SIRADAN HAYAT🤍
Sabahları hep aynı sesle uyanıyorum. Eski bir çalar saat… Gıcırtılı bir melodisi var. İnsan başka bir hayatta, başka bir şehirde, başka bir benliğe uyanmak isterdi bazen. Ama ben hep buradayım. Aynı yatakta, aynı odada, aynı yalnızlıkta.
Gözlerimi açtığımda gri perdelerin arasından süzülen solgun ışık, duvarı yalayıp geçiyor. Saat yedi. Bugün yine hastanede sabah vardiyam var. Sıradan bir gün olmalı. Olmalıydı.
Kalkarken ayaklarımın altındaki parke zeminin soğukluğunu hissediyorum. Kahvemi koyarken yansıma gibi geçen düşüncelerim var. Onlara fazla takılmıyorum. Çünkü düşünürsem düşerim. Ve benim düşecek lüksüm yok.
24 yaşındayım. Hayatın yorgunluğunu omuzlamış gibiyim. Ailem uzaklarda. Bu şehirde yalnız yaşıyorum. İşim… iyi iş. Hemşirelik sabır işi. Ama kimse sabrının sana ne kadar zarar verdiğini sormuyor.
Bugün garip bir hisle uyandım. Sanki biri beni izliyordu rüyamda. Ve belki de bu hissi ilk kez yaşamıyorum. Sokağa çıkarken anahtarı iki kez çevirdim. Eskiden bir kez yeterdi.
Hastaneye vardığımda ortam aynı. Aynı kokular, aynı telaş… İnsanların acıları birbirine benzer; sadece şekilleri değişir.
Ama bugün… bir şey farklı.
İlk fark ettiğim şey, güvenliğin değişmiş olmasıydı. Yeni biri gelmiş. Sert bakışlı, tanımadığım biri. Gözleri bir saniye fazla üzerimde takılı kaldı. Hafifçe başını eğdi ama o bakış… sanki beni tanıyormuş gibi.
Görmezden geldim.
"Sarah, dün gelen dosyalar hâlâ kontrol edilmemiş."
Başhemşire bana her zamanki tonuyla yaklaştı. Alışığım. Yine de sesinde bir gerginlik vardı.
Odama geçerken bilgisayarımı açtım. Ekranın köşesinde küçük bir bildirim vardı. Açtım.
“İzleniyorsun.”
Sadece bu kadar. Ne gönderen vardı, ne açıklama. Silinmiş bir mesaj gibi. Anlam veremedim. Belki de hastanenin sisteminde bir hata… belki de biri dalga geçiyor.
Ama neden ben?
---
O gün öğle saatlerine kadar yoğun geçiyor. Yaşlı bir kadın tansiyon kriziyle geldi, üç çocuk ateşliydi, bir adam trafik kazasından sonra hâlâ şoktaydı. Ben de… içimdeki garipliği bastırmaya çalışıyordum.
Koridorda yürürken bir şey daha fark ettim. Gölgeler... normalden daha uzun gibi.
Ve sonra... asansörün cam yüzeyine baktım.
Arkamda biri vardı. Döndüm.
Boşluk.
---
O gece eve giderken kalbim huzursuzdu. Sokağın köşesindeki lambanın altındaki adam… sabahki güvenliğe benziyordu. Yüzünü net göremedim ama hislerim… haykırıyordu.
Eve vardığımda posta kutusunda bir zarf vardı. Ne isim vardı, ne adres.
Açtım.
Sadece tek cümle yazıyordu:
> “Artık geç kaldın.”
Yatarken ışığı açık bıraktım. Bu ilk değildi. Ama bu kadar korktuğum bir gece de olmamıştı. Rüyamda bir adam vardı. Yüzü hep karanlıktı. Ama sesi…
Soğuk. Emir veren. Tehlikeli.
“Geleceğim.”
Ter içinde uyandım. Kalbim sanki göğsümden çıkacak gibiydi. Elimi boğazıma götürdüm. Boğuluyordum sanki.
Ama yalnızdım. Evde başka kimse yoktu. Değil mi?
Uyku bir daha gelmedi. Yorganı dizlerime kadar çekmiş, yatağın kenarında oturuyordum. Zihnimde geceye dair hiçbir şey net değildi ama kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu. Rüyayla gerçek arasındaki o ince çizgi gitgide siliniyordu.
Telefonuma uzandım. Saat 03:26.
Ekranda bir bildirim vardı.
“Tanımadığınız bir cihazdan hesabınıza giriş yapıldı.”
İçim buz gibi oldu. Elim titreyerek bildirim penceresini aşağı çektim. E-posta kutuma girildiğini söylüyordu. Gözlerimi kırpıştırarak açtım.
Yalnızca bir tane yeni mesaj vardı. Konu yok. Gönderen yok.
Mesajda sadece şu yazıyordu:
> “Seni gördüm, Sarah. Beni tanımasan da ben seni çok iyi tanıyorum. Kalbin hâlâ kırık, ruhun hâlâ savunmasız. Bu yüzden seçildin.”
Bir an nefes alamadım. Ellerimle ağzımı kapattım. Kalbim deli gibi atıyordu. Gözlerim doldu.
“Bu ne demek? Kim seçti beni?!”
Ayağa kalktım, odanın içinde sinirli adımlarla dolaşmaya başladım. Pencerelere koştum, perdeyi araladım. Sokak boştu. Ama hissettiğim şey... bomboş bir sokağın vereceği sessizlikten çok daha ağırdı. Sanki bir çift göz, karanlığın içinden bana bakıyordu.
O an telefonum tekrar titredi.
Bilinmeyen Numara Arıyor.
Ekrana boş boş baktım. Parmaklarım kilitlenmiş gibiydi. Açmak mı? Kaçmak mı?
Telefon sustu.
On saniye sonra bir mesaj geldi:
> “Evinin karşısındaki ağacın altında ne olduğunu merak etmiyor musun?”
Kanım çekilmiş gibi oldum. Ne? Hayır... Bu sadece biriyle alay eden bir oyun olabilir. Ama aynı zamanda... gerçekse?
Ayağım beni düşünmeden kapıya götürdü. Giyinmedim bile. Sadece kapüşonlu montumu aldım ve yalınayak, sessizce merdivenlerden indim. Sokağa çıktım. Sokak lambası titriyordu. Gözüm hemen ağaca gitti.
Yerde bir şey vardı.
Zarf. Aynı bu sabah gelen gibi.
Çekingen bir adımla yaklaştım, eğilip aldım. Ellerim titriyordu.
Zarfı açtım. İçinden bir polaroid fotoğraf çıktı. Beni gösteriyordu. Hastanedeki dolapların önünde, gülümseyen hâlim. Dünden. O an.
Ama... ben o anda yalnızdım. Bunu hatırlıyorum.
Bir kâğıt daha vardı.
> “Seninle tanışmak için sabırsızlanıyorum. Çok yakında… seni almaya geleceğim.”
— L
“L”...
Bir isim. Bir imza. Ya da bir uyarı.
İşte o an, hayatımda ilk defa birinin gerçekten beni takip ettiğinden, izlediğinden… ve bana yaklaştığından emin oldum.
Bu sıradanlık artık bitmişti.
Zarfı eve götüremedim. Fotoğraf hâlâ avuçlarımın içindeydi, parmaklarımda terle karışık bir endişe. Onu cebime sıkıştırdım ama yüreğimden çıkaramadım. Sokağın ortasında bir süre hareketsiz bekledim. İçimde yükselen o garip his... yalnızca korku değildi.
Bu, izlenmekti. Bu, seçilmekti.
Düşüncelerim dağınıktı. Ayaklarım beni bilmeden eski bir yere götürdü: Hastane.
Gecenin bu saatinde hastanenin acil servisi hâlâ ışıklıydı. Sığınacak bir liman gibi duruyordu. Orada çalıştığım yılların alışkanlığıyla güven arıyordum. İçeri girip bir köşeye oturmak, derin bir nefes almak istedim. Ama kapının önüne geldiğimde... bir şey beni durdurdu.
Kapının camında kendimi gördüm. Solgun bir yüz, korku dolu gözler. O sıradan Sarah gitmişti. Yerine karanlığın içinden yürüyen bir yabancı kalmıştı.
Tam geri dönecektim ki, sırtımdaki soğukluk arttı.
Birinin beni izlediğini hissettim.
Arkamı döndüm. Kimse yoktu. Ama kalbim panikle çarpıyordu. Hava bile sessizliğe bürünmüş gibiydi. Kaldırım taşları, ışığın altında bile gri ve ölü görünüyordu.
Kapıya birkaç adım kala bir ses geldi.
Fısıltı.
“Sarah...”
İrkilerek geri döndüm. Bu sefer netti. Bir ses duymuştum. Gerçekti.
“Kim var orada?” diye bağırdım.
Ama cevap gelmedi. Sadece rüzgâr.
Elimi cebime attım. Telefonum hâlâ oradaydı. Hızlıca açtım. Ekran yine titredi.
Yeni bir mesaj. Bilinmeyen numara.
> “Kalabalığın içindesin ama hiç bu kadar yalnız olmamıştın. İsimleri, yüzleri unut. Gerçek sadece yaklaştığında hissedilir.”
Ekranın ışığı parmaklarımda titriyordu.
İçimdeki buz erimedi. Aksine, her kelime yeni bir diken gibi içime battı.
O gece eve dönmedim. Sabaha kadar şehrin farklı sokaklarında yürüdüm.
Uykusuzlukla yorgunluk birleşince karanlıkta kayboluyordum.
Ve bilmediğim bir şey vardı:
Arkamda biri vardı.
Adımlarımı takip eden, nefesime sessizce eşlik eden bir yabancı.
Belki de... artık yalnız değildim.