5. BÖLÜM: 7 KEZ YAŞANAN GECE

2332 Kelimeler
Peggy Bir dedektife olanları anlattığımız için Veronika'nın da benim de içim rahattı. Riden erkenden masadan kalkınca Veronika ile bir müddet birbirimize bakakalmıştık. Üzerimizde haklı bir durgunluk vardı. Olabilecek olanın getirdiği görünmez ama ağır yükler. Veronika can sıkıntısı içinde oflayarak cep telefonunu çıkardı. Parmakları az sonra hızla klavyede gezindi. Sam'a yazıyor olabilirdi. Parmakları hareket ettikçe yüzünün ifadesi değişiyordu. Riden'in dediklerini kafamda tekrarladım. Lina Alter'in allık boyasıyla kızarmış yanaklarını hayal ettim. Kapı eğer zorlayarak açılmadıysa, Lina Alter gerçekten gelen kişiyi, katili tanıyor olabilir miydi? Durum buysa tüm Alter'lerin sorguya çekilmesi gerekirdi. Katilin profilini kafamda canlandırdım. Yalnız kadınları seçiyordu. Görülmeyenleri. Ve diyelim ki onları ölüme hazırlıyordu. Ne hakla? O kimdi? Neden bunu yapıyordu? Sorulardan kafayı yiyecek gibi olduğumda, oflayarak Veronika'ya baktım. Aramızda bir suskunluk yemini vardı. Sırf bu sessizliği dağıtmak için ona doğru eğilerek konuştum. "Sam'la neden devam ediyorsun?" Duraksayarak gözlerindeki değişimi görmeye çalıştım. O değişim ki bana çok şey anlatacaktı. Belki de bildiğim şeyleri. "Yasak aşk yaşadığın patronunun artık sana da güven vermediğini inkâr etme." "Sessiz ol," dedi korkuyla. Sanki Sam onu kapalı telefonun öteki ucundan duyabilirmiş gibi. Oysa sesim zaten duyulmayacak kadar kısıktı. "Bak Veronika. Şu an katil bir şekilde içimizde. Bizi izliyor bile olabilir," dedim. Durumun ciddiyetini anladığını biliyordum. Buna rağmen anlıyor gibi davranmıyordu. İhtiyacım olan tek şey paylaştığımız aynı kaderin sorumluluğunu üstlenmesiydi. Belki de ondan fazla şey bekliyordum. Alaycı şekilde güldü. Eleştirel bir sesle devam etti. "Sence ben olanları anlamayacak kadar aptal mıyım?" Müziğin sesi yankılandı. "Bir anda ondan uzaklaşırsam bize huzur verir mi sanıyorsun?" Vermezdi, haklıydı. Gigi Tracer yazılı o dosyayı düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum. Jerry ile aramızdaki soğukluğu bile düşünemeyecek kadar. Veronika telefonunu masaya bıraktı. İki tane daha bira söyledi. Garson bize yakınlaşmak ister gibi bakıyor ama fırsat bulamıyordu. Onu zerre kadar umursamadığımızda da Buzz'ları bırakarak gitti. "Şimdi ne yapacaksın?" Bunu bir dost gibi sormuştu ve dost olmak için dünyanın en kötü zamanıydı. "Bilmiyorum," diye cevapladım soğukça. Kafam bütünüyle karışmıştı. Dalgınlığım koyulaşırken üstünde ışığın parladığı içecekten buz gibi bir yudum aldım. Kafamdaki düşünceler etrafa saçıldı. Bir müddet gözlerimi kapatarak hayallerde dolaştım. Bizi kurtaracak bir şey olması gerekiyordu. O şeyi bulana kadar üzerimde bir bina yükle nefes alacaktım. Tek kendimi avuttuğum nokta, o kadınlardan farklı olduğumdu. Yalnız değildim. Kocam vardı, iş arkadaşlarım, belki de artık Veronika. Hayır, yanılmıştım. Belki de Veronika ile dost olmak için en iyi zamandı. O da yalnız değildi, ben de. Kendimi mi kandırıyordum? Hayır, Jerry'nin bana bıraktığı öpücükleri ve sadece ikimize ait olan geceleri düşününce kendimi kandırdığım sonucuna ulaşılamazdı. Beni gerçekten seviyordu. Bir an bile sevgisinden şüphe etmemiştim. O zaman... Veronika bana düşüncelerimi sorgulatır gibi baktı. O zaman yalnız olamazdım değil mi? Kimim kimsem vardı benim. Saatin geç olmasıyla sessizlik bıçak gibi kesildi. Veronika bir anda kalktı, kasaya gitti, ücretleri ödedi. Kim ödeyecek tartışması yapacak hâlimiz de yoktu. Onu beklerken çantama telefonumu attım. Ekran bir an bile parlamamış, kimse beni aramamıştı. Duygusal olarak beni çöküşe götüren etkenlerden biri işte. Soğuk havaya çıktığımızda Veronika'nın sarı saçları rüzgârın etkisiyle dalgalandı. Elbisesinden açıkta kalan omuzlarına soğuk hava değdikçe ürperiyordu. Yanında eş zamanlı ve biraz da ona oranla kısa boyumla yürüyordum. "Seni bırakabilirim..." Sessizlik. "Ben giderim." "Neden? Seni o kadar mı rahatsız ediyorum?" Aramızda mecburiyet dışında bir dostluk olamazdı. Buna rağmen ona bunu dillendirmedim. Belki de zamanı değildi. "Yarın arabamı alması için Jerry'i gönderemem..." "Neden, üşengeç biri mi?" Gözlerimi devirerek, "Tartıştık," dedim bunu onunla neden paylaştığımı anlayamadan. Çantasından sigarasını bulup çıkardı ve bir çöp yaktı. Çakmağı ikinci çakışında yanmıştı. Ojeli tırnakları arasında tuttuğu yeşil, parlak çakmağını çantasına soktu ve bana baktı. Arabasının önüne gelmiştik, çantasından anahtarları çıkarttı. Arabanın sinyalleri yandı. "İyi akşamlar," dedim ne diyeceğimi bilmeksizin. "Sana da." Elini havaya kaldırdı, soğuk değildi hareketleri. Hatta samimiydi. Aynı şekilde ona el sallarken buldum kendimi. R & G'nin daha iki güne kadar en sinir olduğum insanına. Şimdi tüm bunları bir kenara bırakma zamanıydı. Eve gider gitmez sıcacık battaniyemin içine girecek ve tüm detayları bir deftere yazacaktım. Böylece fikirlerimi rahatlıkla toparlayabilirdim. Anahtarı çantamın yarı açık fermuarının arasından çıkarıp düğmeye bastım. Kapılar açıldı. Şoför koltuğuna doğru yürüdüm. Normal şartlarda Dijital Köpekler şarkısını dinlemem gerekirdi. Ama ne tuhafki bugün istemiyordum. Aslında tuhaf değildi. Motoru çalıştırdım. Aracı yan park etmiştim. Normalde asla yapacağım iş değildi. Ama olmuştu bir kere. Trafik ışıklarına varana kadar kafam bir dünyaydı. Telefonumu şöyle bir kontrol etmek istediğimde otuz saniye vardı. Ana sayfamda gördüğüm isimle ilk kez tüylerim bu sebepten diken diken oldu. Sam. Patronum beni neden aramıştı? Önemli bir şey ya da işle ilgili mühim bir durum olması durumunda önce Veronika'ya ulaşırdı. Bana değil. *** Veronika Eve döndüğümde saat 23.00'dı. Varır varmaz Peggy'e eve döndüğümü yazdım. Çift tik oldu ama bana cevap yazmadı. Bunu boşverdim, kesinlikle oradaydı ve telefonunun şifresini kimse bilmiyordu. Bana kalırsa kocası bile. Ne kadar gizlerse gizlesin aralarının iyi olmadığı ortadaydı. Tahmin edersiniz ki mutsuz ilişkiler daima ortadadır. Sam'in aile ilişkisininin berbat olduğunu ilk anladığım ve onunla yakınlık kurmaya çalıştığım günkü gibi. Sam'a daha önce söylediğim gibi yarın ona toplantıda seksi asistanı olarak eşlik edecektim. Güzel ve her işi becerebilen bir kadın rolü. Ve gecenin sonunda daima Sam'a ait. Bana, bütünüyle onun zekâsından ve girişiminden pay almış gibi görünmemi söylerdi. Bunu bazen yatakta, bazen de aramızda bir nefes mesafe varken söylerdi. O zamanlar onunla aramda gerçekten de koca bir dünyanın olamayacağını düşünürdüm. Şimdi ise dolaptan çıkan dosya kafamı karıştırıyordu. Gigi Tracer. Bu ismi kafamdan silmek için epey çaba sarf ettim. Bunlardan biri de çantamı karşıdaki askılığa fırlatmaktı. Güm. Askılık yere devrildi. Metalin zemine çarpma sesi parkelerin canını acıtmış gibiydi. Benim de canım yanıyordu ve bence acımı paylaşabilirlerdi. Üzerimdekilerden kurtulup kendime şeffaf turuncu bir pijama takımı seçtim ve hıphızlı giyindim. Gidip ellerimi yıkadım, bu aralar ellerimi köpüklerini tam temizlemeden alelacele yıkıyordum. Sanki biri, banyoda ya da başka bir yerde beni izliyordu. Bunun korku filmlerinden kalma saçma korkulardan biri olduğundan emin olmayı denedim. Zaten başka çarem de yoktu. Banyodan çıkar çıkmaz oturma odasına geçip mor berjerime kuruldum. Sıcak, parlak ve sevecen ışıklar yayan şömineyi tam karşıma almıştım. Berjerin tam sağındaki aynaya dans eden alevin görüntüsü yansıyordu. Kısık ışım altında oturmaktan ürperir gibi oldum. Ama gözlerim yorgundu ve dinlenmeleri için karanlığa ihtiyacım vardı. Babam ne zaman ışıkları açık uyumam gerektiğini söylesem, karanlıkta tüm iç organların dinlendiğini söylerdi. Böylece beni kısacık bir konuşmanın sonunda, ışıklar kapalı uyumaya ikna ederdi. Tüm gece benimle kalıp kalmayacağını sorduğumda hep kalacağını söylerdi. Yalan söylerdi. Hiç kalmazdı. Yalan söylemeyi babamdan öğrendikten sonra, herkese yalan söylemeye başladım. Tüm çocukluğum, ergenliğim ve gençliğim boyunca. Annemi defalarca kez arkadaşımda olduğum konusunda kandırır ama hep bir erkeğin yatağında olurdum. Ya da hep flörtlerime onları sevdiğimi söyler, sonra yarı yolda bırakırdım. Kendimi bir şeylere ermiş gibi hissederdim. O kadar iyi yalancıydım ki, kendime bile yalan söylerdim. Şu günlerde yaşadığım her şeyi kendime bir ceza gibi hissetmeye başlamıştım. Odanın dört köşesini kaplayan tozlu sessizlik içime işlemişti. Pencereler kapalıydı ve kapalı olması zorunlu gibiydi. Dışarıda hafif bir rüzgâr vardı. Yaz günlerinden sıcak bir günün ardından gelen soğuk, ağır bir yemeğin üstüne yenen tatlı gibiydi. Ateşin çıtırtısı eşliğinde bilgisayarımı açtım ve pinimi tuşlayarak dosyalarıma girdim. Oradan indirilenler kısmını seçerek, Sam'in bana en son attığı pdf'i buldum. Çift tıklayarak boynumu esnettim. Dosyanın açılmak için beni en sevmediğim tarayıcıya götürmesi ilk kez umurumda değildi. Defalarca kez bu tarayıcı üzerinden dolandırılsam da... Üstelik verileri çalıyor haberlerine rağmen. Tarayıcı açılır açılmaz ekranda bir dolu otomatik haber belirdi. İki araba reklamı, bir iş kazası ve bir kadın cinayeti haberi. Ağırca yutkundum, nefesim boğazıma ağırlık yapan bir yük gibi asılmıştı. "Viana Heiddel ve Lisa Alter'in katili kim?" İki kadının gülümserken çekilmiş talihsiz fotoğrafı. Bu fotoğrafın neresinde duruyorduk? Peggy ve ben. Bu kötü çizilmiş çerçeveye katkımız ne olacaktı? Ölüm mü? Yoksa bir parça daha eklenmiş yalnızlık mı? Çarpıya basarak haberlerden çıktım. Kafamı zor toplasam da pdf dosyasındaki ürünün özelliklerini ve bütün detaylarını, baştan sona dikkatlice okumaya başladım. Girişimimiz yeni bir ruj konseptiydi. Taş, kâğıt, makas ruj seti. Taş olan ruj; pürüzlü, girintili çıkıntılı bir yapıya sahipti. Kâğıt olan pürüzsüz ve düz, makas olan tırtıklı bir dokudaydı. Meşhur oyun konseptinin kozmetiğe uyarlanmış hâlinden başkası değildi. Ürünlerin içeriğinde laboratuvarda defalarca denediğimiz karışımların kokusunu barındıran, konsept uyumlu renk kodları ve doygun malzeme partikülleri kullanılacaktı. Üstelik insanlara organik ürün vaat edecek, dış ambalajları çevre korumaları tasarlayacaktık. Sayfaları baştan sona tam yedi defa okuduğumda, yabaştan gözlerime uyku çökmüştü. Eskiden olsa heyecanlanır, tüm geceyi uykusuz geçirirdim. Kozmetikte her zaman kendimi, kadınlığımı bulmuştum. Eskiden dediğim ise o Hindistan gezisinde, valizimi kaybettiğin geceye kadardı. Daha yakın bir zaman... O gelen kargo, benden çalınan afiş, kaybolan valizim her şeyi değiştirmişti. Düşüncelerim kafamda sigara dumanı gibi süzüldü, geriye dairesel halkalar bırakıyordu. Koltukta uyuyakaldığım kısa bir sürenin sonunda, adım sesleri eşliğinde irkilerek gözlerimi açtım. Kâbus muydu? Hayır? Gözlerimi geri kapatmalı mıydım? Hayır. Yere düşen vazonun paramparça olma sesi ve ürperen omuzlarım... Her yanım baştan sona titriyordu. Tüm hücrelerim bu tehlikeli dans oyununa katılmıştı. Sonrasında sessizlik. Yerimde hâla gözlerim kapalı duruyordum. Bana doğru yaklaşan adım sesleri. Kalbim vücuduma kan pompalamakta yetersiz kalıyordu. Yerimden kıpırdamamı, arkamı dönmemi engelleyen ağır, dikkatli alınmış bir nefes. Sadece sonumu düşündüm. Beni öldürecek suç aletini. Katil beni bulmuştu. Haber sitesindeki o cinayet haberlerden birinin kapağında. Öldürülen yalnız kadın Veronika Queen. Öldükten sonra kimsenin arkasından ağlamayacağı Veronika Queen. R&G'nin kapak yüzü. "Veronika..." Adım tanıdık bir ses tarafından söylendiğinde, gözlerim ağırca açıldı ve derin bir nefes bıraktım. İstemsizce, "Sam," dedim ve arkamı döndüm. Doğru ya, evimin anahtarları onda vardı. Onunkiler de bende. "Özür. Seni korkuttum sanırım." "N-neden öyle sessiz girdin ki?" Ona hesap sorar gibi görünmek de istemiyordum. "Uyuyordun," dedi zoraki bir gülümsemeyle. "Dikkatli olayım derken vazoyu kırdım." Sam'in yüzünün yanında Gigi Tracer'in yüzü belirdi. "Veronika..." diye mırıldandı Sam erkeksi sesiyle. "Beni duyuyor musun?" Çarpılanmış 'öldü' yazısı. Sonra geri alınmıştı. O dosyanın, Sam'in dolabında ne işi vardı? Eski bir çalışan mıydı? Kimsenin bilmediği... Şu an hayatta mıydı yoksa hayır mı? Her şeye rağmen, gözlerimi gözlerine sabitledim. Dudaklarımda sadece Sam'a ait bir gülümseme belirdi. Ona karşı takındığım bir yüz ifadesi. Evet, benden şüphelenmiyordu. Hem de hiç. Bana aynı şekilde gülümsedi. "Çalışıyorsun..." Gözlerini bilgisayarımın ekranına çevirip geri çekti. Ya görmemesi gereken bir şey açık olsaydı. O zaman ne olurdu? Yoksa beni ortadan kaldırır mıydı? Belki peşin hüküm veriyor, Sam'in katil şüphelisi olduğu konusunda aceleci davranıyordum. Olayların hiçbirini de birbirine sağlıklı şekilde bağlayamıyor olabilirdim. Tüm bunlara rağmen tek bildiğim, artık ondan korktuğumdu. Hiçbir açıklama, o dosyadan sonra bunu değiştirmezdi. "Evet..." dedim şaşkınlığımdan kurtulurken kısık bir sesle. Rahatlamış gibi bana doğru birkaç adım attı. Aramızdaki mesafenin ne kadar uzak olduğunu o an idrak edebildim. "Uyuyakalmışım." "Her zamanki gibi yedi kez okudun, doğru mu?" "Evet," dedim elimi saç köküme atarak. Utangaçlığım, kafa karışıklığından olsa gerek üzerimden çekilmişti. "Her bir detayın aklımda kalması için çabalıyordum." Sam detaycılığa bayılırdı. Bu onun her şeyi kontrol etme arzuzundan ileri geliyordu. "Kalmasaydı da seni azarlamazdım." Ses tonu beni her zamankinden daha fazla etkilemek ister gibiydi. Ne diyeceğimi karıştırdım. Neden? Sadece bir defa daha onu etkileyecek şekilde gülümsedim. "Öyle mi?" diye mırıldanmakla yetindim. Belki de ilk kez canı gönülden beni rahat bıraksın istiyordum. "Öyle," dedi ısrarcı bir yakınlıkla. Bu gece tamamıyla ona ait olmamı istiyordu. Ya aksini istersem? İstediklerinin aksine bir şeye karar verirsem? Bu gözler o zaman bana ne yapardı? Beni öldürür müydü, kanımı mı içerdi? Ölüm kelimesi tüylerimi diken diken etmeye yeterken bunca zaman ölümün ağzımda basit bir laf olmaktan öteye gitmediğini anladım. Şimdiye kadar ölüm zamanı ve yeri belli bir ecelden fazlası olmamıştı benim için. Bu dünyada ne yaparsam yapayım ölünce rahat edecek, yaşamak kadar doğal bulacaktım bunu. Ama şimdi... Onun zamanının başkası tarafından planlandığını, Tanrı'nın kontrolünden alındığını düşünmek geriyordu beni. Kanım ateşte pişen bir et gibi kızarıyor, bedenim binbir türlü musibetten nasibini alıyordu. "Öyle," diye sayıkladım bir kez daha. Aramızdaki mesafeyi azaltarak bana doğru yaklaşmaya başladığında, parfüm kokusu burun deliklerime doluyor; beni ait olmadığım bir bedene hapsediyordu. Kaderimin ipleri onun ellerindeymiş gibi hissediyordum. "Seni özlüyorum..." dedi adımları bana gelirken. İlk kez beni özlemesi ölümün diğer adı gibiydi. Hasretinden yerinde yakıcı bir zehir görüyordum, ölümün ikinci yüzünü. "Ben de," diye mırıldandım ama kendim bile sözlerime inanmakta güçlük çekiyordum. Onun benden şüphelenmesine izin veremez, karşısında böyle aptalca duramazdım. Elini hafifçe saçlarıma doğru kaldırdığında gözlerim kokusunun etkisiyle otomatikman kapandı. O ufak dokunuş bana kocaman bir yük gibi gelecekti. "Toplantıyı boşverelim," diye fısıldadı saç tutamlarımı birbirinden ayırırken. Dokunuşu yumuşak ve kontrollüydü. Ama işin ilginç yanı kontrol bu sefer bende değil, tamamen onun ellerindeydi. "Özlememişsin," dedi içimi bütünüyle okur gibi bir hayal kırıklığı takınarak. Boğazımdaki yükten kurtulmak istercesine yutkundum. "Özlüyorum." Gözlerine bakmakta güçlük çekiyordum. Aklıma aptal gibi başka bir kelime de gelmiyordu. Sadece onu kuru birkaç lafla ikna etmek istiyordum. Beni rahat bıraksın, bu gecenin karanlığında yüzmeme biraz izin versin istiyordum. O karanlığın beni boğacağını bilsem de... Yalnız kalmak istiyordum. Etrafta bir katil varken ve o katil yalnız kadınları hedef almışken... Ben yine yalnızlığı seçmek istiyordum. Bu sefer Sam'i değil, kendimi. Tüm dünyaya olan güvenim yerle bir olmuş, aramızda kısalan mesafe beni bir dünya kadar uzaklaştırmıştı ondan. "Bu gece değil," demek istedim ama dudakları çoktan bana doğru geliyordu. Arkamı dönüp gidemezdim, her zaman koştuğumdan sırtımı dönüp kaçamazdım. Bedenim onu arzuluyor, ruhumsa ondan deli gibi korkuyordu. "Sam," diyebildim yalnızca; "Ben..." Dudakları hazzın doruğundayken havada duraksadı. Göz kapaklarından fırlayan uzun kirpikleri, göz altlarını kara bir leke gibi gölgelemişti. "Sen..." dedi gözleri kapalı hâlde. "Bu gece gerçekten beni istemiyorsun." Elleri yavaşça belime doğru kayarken, bedenim yine onun hasretiyle yanıp tutuşuyordu. Kendimi ağlayacak gibi hissediyordum, tek kelime etmeye gücüm de cesaretim de yoktu. Ellerim göğsüne doğru istemsizce yerleşirken, bedenim tamamıyla onun hakimiyetine girmişti. "Bu gece," dedi. "Bu gece değil," dedim, tam o esnada Sam'in zil sesi odayı doldurdu. Sam ellerimden kurtulmaktan vazgeçmiş gibi bana yaklaşarak telefonu çıkardı ve ekranda parlayan yazıyı görmeme izin vermeden arkasını döndü. Ellerim göğsünden düştüğünde rahat bir nefes aldım. Arayan kimdi? Karısı mı? Hayır, sesi normal bir tondaydı. Daha çok çalışanlarından birine konuşur gibiydi. "Veronika'ya ulaşamadım, o yüzden aramıştım..." dedi uzaklaşıp mutfağa doğru giderken. "Evet, tamam. Görüşürüz. Sorun yok." Telefonu kapatıp cebine koyuşunu seyrettim, mutfağı işaret etti. "Biralar?" *** Elektrik direklerinin yüzlerine yapıştırılmış siyah beyaz yıpranmış fotoğraflar; gecenin karanlığında sokak lambasının yetebildiği kadar aydınlattığı puslu ışığın altında parlıyordu. Yoldan gecenin geç saatlerinde gelip geçen araçların gürültüsü duyuluyordu. Pencere önlerinde dalgalanan çiçek yapraklarından biri koparak, binanın dördüncü katından aşağıya doğru süzüldü. Elinde tuttuğu, "Son 21 gün kaldı!" yazılı afişe doğru baktı. Parmaklarının altında sallanan kâğıtların üstünde iki kadının fotoğrafı vardı. Veronika Queen ve Peggy Roots.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE