Dört

1722 Kelimeler
En azından saçma sapan bir berdel yüzünden bir araya geldiğim adamla sabah kahvaltısı yapabileceğimizi düşünen aptallığıma güldüm. Ben aptal değildim ama dün gece duyduğum o çığlıklar şimdi hiç anlamadığım adamın dudaklarından döküldüğüne emindim ve ne yaptığımı fark ettiğimde tezgaha koyduğum tepsiyle gözlerimi kapattım. Ben ona acımıştım, ben birine acıyarak bakma gafletine düşmüştüm ve aslında beni düşünme diyen adamın ona acımak gibi bir hata yapmamam için uyardığını fark ettim. 'Gideceksen kapıdan çık' demişti. Gitmemi umursamıyordu ya da ona yardım edip etmeyeceğimi, çünkü o yalnızlığa alışıktı. Ortada kurban falan yoktu, kurban rolüne girmekle hata yapan bendim. Acı acı çalan telefonumun sesiyle mutfaktan çıkıp kalmak için seçtiğim odaya girdim, yatağın üstüne bıraktığım telefonu açıp odadan çıktım. "Kuzum" diyen annemin sesiyle gözlerim yandı ama sesimi olabildiğince sakin çıkarıp "Efendim annecim" dedim. Sesimin burukluğunu anlamış mıydı bilmiyorum ama endişeyle "Bir şey olmadı demi yavrum?" diye sordu. Sanki görebilir gibi başımı iki yana sallayarak mutfağa girdim. "Bir şey olmadı annem, gayet iyiyim. Korktuğunda olmadı, dediğin gibiymiş beni istemedi. Konağa kahvaltıya çağırmışlar oraya gidecektim." Annemin rahat bir nefes verdiğini duyabiliyordum. "İyi kızım iyi, eşinin ailesiyle aranı iyi tut ki seni sevsinler." Anne benim ailem sizsiniz, ben eşimin ailesini istemiyorum dememek için zor durdum. Gidebilir miydim? Şimdi anne beni burdan kurtar dersem evime dönebilir miydim? Ya evlendiği günün sabahında ağanın kızı baba evine dönmüş derlerse? Anneme ne olacaktı? "Tamam anne sen merak etme, iyi olacağım." Annem son tembihlerini tekrar edip telefonu kapattığında artık gerçekten açlıktan bayılacaktım. Mutfağı öylece bırakıp konağın kapısına gittim. Arkamı döndüğümde üst katın merdivenlerinin sonunda, elindeki siyah örtüsü çekerek Çıplak Kral gibi aheste adımlarla karşı koridora doğru yürüyen adamı görünce artık sinirlerim bozuldu. "Çıplak dolaşma Jêhat Ağa" diye bağırıp cevabını beklemeden kapıyı açıp çıktım. Kapıyı sertçe kapatıp büyük konağa doğru yeniden omuzlarımı dikleştirerek yürüdüm, kapalı kapılar ardında neler döndüğünü kimsenin bilmesine gerek yoktu. Ne kendimi alçaltırdım ne de tanıma fırsatım bile olmayan Jêhat Ağa'nın yüzünü yere eğerdim. O umursamıyor olabilirdi ama ben geldiğim yeri de biliyordum, kim olduğumu da. Konağa girdiğimde çalışan kadınlar tebessümle karşılaşıp kahvaltının yapıldığı büyük salona yönlendirdiler. Salona girdiğimde büyük uzun bir masada oturan kalabalıkla çekindiğimi belli etmeyen adımlarla yanlarına doğru yürüdüm. Masanın başında oturan ve ailenin en büyüğü olan Jêhat'ın babası olduğunu tahmin ettiğim adam "Gel küçük gelin, yamacıma otur" dediğinde tüm gözlerin üzerimde olduğunu hissederek adamın solundaki sandalyeye oturdum. Normalde büyükler dışında kimsenin onun yanına oturmayacağını biliyodum, her ailede böyleydi ama ağa çağırmıştı ve dediğini yapmak zorundaydım. Masadaki kadınlardan biri çalışanlara bana servis açmasını söyledikten sonra bana döndü ve gülümseyerek "Ben Jêhat'ın halasıyım kızım, Berfu Hala diyebilirsin" dediğinde hafifçe başımı sallayıp "Peki" diye mırıldandım. Masada yanında oturan ve saatler önce beni muhtemelen kandıran oğlanı gösterip "Bu da oğlum Cihat" dedi ve oğlan sırıtarak göz kırptı. Ona göz devirmemek için zor duruyordum. Çünkü gerçekten tam bir oyuncuydu. Dün gördüğüm kadınlardan biri ise coşkulu bir sesle "Ben de büyük eltin Asmîn, Boran Abi'nin karısıyım, Jêhat'ın büyük abisi" dedikten sonra onun yanındaki esmer adam başını sallayarak selam vermekle yetindi. Asmîn masanın karşısındaki ondan daha genç duran kadını gösterip "O da küçük eltin Rojîn, onun yanında oturan da kocası, Jêhat'ın ortanca abisi Baran Abi'n" diye devam etti. Abi hitaplarını üstüne basa basa söylemesi ciddi anlamda sinir bozucuydu. İkisi de başlarını sallayıp selam verdiklerinde ellerim kucağımda "Tanıştığıma memnun oldum" dedim ve salona giren yaşlı bir kadınla ağa dışında ayağa kalkanlarla beraber kalktım. "Sabah şerifleriniz hayr olsun annem" diyen Boran abiyle kadının anneleri olduğunu hatırladım. Daha önce bizim konağa geldiklerinde görmüştüm. "Size de oğlum, size de" diyerek masada tam karşıma oturan yaşlı kadınla Asmîn "Bu da kayınvaliden Bihar Sultan, Azad Ağa'nın ilk eşi, gönlünün sultanı" dedi ve keyifle sandalyesine kurulan kadın gözleriyle beni süzerek baktı. "Evîn kızım beni bilir Asmîn, babası evinde nikahta görüştük." Görüşmemiz sadece tepeden bakan gözleriyle karşılaşmıştım. Asmîn "Aa doğru" derken yaşlı kadın kaşlarını çatarak "Jêhat yine mi inmedi?" dedi. Soru değil sinirli bir tepki olduğunu sezdiğim için sadece başımı salladım. Boran Abi çayından büyük bir yudum alıp "Deli Ağa'nın kulesinden indiğimi görülmüş" dedi ve masada gülüşen kadınlarla dişlerimi sıktım ama benim yerime Berfu Hala "Kesin edepsizliği" diyerek onları susturdu. Cihat ise susmalarına keyifle sessizce gülüp ağzına domates dilimi attı. Bu oğlan iyi miydi kötü müydü henüz çözememiştim ama kesinlikle sadece eğlenmek için burada gibi duruyordu. Erkekler masadan kalkarken ağzıma alabildiğim bir kaç lokma ile masada sürekli değişen muhabbetten sıkılarak sandalyeden "İzninizle, afiyet olsun" diyerek kalktım ama kolumdan tutup "Dur yeni gelin nereye böyle, gel mutfağa gidelim daha kahvelerimiz gelecek" dedi. Kolumdan tuttuğu için onu takip etmek zorunda kaldım ve iki kadınla girdiğimiz mutfakta Asmîn çalışan kadınlara "Hanımağanın kahvesini yukarı çıkarın, bize de üç kahve yapın" diyerek yanına çekerek oturttuğu divanda meraklı gözlerle beni izlediler. Kahveler önümüzdeki masaya dediğinde Rojîn çalışan kadınları mutfaktan kovar gibi gönderip kahvesinden büyük bir yudum aldı. "Anlat bakalım deli ağanın gelini dün gece ne yaptınız?" Asmîn'in soruyla kaşlarım çatıldı. Bizim dün gece ne yaptığımız onları ne ilgilendiriyordu. Anlamazlıktan gelip "Nasıl ne yaptınız abla?" diye sordum. Rojîn hadi hadi der gibi omuz atarak güldü. "Halveti diyoruz kız işte, nasıldı Jêhat Ağa'n, canını çok yakmamıştır inşallah" deyince aklıma bir bir dökülen cümlelerle dişlerimi sıktım. 'Sabahında koşarak yengelerimin yanına gider...' diye devam eden o cümleler. Eğer daha önce bunu bilmeseydi söylemezdi, büyük ihtimalle benim de yapacağımı düşünmüştü. Eski karısı gibi. İkisinin ise bunu bilmiyormuş gibi davranması daha da iğrençti. İnadına başımı kaldırıp dudaklarımı büzdüm. "Yok canımı çok yakmadı." Bunu dediğimde birbirlerine şaşkınlıkla bakan kadınlar daha da merakla "Ee sana yetti mi oncacık iş? Adam doğru düzgün o işi bile beceremiyor, iki git gelle yetinilir mi? Eski gelini de yatağında eli boş bırakmış" diyen Asmîn'le dişlerimi sıkarak divandan kalktım ve ikisinin de gözlerinin içine baktım. "Kocamın beni nasıl becerdiği ya da bana yetip yetmediği sizi neden bu kadar ilgilendiriyor anlamadım. İlk gecelerinizi başkalarına anlatmak adetiniz mi?" Asmîn kaşlarını çatıp burun kıvırarak "Ne bunda be, şurda biz bizeyiz, üçümüzde kadınız" deyince gülümseyerek ellerimi masaya koydum. "O zaman siz de ilk gecenizi anlatın da, aldığım taktiklerle Jêhat Ağa ile farklı pozisyonlar deneyelim." Asmîn ve Rojîn şokla gözlerini açıp baş örtüleriyle ağızlarını kapattılar. "Edepsiz" diye çıkışan Asmîn'e olabildiğince soğuk kanlı bir gülüşle baktım. "Edebinize göre konuşuyorum Asmîn abla, bir kadının yatak odasında neler döndüğü kimseyi ilgilendirmez. Eskisi ne etti ne konuştu bilmem ama emin olun benim geldiğim konakta önce edep ve gizlilik öğretildi" diyerek masadan uzaklaştım. "Size afiyet olsun, ben bana yeten kocamla kahve içmeyi tercih ederim." Konaktan hızlı adımlarla çıkıp yumruk yaptığım ellerimle istemsizse yere vurduğum ayaklarımla Jêhat'ın kaldığı konağa yürüdüm. Edepsizlik öyle yapılmaz böyle yapılır. Kocamın ailesi beni sevsinmiş, çokta umrumda. En fazla adım Deli Ağa'nın deli gelini olarak çıkar meydana. Var gücümle kapıyı iterek açıp sertçe kapattım. Merdivenlerin başında beni gören Jêhat önce kaşlarını çattı, sonra yavaş yavaş bakışları değişti, en sonunda da koca konakta çınlayan ilk kez duyduğum kahkahasıyla elini karnına götürdü. "Gülme be adam" diye bağırıp mutfağa doğru yürüdüm, çünkü bir lokmayı bile zor yemiştim orda. En azından altına bir eşofman giymiş adam üstü hâlâ çıplak mutfağa girdi. Dolapta ne bulduysam çıkarırken büyük masaya oturup ayaklarını masaya dayadı. "Jêhat Ağa indir şu ayaklarını yemek yiycem orda." Umursamadığı belli eden dudak büzmesiyle "Ama öyle rahat değil" diyerek omuz silkti. Ayağına tekme atmamak için verdiğim mücadeleyi kazanıp ellerimi masada karşısına koydum. "Bak Jêhat Ağa, sen deliysen ben senden daha deliyim. Daha az önce yeni tanıştığım elti dedikleri kadınlarla sinirlerim zıpladı. Yemin ediyorum senin gibi çırılçıplak şu konaktan çıkar başıma da huni geçiririm. O zaman görürsünüz kim daha deli." Jêhat merakla ayaklarını masadan indirip "Ben de sana katılayım mı? Ama hunimiz yok" dediğinde gülmemek için zor durdum. Tekrar tezgaha dönüp "İstediğin huni olsun" derken dolapları karıştırıp gerçekten bir huni aradım. Sonra da ne yaptığımı fark edip gülerek arkama döndüm. "Beni de delirtmek istiyorsun değil mi?" Jêhat "Tch tch" diyen adam masadan kalkıp yanıma yürüdü. "Birimizin sağlam kalması lazım ki burayı ateşe vermeyelim." Daha da yaklaştığı için panikle durdurmak için ellerim için çıplak göğsüne gitti. Göğsündeki elime şaşkınlıkla bakan adam gözlerini kısarak cıkladı. "Bu dokunuş sikimi kaldırmıyor." Sinirle yüzüne oflayıp ellerimi indirdim. "Terbiyeli konuş be." Sanki dediği basit bir şeymiş gibi uzaklaştı ve tekrar masaya oturdu. "Ne demeliyim? Benimki, kasıklarımdaki, penisim, kamışım, çüküm.." diye devam eden adamla isyan ederek bağırdım. "Jêhat Ağa." Ben bağırınca verdiğim tepsi daha da hoşuna gittiği için masadan kalkıp kapıya doğru yöneldi. "Eğer kahve yapacaksan bana da yap." O mutfak kapısından çıktığında sinirle dişlerimi sıkıp ellerimi tezgaha yasladım. "Yok yok, ben de burda delireceğim, anlaşıldı." Sonunda ne bulduysam atıştırarak mutfağı da toplayıp kahve yaptı. Deli kafam yine onu da düşünmüş, ona da yapmıştı. Fincanları küçük tepsiye koyup mutfaktan çıktım. Merdivenlerin sonunda yine duyduğum mırıltılarla umarım bu defa çıplak değildir umuduyla kapıyı açtım ve büyük odada ilerledim. Oldukça sakin bir şekilde deri koltuğa oturmuş bir bacağını diğerine atmış sigara içen adamın yanına yürüdüm. Tepsiyi koyacak bir yer ararken örtüsü hâlâ duran tuvalin yanındaki masaya bıraktım. Resmi merak ediyor muydum? Evet. Ama izinsiz bakmazdım. Boyadığı ben olsam bile. İşini ya da hobisini yapan herkese saygım vardı. Hazır olduğunda o isterse gösterirdi. Yüzü durgun Jêhat sanki bir şeyler düşünüyor gibi mırıldanarak camdan dağları izliyordu. Ne mırıldandığını ara ara yakaladığım kelimelerden anlıyordum. Bir şiiri fısıldıyordu. "Jêhat Ağa kahven" diye dikkatini çekmeye çalıştım ama başaramayınca onu kendi haline bırakmanın daha olduğunu anladım, aslında bunu öğrenmiştim. O isterse konuşurdu, istemezse yüzünüze bile bakmazdı. Odanın dağınıklığı, yerdeki her yere açılmış boyalar ve fırçalar, karmaşık olmuş yatak ve odanın sanki sürekli böyleymiş gibi gelen havası sinirlerimi bozuyordu. Dağınıklıktan nefret eder, istemeden de toplamaya çalışırdım. Yere eğilip elim boya tüplerine giderken onun sesiyle irkildim. "Yahu kadın!" Korkuyla elim havada kalırken devam eden sesiyle yutkundum. "Ben seni darmadağın seviyorum. Nedir bu derlitoplu olacağım derdi? Saçın dağınıkmış, üstün başın berbatmış Yüzün gözlerin yorgunmuş Bunlardan bana ne?" Ayaklarını yere indirip parmakları arasında biten sigarayı kahvenin yanında getirdiğim su bardağının içine atıp devam etti. "Geceler boyu yüzüme gözüme bulaşan başkası sanki! Ben seni benim dağınıklığıma karışasın diye sevdim. Hangi ağacın bir diğerine karışmış kökleri düzgün ki? Hangi dağ bir öbürünün hizasında? Hangi göl kıvrım kıvrım değil? Hangi bulut öyle, onlar kadar dağınık? Onlar kadar güzelsin diyorum. Uzayan gölgem ol" Koltuktan kalkıp yanıma geldiğinde titrek bir nefes vererek geri adım attım. Başını iki yana sallayarak kahve gözlerini gözlerimin derinliklerine çevirdi. "Karanlığınla bile dokun, yeter diyorum...dinletemiyorum." Şimdi gözlerini gözlerimden ayırmayan adam, buraya geldiğimde ilk karşılaştığım ve gece attığı çığlıklarıyla beni dehşete düşüren o karanlık adamdı. Nefesimi tuttuğumu fark ettiğimde yutkunarak geriye doğru bir adım daha attım ve kulaklarımda çınlıyan o cümleyle dehşete düştüm. "Ne kaçabiliyorsun koşarak, ne de kalabiliyorsun korkarak. Korkma demiştim oysa ki." "Korkmuyorum" diye fısıldadım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE