orada yaşamaya başlamışlardır. Sadece İlk evliliği için Seher, “Gelin gittim,” derdi. Diğerleri için “Onlar bana gelin geldi,” derdi.
Seher dördüncü evliliğini yapalı bir ay oluyor. Halil de birkaç günlüğüne İstanbul’a ailesini görmeye gitmişti o sırada. Seher, yaşadığı bu şehirden çıkmayı sevmezdi. Dışarılar ona iyi gelmezdi. Bazen, çocuk için tedavi görmeye giderdi Ankara’ya ve İstanbul’a. Onun haricinde çıkmazdı şehir dışına. Balayına falan da gitmedi. Aslında yeni kocasına bir koca gibi davranmıyordu Aynur’un demesine göre, “Seher adamı hiç odasına almamış evlendi evleneli,” Herkes “Adamı sınıyor herhalde, bakalım başka yollara başvuracak mı?” diye düşünüyordu. Adamın ise en belirgin zaafı kumar. Bu tarz işlere meyleder mi bilmiyorum.
Herkesin en büyük korkusu, Galip Koşan’ın bu işe muhalif olması. Seher adamın kim olduğunu biliyordu. Niçin bu kadar aceleciydi bir türlü kimse anlamadı. Bu adamla tanışalı çok kısa zaman olmasına rağmen hemen evlendi.
Gerisini ise Halil şöyle anlattı. “Kafamda bin tane soru, Seher’in evinin bahçesinde yeni yeşermeye başlayan rengârenk bir gösteri sunmuş meyve ağaçlarına bakıyordum. Aydınlatma ışıkları vurunca ayrı bir güzel parlıyorlardı. Hepsinin yeni tomurcuk kokuları birbirine karışıyor ve ortaya dünyanın en güzel ve en masum kokusu çıkıyordu. Seher bu koku içinki “Bu dünyanın en güzel kokusu gibi gelmesin sana Halil. Bir kız evladının saçının kokusu dünyadaki bütün kokuları sindirir ve o kız çocuğunun yüzündeki güzellik bütün çiçekleri kıskandıracak kadardır. Ona bakan bir anne için. İşte ben bundan mahrumum,” der ve gözleri dolar, sonra odasına çekilirdi. Sessizce ağladığını sanırdı ama bizi de ağlatan, hıçkırıklı ve titrek ağlama sesini hep duyardık. Ben ömrümde bir çocuk için bu kadar uğraşan ya da mücadele eden başka birini bir daha tanımadım. Bazen, kendi kendime düşünür ve onun için derdim ki “Elinde kocaman bir servet, yüzünde dillere destan bir güzellik var. Şehrinde şöhretin, etrafında yüz tane köpeğin var. Bütün bunlara rağmen ömrünü bu kadar heba etmenin anlamı ne? Niçin bu gayret, niçin bu mücadele? Sadece bir çocuk için…” diye düşünürdüm. Aslında Seher’in çocuğu olmuyor değildi. Oluyordu fakat ya karnında ölüyor ya hiç oluşamıyordu ya da doğuyor fakat bir gün bile hayatta kalamıyordu. En az sekiz on defa bu şekilde hamile kaldı netice alamadı.
Bu renk ve koku cümbüşünde iyice kendimden geçmiştim ki Seher yanıma gelip “Halil!” dedi.
“Efendim abla.”
“Canın sıkkın gibi?”
“Yok abla.”
“İyi, en azından birimiz iyi olalım,” dedi imalı bir sesle.
“Ablacım, senin canını sıkan bir şey mi var benim bilmediğim?”
“Var, Halil var.”
“Söyle benim ablam, ne ise kaldıralım ortadan, kim ise gömelim toprağa.”
“Benim için yapar mısın?”
“Senin için bu şehrin evlerine tek tek girer, hepsini tek tek, tek başıma ve tek tuğlası bile kalmayacak şekilde, tufana uğramış harabeler misali tarumar ederim. Sen, sadece üzülme diye.”
“Anladım.”
“Bundan şüphen olmasın abla.”
“Yok, sadece merak ediyorum.”
“Neyi abla?”
“Tersini de yapar mısın?”
“Anlamadım abla.”
“Yani ben üzülmeyim diye yaptıklarını, beni mutlu etmek için de yapar mısın?”
“Asla şüphen olmasın. Sen emredince mevzu kapanmıştır. Sen “Yap,” deyince her şey sona ermiştir. Bundan en küçük bir şüphen olmasın.”
“Zaten yok.”
“O zaman ne yapmam gerekiyor abla? Söyle hemen yapayım.”
“Senden, birini bana getirmeni isteyeceğim.”
“Emret abla, hemen getireyim. Biliyorsan yerini söyle ya da adını. Bil ki dizlerinin dibindedir.”
“Yerini biliyorum ama adını bilmiyorum, daha koymadım.”
“O zaman söyle de hemen alıp geleyim sana, suçu ne ise bedelini ödesin.”
“Suçu yok. Dünyanın en masumu ve tamamen suçsuz.”
“Nerede abla bu?”
“Senin karının karnında Halil! Bana söylemedin ama karının hamile olduğunu biliyorum. Çocuk doğar doğmaz bana getir. Annesi, ağlamasını ne duyacak ne de tek damla süt verecek anladın mı?”
Bela insanın diline bağlıdır. Büyük konuşmak büyük bir beladır. Benim kıt aklımla, sonunu göremediğim bu hadisede, oldukça büyük konuşmuştum ki büyük bir bela bana gelip tosladı ya da toslayacak gibi. Seher bana söylediğinin aynısını Aynur’a da söyledi. Ona “Doğacak çocuğunu alacağım,” dedi. Aynur karşı çıktı. Tabii olarak. Çünkü kimse çocuğunu vermek istemedi. Kurtulamayacağını anlayınca “Abla Halil’in eşi de hamile, hem de beş aylık. Hem ben ne zaman evlenirim belli olmaz, ayrıca ben ölürüm de vermem “dedi. Aynur sıkışınca beni satıp böylece kendini kurtarmış. Mesele satarak kurtulmaksa ben satışın en âlâsını biliyordum ve içimden bir ses, bunu yapmamı sürekli söylüyordu. Peki ben yapabilir miydim? Aynen Aynur’un beni satması gibi ben de onu ve Meral’i mi satmalıydım? Seher’e “Abla senin zaten bir çocuğun var hem de kendi kocandan niçin uğraşıyorsun ki? Kendi kocanın çocuğu senin çocuğun sana kim ne diyebilir ki?” demek geldi içimden. Çünkü Aynur bana “Sakın ablama söyleme,” demişti. Meral’in hamile olduğunu söylememiş ama benim eşimin hamile olduğunu hemen söylemişti. Bu durumda, Seher’e hem bunu söyleyip hem de Aynur’dan duyduğumu söylemek en iyisi olurdu.
Seher devam etti ısrarla. “Evet, Halil söyleyeceğin bir şey var mı?”
“Abla…”
“Geveleme, niçin bana söylemedin eşinin hamile olduğunu?”
“Söyleyemedim abla, üzülürsün diye.”
“O zaman, şimdi mutlu et ve çocuğu bana doğduğu gibi getir.”
“Abla…”
“Ne diyeceksin Halil? Geveleme artık!”
“Bu zamana kadar senin emrinden çıkmadım, ne dersen başım üstüne dedim ve yaptım.”
“Yani?”
“Yanisi şu abla, bu zamana kadar nasılsa bundan sonra da öyle olacağından en küçük bir şüphen olmasın.”
“Netice?”
“Netice, çocuk annesinin karnından düşer düşmez senin kucağındadır.”
Bu son söylediğime Seher bile şaşırır. Onun aklına başka bir insanın çocuğunu sokup bir sürü insanın hayatını tehlikeye atamazdım. Bir anne için evladından ayrılmak çok zordur bunu biliyorum. Seher ile inatlaşmak olmazdı, yapacağım dediğini yapardı. Eğer “Olmaz,” dersen bu onu iyice kışkırtır ve işi zora dökerdi, benimse ona karşı bir gücüm yoktu. Zaten böyle bir yola da başvuramazdım. Yani onunla ne çatışır ne de zıtlaşırdım, neticede ablamdı. Kendi eşime gelince, onu ikna etmenin bir yolunu bulacaktım başka çarem yoktu. Kabul etmeyeceğini çok iyi biliyorum ama en azından hadiseleri anlatırım. Neticede işim çok zor onu biliyordum.
Bunları bu şekilde düşünürken Halil’in telefonunu çalar.
“Salim arıyor abla.”
“Hay Allah, unuttum. Seni arayacaktı, İstanbul’daydın. Sana söylemeyi unuttum.”
“Mesele mi var?”
“Var, hem de çok büyük. Aç telefonu, ona işe devam etmesini söyle.”
“Alo, Salim?”
“Abi, Abbas Bey adamın mekânından çıktı, şimdi Berbat’ın yerinde. Ben ne yapayım?”
“Tamam. Sen vazifeye devam et.”
“Tamam abi.”
“Abbas Bey adamın mekânından çıktı, ‘Berbat’ın yerinde şimdi,’ diyor abla.”
“Tamam, onun buraya gelmesi sabahı bulur. Orada kumar oynayacaktır.”
“Mesele nedir abla. Abbas’ın başı dertte mi?
“Halil, Abbas bu eve girdiği ilk günden beri bize ihanet etti. Yani bizi sattı.”
“Bir yanlışlık olmasın? Abbas niçin bunu yapsın ki? Hem bizi kime satabilir? Görünürde bizim kimse ile bir meselemiz yok. Amacı ne olabilir, bir fikrin var mı abla?”
“Sen burada kal. Abbas gelene kadar bekle, gelince beni kaldır. Ben odamda biraz uyuyacağım kaç gündür uyumadım.”
Bir şeyler oluyordu, Halil ne olduğunu henüz bilmiyordu. Ne olmuşsa o İstanbul’da iken olmuştu. “Olan her ne ise hoşuma hiç gidecek gibi gelmiyor bana,” dedi kendi kendine. Aklı karma karışık ve allak bullak. Kafası nerede ise çatlayacak gibiydi. Bu ne anlama geliyor anlamış değildi? Bütün bunların üstüne bir de çocuğu kaybettiği akılına geldi. O hepsinden beterdi. Neyi düşüneceğini şaşırmış haldeydi. “Yarın ilk iş olarak Aynur’u öldüreceğim. Adi kız beni sattı. Yok, öldürmem ama öldürmekten fena yapacağım kesin,” dedi. Saat gece yarısına yaklaşmıştı.
Halil’de hemen telefona sarılıp Aynur’u aradı.
“Halil! Gecenin bu saatinde aramanı neye borçluyuz ya da hangi dağın kurdu ödedi bunun bedelini?”
“Bu sefer ölen kurt olmayacak Aynur. Sinsi, korkak, hain bir çakal!”
“Ne güzel.”
“Aynur!”
“Efendim.”
“Bu gece son gecen!”
“Niçin?”
“Ulan, bu âlemde ne zaman adam satmak kaide oldu?”
“Seher gibi kaidana, kaide işlemez bunu biliyorsun.”
“Sen söyledin dimi hamile olduğunu eşimin?” Aynur bir müddet cevap veremedi.
Halil ısrar etti. “Cevap versene, sen söyledin değil mi?”
“Evet.”
“Niçin beni sattın?”
“Halil, özür dilerim. Sen de biliyorsun ki ben senin kadar güçlü değilim.”
“Ulan, Seher’e güç mü işler. Ne seni, ne beni? Ona karşı ikimizde aynıyız.”
“Halil, önümde iki seçenek vardı. Ya Meral ya sen.”
“Haaa o zaman tamam. Lan geri zekâlı, bana ne! Sen kendini kurtarmak için beni niçin öne sürüyorsun?”
“Özür dilerim.”
“Ya bırak, kapa telefonu.”
“Halil bir dakika!”
“Ne oldu!”
“Meral?”
“Eee?”
“Meral’i söyledin mi?”
“Hayır.”
“Ben de söylemedim ama seni ben söyledim. Özür dilerim.”
“Defol! Uzun bir müddet görünme bana.”
“Biz arkadaşız.”
“Kapa telefonu!”
En nihayetinde, Aynur kendini kurtarmak için Halil’i topun ağzına sürmüştü. İleride çıkan dedikodu ve safsatalarda, Meral’i Seher’in aklına kendi çocuklarını kurtarmak için, Halil’in soktuğundan bahsedilir ama yalan. Bu dedikodulara Meral’in kendisi bile inanmamıştı. Hem Aynur hem Halil, Meralden yana oldu uzun bir müddet. Kendilerince Meral’i koruduklarını sanıyorlardı. Yanıldıklarını anlayacaklardı elbet. Lakin çok geç olacaktı.
Güneş tam olarak kendine gelememiş ve dünyaya hâkim olamamıştı. Halil dışarıda, kamelyada durmuş uykusu kaçmış bir şekilde bekliyordu. Seher odasına çıkalı çok olmamıştı. Salim aradı. Abbas’ın, Berbat’ın yerinden çıktığını söyledi.
Halil hemen Seher’i aradı. Seher kocasını karşılamak için kalktı, kamelyaya geldi ve Abbas’ı beklemeye başladılar.
Onu beklerken Halil tekrar sordu Seher’e. Seher elinde bozuk madeni paradan biraz daha büyük bir şey ile oynuyordu. Ne olduğunu merak edip “Abla, o nedir?” diye sordu.
“Bu Halil…”
“Evet abla.”
“Bu ileri teknoloji ürünü bir dinleme ve kayıt cihazı.”
“Böcek mi?”
“Halil! Abbas bizi sattı İçimizde ne var ne yok hepsini söylemiş. Telefonlarımıza casus yazılımlar yükletmiş. Odalarda kayıt cihazları çıktı.”
Halil çok şaşırdı ve “İyi de abla, ne için?” diye sordu.
“Bilmiyorum. Gelince hepsini öğreneceğiz. Sen bir şey belli etme, az ileride bekle çağırırsam gel.”
“Nasıl fark ettin abla?”
“Temizlikçi, odaları temizlerken bir şey buldu. Bana gösterdi bu ne diye?”
“Sen ne dedin?”
“Şeker ölçüm cihazı dedim.”
“Âlâymış(!)” dedi hafif bir gülümsemeyle Halil.
“Dalga geçme. Kayıt cihazı, hem görüntü hem de ses alıyor. Senin odan, kızların odaları hatta bahçıvan kulübesi dâhil her yerde buldum onlardan.”
“Gerçekten mi?” diye sordu Halil telaşla.
“Ne oldu lan? Kötü bir şey mi yapıyordun odada?”
“Yok, abla da bazen konuşuyoruz, silah alıyoruz sağdan soldan biliyorsun onlar ile internetten konuşuyordum. Duyulmuş olabilir mi? Abbas’ı nasıl yakaladın?”
“Cihazlar sadece kayıt yapıyor. Yani dışarı aktarmıyor. O yüzden birinin onları alıp değiştirmesi gerekiyordu, içindekilerin alınması için. Abbas, onları değiştirmek için alıp dışarı çıktı. Takip ettirdim, sonra gidip birine teslim etti.”
“Niçin müsaade ettin?”
“Çünkü cihazlarda kayıt yoktu hepsini durdurdum.”
Bu sırada dışarıda araba ışıklarını fark eden Halil, “Geldi galiba,” dedikten sonra Seher kalktı ve içeri giren kocasını karşıladı.
“Gel hayatım gel.”
Abbas gelince Halil, “Abla, bana müsaade, arka tarafta biraz kestireyim. İhtiyaç olursa buradayım,” deyip yanlarından ayrıldı.