2. BÖLÜM: SUÇ SARMALI DNA

2633 Kelimeler
👤 Renkleri karıştırırken yalnızlığın acı tadıyla dudakları titredi. Havada süzülen toz zerreleri, geçmişten bir parça gibi ciğerlerine kaçtı. Hepsi kurbanlarının yüzünden dökülen ölü dokular gibiydi. Her bir kadınının yüzünü gözlerinde canlandırmayı denedi. Kaç kişiyi öldürmüştü? Bir mi yoksa iki mi? Yoksa hiç mi? Zihnini zorladı, hiçbir şey hatırlamıyordu. Onları nasıl bir makyajla boyamıştı? Bilmiyordu. Allık paketine baktı ve kokulu tozları içine çekti. Sonra daha fazla koku için burnunu bir müddet kapatarak geri açtı. İşte kokunun etkisiyle, o tenin üzerindeki makineden yeni çıkmış tişörtün deterjan kokusunu hatırladı. Bu temizlik kokusu, ölüm kokusuna karışmış; onunla bir olmuştu. Viana Heiddel, dedi ve panoya baktı. Kadının yüzünün çeşitli açılardan çekilmiş fotoğrafları vardı. Onların kime ait olduğunu unutmamak için isimler de bir panoya asılmıştı. "Onu ben mi öldürdüm?" dedi kafasını ellerinin arasına alarak. "Öldürecek miyim yoksa öldürdüm mü?" İnternete girdi ve Viana Heiddel'in cesedine ait hiçbir fotoğraf bulamadı. Cinayet haberleriyse her yerdeydi. Lina Alter denen bir kadının da cinayet haberini gördü. Paletleri sırayla koklayarak, onu öldürenin kendisi olup olmadığını anlamaya çalıştı. Paletten gelen mum kokusu, onu hemen kanlı parkelere götürdü. Bıçağı kadının tam kalbine sapladığı anı anımsadı. Sonrasında her şey silikleşti. *** Peggy Balkonun soğuk esen havası altında, elimdeki afiş sallanıyordu. Parmaklarımın arasında tuttuğum kağıt parçası beni gitgide dalgınlaştırmaya başlamıştı. Yoldan geçen arabaları, sokağı gören ufak koltuğumdan seyrederken; her şeyin hızla aktığını hissettim. Jerry bu kadar dalgın olduğumu görünce, "Bir sorun mu var bebeğim?" diye sordu ve omzuma bir şal bıraktı. Başımı iki yana salladım. "Hayır, teyzen uyudu mu?" "Sesi gelmiyor, herhalde evet," diye yanıtladı. Arkamı döndüm, bir anda ona her şeyi anlatacak gibi oldum. Sonra vazgeçtim, onu mutsuz etmek ve korkutmak istemezdim. Yalnız o allık paletini açtığımdan beri nefesimde sanki tozlu, rutubetli bir hava vardı. Korku tenimi sıyırıp geçti. "Bir şey mi söyleyeceksin Peggy? Seni iyi görmüyorum? Rahatsız olduğun bir durum mu var?" Bu sözleriyle ağlayıp kendimi kucağına atmamak için zor durdum. "Her şey yolunda tatlım. Sadece yorgunum." "Peki, yalnız kalmak istiyorsun," dedi gülümseyerek. "Beni çok iyi tanıyorsun." Bana yaklaştı ve alnıma bir öpücük kondurdu. Sonra da rahat kalmam için yalnız bıraktı. Düşünceler yatak odasına gittiğimde bile kafamın içinde dönüp duruyordu. Veronika uyumadan bir mesaj bırakmıştı. "Korkuyorum," yazıyordu apaçık. "Bu gece uyuyamayacağım. Ya sen?" Sorusuna cevap vermekte zorlandım. Gece boyunca berbat rüyalar gördüm. O berbat yanık kokusu kâbuslarımda bile midemi bulandırıyordu. İrkilerek uyandığımda elimi gerdanıma koydum. Jerry öteki tarafa dönüp uyumaya devam etti. Hızla aldığım nefesimi bilinçli olarak yavaşlatmaya çalıştım. Jaluzilerin arasından sızan mavi kırmızı ışık polis araçlarından geliyor olmalıydı. O uykumu bölen siren sesi de. Jerry derin uyuyordu. Sessizce yorganı sıyırarak ayaklarımı yere bastım ve jaluziyi yukarı kaldırdım. Sokakta bir hareketlilik olmuştu. Ne oluyor diye ürkerek bakmayı bırakıp oturma odasına gittim. Televizyonu hızla takıp güncel haberleri açtım. GECE 03.00 HABERLERİ Rainy Sokak'ta cansız bedeni bulunan yalnız kadın Lisa Alter'in mezarının yanına bir mezar taşı daha eklendi. Kadın cinayetleri dur durak bilmiyor. Viana Heiddel'in cesedi yalnız yaşadığı müstakil evinde bulundu. Tıpkı Lisa Alter'in yüzünde bulunan kırmızı boyayla. Adli tıp kimya testi sonuçlarına göre, bu markası tespit edilemeyen bir allığa ait parçacıklar içeriyor. Katil zanlısının yakalanma mücadelesi devam ederken, halkımızı birlikteliğe davet ediyoruz. Haberin tenimde bıraktığı soğuk etti, dakikalar sonra bile bende kaldı. Fayansların soğuğu bedenimdeki tüm sıcaklığı çekiyordu. Bu tutmuş ellerimle koltuğa bıraktım kendimi. Gözlerimi kapattım. O cesetlerden biri... Hayır, dedim. Sırada kim vardı? Veronika mı yoksa ben mi? Karanlığa vuran televizyon yansımasında yapay süs bitkisinin yapraklarını seyrettim. Belki ilk kez ölümü düşündüm. Hayır, sağlıklı kalmalıydım. Zihnimin düzgün düşünmeye ihtiyacı vardı. Haberdeki her bir detayı dikkatimi vererek hatırlamayı denedim. Yalnız yaşadığı müstakil evinde ölü bulunan Viana Heiddel. Yalnız kadın Lisa Alter. Bu ikisi arasındaki tek şey yalnız olmalarıydı. Peki ya Veronika ve ben? Biz yalnız mıydık yoksa değil miydik? Televizyonun sesi koltukta kalıp da havanın aydınlandığı süreye kadar kısıklaştı, duyulmaz oldu. Sadece reklamların o heyecanlı sesi ara sıra kulaklarıma sertçe vuruyordu. Telefonumdan bir mesaj geldi. Gözlerimi kıpırdatıp da ona uzanamadım. Biri beni sarsıyordu. "Peggy?" Derin derin nefes alırken karşımda Jerry'i gördüm. "Jerry." "Bebeğim, gerçekten iyi olduğuna emin misin?" Başımı hızla salladım, boğazım kurumuştu. "İşe geç kalacağım," dedim ve randevularla dolu dosyamı bulmak için ayaklandım. Yüzümü gizlemek istiyordum. "Telefonun gece boyunca çaldı herhalde, yatak odasından sesi gelip durdu," dedi Jerry yanıma yaklaşıp telefonumu uzatırken. Uzattığı telefonu alıp mesajlara baktım. Veronika: -İyi misin? Bir şeyler yazsana! -Neyin var senin? -Hey? -Bir şey mi oldu? Bu benzeri birçok yorum endişeyle arka arkaya yazılmıştı. Kendimi berbat hissederek onu aradım. İlk çalışta açtı ve derin bir nefes aldı. "Neden bunu yaptın bana? Aklımı aldın!" dedi. "Geceden beri arıyorum. İnsan bir kere de duyup cevap vermez mi?" "Kusura bakma! Ben!" Elimle alnımı sıvazladım. "Dalmışım." "İyi tamam, işte görüşürüz." "Görüşürüz," dedim ve Jerry'nin yanından ölü bir ruh gibi geçip gittim. Bir anda kolumu tuttu ve uzunca süre yüzüme baktı. "Seni seviyorum." Birbirimize bunu deme ihtiyacını sık duymaya başlamıştık. Belki de yeterince hissettiremediğimizi düşünüyorduk ya da gerçekten öyleydi. "Ben de seni. Hem de çok." Yanından ayrılıp hazırlanmaya başladım. Victoria Teyze'nin uyandığını hisseder hissetmez de adımlarımı hızlandırıp evden çıkıp arabaya atladım. Trafik yoğundu. R&G Kozmetik binasına yorgun argın gittiğimde dalgındım, cinayet haberleri burayı da derinden sarsmıştı. Herkes hakkında konuşuyordu. İşimi yaparken dikkatli olmak benim ana özelliğim olsa da evden alelacele çıkmak ve gece boyu dikkatimi bir noktaya verip oturmak sinirlerimi bozmuştu. Müşterilerden birisi, "Ölümsüz makyaj istiyorum," dedi. "Güçlü ve ölümsüz bir kadın makyajı." Bu laf içime dokunmuştu, fırçaya uzandığımda elim titriyordu. Dediklerini yapmam olması gerekenden uzun sürdü. Profesyonelliğimi tehlikeye atmaktan ilk kez korku duydum. Öğle arası yaklaşıyordu, sabırsızca boş koltuklara geçtim. Veronika, makyaj ürünlerinin gönderim raporuyla alakalı bir dosyayı üst birimlere iletirken; bilgisayar başında araştırdığım cinayet haberlerinden çıktım. "Dün telefonumu açmayınca aşırı korktum," diye itiraf etti. "Özür dilerim," dedim sadece. "Bir dahaki sefere hemen aç," dedi kaderimizin ortak olduğunu ima eder gibi. Başımı salladım. "Bak... Bir şey dikkatimi çekti," dedi sesini kısarak. O esnada Murray ve Steve içeri dalmıştı. "Selam kızlar!" dediler eş zamanlı olarak ve karşıdaki koltuklara oturdular. Veronika benden uzaklaştı. "Ne fısıldaşıyordunuz?" dedi Murray kahvesini sehpaya bırakırken. Steve başını sallayıp turuncu papyonunu düzeltti. Veronika konuyu dağıtmak ister gibi, "Bize yok mu kahve?" diye sordu. Murray başını iki yana salladı ve "Bugün dünya erkekler günü!" dedi. İkimiz de konuyu bastırmak için güldük. Bir an önce Veronika'ya tespitlerimi aktarmak istiyordum ama ikisi de bir türlü gitmiyordu. Normal zamanda varlıkları iyi gelirdi. Ama şimdi rahatsız edici bir gölge gibiydi insanlar. Sakin kişiliğim eriyip gidiyordu. Ancak öğle arasının hemen ardındaki molada Veronika ile görüşebildik. "Yalnız olmaları," dedik aynı anda konuyu kaldığı yerden hatırlayarak. "Sen de mi dikkat ettin?" diye sordu Veronika. "En göze çarpan bu değil mi? Sıradaki kim olacak?" dedim korkuyla. Cevap vermedi. Beraber kahve içmek üzere kafeteryaya yürüdük. Konuşacak bir şey bulamıyorduk. Normal zamanlarda birbirimizi iğnelemekle yetinirdik. Düşünceli bir şekilde, hayatımın geldiği noktayı düşünüp parayı öderken Jerry aradı. Aklı bende kalmıştı. Ona iyi olduğumu söyledim ama ikna etmekte zorlandım. "Gece sürekli bir şeyler mırıldandın..." dedi. "Ateşli misin diye defalarca kontrol ettim." "Nasıl şeyler?" Kaşlarımı o karşımdaymış gibi kaldırdım. "Allık paleti falan... İşe çok mu takıyorsun kafayı? Eğer çalışmak seni yoruyorsa-" "Jerry, teşekkür ederim hayatım ama iyiyim ben. Çalışmak bana gayet iyi geliyor." "Peki, şimdi dersim var. Görüşürüz," dedi. Konuşmak istemediğimi anlamış, belki onu önemsemediğimi düşünmüştü. "Aranızdaki ilişki nasıl?" diye sordu Veronika; kahve fincanlarını tepsiye yerleştirerek. Soğuk iletişimimiz dışarıya kadar yansımıştı. "İyiyiz," dedim masaya doğru yürürken. Derin bir nefes aldım. Başını hafifçe salladı, maşayla kıvırdığı saç lüleleri sallandı. "Dahası da var mı?" "Yok, iyiyiz o kadar," dedim ve saçlarımı geriye attım. Çantamdan bir ayna çıkarıp rujumu tazelemek istediğimde, dudağımın üstünde hemen bir sivilce çıktığını gördüm. Cildim strese çabucak tepki veriyordu. Veronika, yorgun ve dalgın suratıyla bana baktı. "Eski flörtlerimden biriyle konuştum dün." "Klasik sen!" "Bağırma!" dedi dişlerini sıkarak ve sesini iyice kısarak devam etti. "Suç Departmanında çalışıyor. Şu konuyu belki ona anlatabiliriz. Bugün çıkışta barda buluşacağız. Geleceksin değil mi?" "Jerry'e sormadan-" "Bırak şimdi sen Jerry'i. Bunun sırası mı? Şimdi kimse seni flört etmeye ya da eğlenmeye çağırmıyor. O bir polis. Sadece bir polis, tamam mı?" dedi. "Bunu kendine mi hatırlatıyorsun?" diye sordum imayla. "Bak, hiç sırası değil Peggy." "Peki," dedim ve kahveden bir yudum içip Jerry'nin kıskançlığını düşündüm. "Sadece bir polis." Buna ihtiyacımız olduğunu biliyordum: Bir polise. Bu çıkmazı tek başımıza taşımamıza izin vermeyecek bir yetkiliye danışmak, üzerimdeki bir şeyler yapma sorumluluğunu azaltabilirdi. Elbette gün içindeki yorucu sorumluluklarımı azaltmasa da! Veronika'nın telefonu çalınca ayrıldık. Önce ayrılmayı teklif etmediğim için gurur meselesi yaptım. 13.45 randevusu için hazırlanmaya başladım. Gerekli paletlerle cansız bir manken üzerinde deneme yaptım. Bu hayatsız, plastik model bile beni ürkütmüştü. Gözlerimde ölen kadınların internette hiç paylaşılmayan görüntüleri vardı. Kurbanları ölüme hazırlayan katil, makyajlarını nasıl yapılmıştı? Allıklar, kuru ve aniden soğumaya başlamış yanaklarında nasıl bir görüntü oluşturuyordu? Mankenin yanaklarındaki kırmızı boyayı temizlemek istedim. Sanki bu, artık parmakla silinemeyecek bir kan iziydi. Defalarca peçete ve temizlik spreyiyle yanakları yıkadığımın farkında değildim. Murray'in sesiyle irkilerek kendime geldim. "O gerçek bir insan değil ama aceye yatırdın yani!" dedi gülerek. Mankenin oyuk gözlerine baktım ve sahteden gülümsedim. Ölenlerin yüzünde, o korkunç vakit gelmeden gülümsemeleri, hayat umutları nasıl çekilip gitmişti? "Ah, dalmışım," dedim dudaklarımı ısıtarak. "Randevun?" "Saat kaç?" dedim korkuyla. "Müşteri az önce geldi, kapıyı açıp onu içeri almanı bekliyor," dedi yine gülerek Murray. Elimi aceleci bir telaşla alnıma koyarak ortalığı şimşek hızıyla toparladım ve aynayı en iyi şekline getirene kadar parlattım. Murray'i dışarı çıkarmak bahanesiyle, kapıda bekleyen mezuniyet balosu için saç yaptırmaya gelmiş ergen bir güzel kızı içeri aldım. Beklediği için üzgün görünmüyordu. "Bayan Roots?" "İçeri gel Rachel," dedim ve ona oturması için koltuğu işaret ettim. Rachel'in suratı bir anda asıldı. "Nereden geliyorsun bakalım?" diye sordum malzemelere uzanırken. "Of! Terapistimden! Ailem benim ruh sağlığımla ilgili sorunlarım olduğunu düşünüyor!" dedi öfkeli bir sesle. Saçlarını bir tokayla ayırıp tuttururken sordum. "Nasıl bir sorunmuş tatlım?" "Yalnızlığı tercih ediyormuşum, arkadaşlarım olmalıymış." Söylediği kelimelerle bu kadar ürkeceğim hiç aklıma gelmezdi. Gece çıkan cinayet haberlerinde kalma kesitler üst üste binerek beynimi didikledi. "Arkadaşlar iyidir," dedim zorlukla; belki de onu teşvik etmek için. Oysa kendim de çok arkadaşcanlısı biri sayılmazdım. Jerry ile tanışmam sadece bir mucizeydi, hem bana hem aileme göre. Kafamdaki sesi susturmayı denedim: katil yalnızları seçiyor. "Arkadaşlar o kadar da iyi sayılmaz," dedi Rachel. "Seni yargılarlar." "Belki de doğru insanları bulamamışsındır tatlım," dedim yüzüne kapatıcıyı sürerken. Yavaşça genç ve diri teni görünmeye başlamıştı. "Sanmam Bayan Roots." Elim allık sürmek için fırçaya uzanırken titredi. Evimin bir yerlerinde çekmecede duran o palet dikaktimi dağıtmakta ustalaşıyordu. Kendimi kaybettiğimi hissettim ve kırmızı tondaki boyayı zorlukla sürdüm. Kendimi bir makyöz gibi hissedemiyordum. Sadece bir gün içinde profesyonelliğim elimden alınmış gibiydi. Rachel makyajından neyse ki memnun olarak onu kapıda bekleyen babasının aracına gittiğinde, derin bir nefes aldım. Normalde makyaj yapmak terapi gibi gelirdi. Şimdi ise seansın bitmesini güçlükle beklemiştim. Nefesim ara ara daralmıştı. Bu daraltı hissi akşama kadar sürdü. Rachel'den sonra gelen müşterilerimden birkaçı hasta olup olmadığımı sordular. Devamlı makyaj için bana başvuran düzenli müşterilerimdi hepsi. Onlara zorlayıcı bir gülümsemeyle biraz yorgun hissettiğimi ama her şeyin yolunda olduğunu söyledim. Hepsi de çok narin ve kibardı. Üstelik allıklarını gösterişli yapmamı istemişlerdi. Akşam saatlerinde Veronika'ya ait olduğunu nereden duyarsam duyayım anlayacağım o stilettoların seslerini duydum. Kapı tıklatıldı ve içeri kucağında dosyalarla girdi. "Bunlar bugünkü müşterilere yaptırdığımız deneme anketleri," dedi yorgunca ve hepsini masaya yığdı. Sonra da derin bir nefes aldı. "Hazır mısın? Yarım saate barda olmamız gerekiyor." Etrafı toparlarken, "Umarım bir faydası olur," dedim. "Umarım," dedi ve çekmecemi kapattı. Unutmuştum. "Paleti almayı unutma," dedi gözlerime bakarak. Başımı belli belirsiz sallayarak unutmamak adına hemen çantama yerleştirdim. Sonra da Veronika, Sam'in odasının hemen girişindeki bölmesine gidip çantası ve alışveriş paketleriyle döndü. Aşağı iner inmez paketleri aracına bıraktı ve "Benimkiyle gidelim," dedi kırmızı Toyato'sunu göstererek. Kapıları açıp şoför koltuğunun hemen yanına oturarak emniyet kemerlerimi bağladım. Yakınlardaki "Banana Bar" a gitmek için arka arka çıkış yaptı ve becerikli bir şekilde, ters yöne saptı. "Müzik ister misin?" Başımı salladım ve hafifçe gülümsedim. "Dijital Köpekler." Camları açtı, müzik de içeri sızan soğuk havayla beraber kulaklarımı doldurdu. "Bunu ben de seviyorum," dedi. "Bunu bilsem daha önce dost olabilirdik," diye cevapladım. "Dostluk kriteri eşittir Dijital Köpekler şarkısı diyorsun yani." "Öyle de sayılır," dedim ve bacak bacak üstüne attım. Çantamı kucağımda oynatarak içinden minik aynamı çıkardım ve terapi niyetine makyaj yapmaya başladım. Veronika, Sam'in çağrısını cevaplayıp yasak aşkı sürdürücü flörtez kelimeleriyle konuşurken; ben de ruju dudaklarıma yedirmekle meşguldüm. Telefonu bara gelmeden iki dakika önce kapattı. Arabadan inip kapıları kilitledik ve iki katlı, mavi bir uzay üssünü andıran bara girdik. "Neden Banana Bar demişler anlamıyorum. İnsan her şeyin sarı olmasını bekliyor," dedim gürültü girer girmez kulaklarımı sararken. "Katılıyorum," dedi ve etrafı gözetledi. "Bakalım Riden Starrow nerede?" Çok geçmeden kartal gibi keskin gözleriyle bir noktayı seçti. "İşte." "Yasak aşkın sana fazlasıyla keskin dikkat kazandırmış," dedim. Başını sallayarak, "Ne demezsin?" dedi. Yanı boş sandalyelerden oluşan bir adamı gördüğümüzde duraksadık. Riden Starrow üzerinde siyah deri ceketi ve altında mavi kotuyla uyumlu siyah postallarıyla ayağa kalkarak ikimizle de tokalaştı. "Dedektif Starrow." Veronika ile birbirlerine geçmişten gelme bir istekle bakıştılar. "Selam Riden, geldiğin için minnettarım," dedi Veronika. Riden başını salladı ve "Oturalım," dedi karşılıklı masayı göstererek. Sonra da üç bira istedi. Kısa bir sessizlik oldu. "Bir yerden başlayın kızlar," dedi; siyah, zaten düz saçlarını düzelterek. Veronika parmaklarını oynatarak gözlerini kaçırdı ve bana anlattığı olayın aynısını, uçakta kaybolan valiz ve konulan paleti, anlattı. Riden her bir saniye artan dikkatiyle onun sözlerini dinliyor, ara ara düşünceli bir şekilde başını sallıyordu. Sıra bana geldiğinde, aynı şekilde bana dün gelen isimsiz kargoyu ona anlattım ve ekledim. "Bir şekilde bu allık paletinin içeriği tespit edilebilir değil mi?" Biralar masaya bırakıldı ve içtik. Riden duraksadı. "Yanınızdaysa onları adli kimyaya göndereceğim. Ayrıca afişi de verin ki parmak izleri varsa bulalım. Sizden de parmak izi alarak eleyeceğim," dedi. Cebinde her zaman taşıdığını anladığım taşınabilir optik parmak izi tarayıcı sensörünü çıkararak izlerimizi aldı. Sonra da paletleri ve afişleri istedi. "Yanık kokusu gibi iğrenç bir kokusu vardı," dedim; Veronika başını sallayarak ekledi. "Berbattı!" Bunu söylerken tüm bünyesiyle iğrenmişti. "Bakacağız," dedi Riden ve derin bir nefes verdi. "Şu anda ne yapmayı düşünüyorsunuz?" "Sen ne düşünüyorsun asıl? Sence tehlikede miyiz?" diye sordu Veronika. Riden'in de bir polis olarak dikkatini çekip çekmediğinin merakıyla, "Yalnızlık profili çizen kurbanlar," dedim. "Katil yalnız kadınları mı seçiyor?" Riden arkasına yaslanıp kadehi bıraktı. "Bu bir tür ritüel olmalı. Allık makyajı ve yalnızlık. Sanki ölüme bir tür hazırlık gibi görünüyor." "Kurban yalnız kadınları makyaj yaparak ölümün partisine çağırıyor," diye mırıldandım. "Ne?" dedi ikisi de. "Hiç!" diyerek omuz silktim. "Biz nasıl güvende olacağız Bay Starrow?" "En ufak bir ipucunda bana yeniden haber edin ve sevdiklerinizle vakit geçirin," dedi Riden. "Size test sonuçlarını bildireceğim." "Lina Alter'in olay yeri incelemesinde ne çıktı?" diye sordu Veronika. Riden bu konuda bilgi vermek istemese de, Veronika'nın gözlerine uzunca baktı. "Kapı zorlayarak açılmamış. Bu da katilin, kurbanı tanıdığı anlamına gelebilir. Üstelik kadının duvarda asılı, allık sürülmüş fotoğraflarıyla aynı tarzda bir makyaj yapmış. Epey becerikli olduğu söylenebilir." "Kadın elinden mi çıkma erkek elinden mi?" diye sordum istemsizce. "Sizce," diye de ekledim. "Bunu bilemeyiz ama bir erkek olduğu, öncesinde herhangi bir nemlendirici kullanılmaması ile örtüşüyor gibi. Biliyorsunuz, kadınlar önce alt makyaj çeker. Madde ölümden sonra, doğrudan yanak dokusuna sürülmüş. Postmortem izler bunu doğruluyor. Paletin içinde insan cildiyle uyumsuz, toksik oranı yüksek, kokusu için hayvan bazlı içerik kullanıldığı tahmin edilen bir içerik kullanılmış. Yanık et kokusunun kaynağı bu olmalı," dedi Riden. İçmeye devam etti. Veronika, "Ayrıca," dedi. "Uçakta beni gözleriyle taciz eden adam demiştim ya." "Daha fazla detaycı ol," dedi Riden. "Uçak firmasına valizimin kaybolduğunu söyledim ama si*klemediler. Yolcu firması ve oturma planı talebi gerekiyor," dedi Veronika. "Bunun için şahsi bir şikayet oluşturman gerekli," dedi Riden. "Eşgal çizdirebiliriz. Nasıl biri hatırlıyor musun?" Veronika bana yaptığı tarifin aynısını ona da incelikle yaptı. Merkeze gelip eşgal çizdirmeyeceğine yemin etmiş gibi bir hali vardı. İşi direkt Riden Starrow’a hallettirmeyi kafaya sokmuştu. Riden telefonunun not defterine birkaç not aldı. "Peki," dedi. Tam o esnada telefonu çaldı. Hemen açarak kulağına götürdü. Riden'in yüz ifadesi donup kalmıştı. Telefon kapandığında ikimiz de baktık. Veronika, "Ne oldu?" diye sordu. Riden yutkundu ve kaşlarını çattı: "Viana Heiddel'in yüz dokusunda bulunan allık içeriği analiz sonucu, Lina Alter'le uyuşmuyor. Heiddel için kullanılan allık içinde, standart kozmetik maddeler dışında yüksek oranda bozulmuş organik protein kalıntısına ve insan DNA'sına rastlanmış."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE