15

1919 Kelimeler
Okean Elzy - Obiymy Jêhat sanki uykusu yarım kalmış gibi saatler önce koca bir konağı birbirine katmamış, babamın alnına silah dayayıp "Erkekse de benim kadınsa da benim" dememiş alnımdan öpüp bir adamını da vurmamış gibi uykusuna kaldığı yerden devam etti. O Deli Ağa'ydı, onun nerde ne yapacağını aklınızın ucuyla bile kestiremezsiniz. Öfkesini yaydığı kasvetli bulutların kükreyerek yer yüzüne indirdiği yağmurlarını bir camın önünde izler, bundan sonra ne olacak diye düşünen siz olursunuz. O düşünmez, bildiğini okur, sonra da odasına kapanır bütün dünyayı umursamadan karşısına alırdı. Saatlerdir beni sakinleştirmek için konağa gelip konuşan Cihat'ın söylediklerini aklım almıyor, kulaklarım duymuyordu. Tek düşündüğüm kapının girişine düşen Jêhat'a vermek istediğim beyaz şakayıklar neydeydi? Konağa girip ayaklarını sürüyerek elinde silahla merdivenleri çıkan Jêhat'tan başka bir şey görmemişti gözüm. Ne çiçekler ne silahlar, yalnızca deli bir adamı görebiliyordum. Gördükçe derinliğine, deliliğine, güzelliğine ölüyordum. Ama o beni görüyor muydu bilmiyordum. Cihat neler olduğunu öğrenmek ve Jêhat'ın ne yaptığını görmeye gelen herkese bir bir laf sokarak kapıdan kovuyordu. En sonunda da "Sen de biraz uyu dinlen, belli ki senin de gözüne uyku girmemiş" deyip beni yattığım odaya gönderip gitmişti. Koca konakta bir kat yukarda belki de korktuğu aşkını anlamaya çalıştığım deli bir adam yatıyordu. Aynı yerde kilometrelerce uzakta aynı aşkın sancısıyla kıvranıyorduk. Ama aşk benim için Jêhat'ken onun için neydi bilmiyordum. Bir zehir, hastalık, delilik, ölüm, mide bulandırıcı bir tat. Akşama gözlerim hâlâ yorgun, zihnim karmakarışık, midemi yakan bir hisle uyandım. Banyoya gidip soğuk suyun altına girip bedenime şok etkisi yaratarak odama dönüp kurulandım ve her zamanki gibi ne bulduysam üzerime geçirdim. Hâlâ valizde duran kıyafetlerim, yalnızlığa mahkum olduğum bu kuleyi kabullenmediğimi yüzüme tokat gibi çarptı. Ben mekandan ziyade, mekanlardan bağımsız, mekanın sahibine aşık olmuştum. Hiçbir yere sığmıyor, bir kalbe sığmaya çalışıyordum. Tıpkı kumaş parçalarına sıkışmaya çalıştığım gibi Jêhat'ın yüreğinde bir köşeye sıkışmaya uğraşıyordum. Belki Jêhat'ın yüzünü görebilirim, konuşabilirim, bana geldiğini kendi dilinden duyabilirim umuduyla akşam ne yersin bahanesini de dudaklarıma sıkıştırıp üst kata çıktım ve derin derin nefesler büyük kapıları iterek açtım. 🎶🎶🎶🎶🎶 Beni karşılayan soğuk bir rüzgarla ürpererek ilerledim ve geniş damalı zeminde olduğum yere çakıldım. Jêhat koca camların hepsini açmış, göklerin döktüğü yaşların içeri dolduğu, kuşların yağmurdan sığınmak ister gibi odanın köşelerine kaçıştığı kocaman odadaki camın kenarında üzerinde örtüyle yağmura ellerini uzatan adamla korkuyla ona doğru koştum. Geldiğimi hissetmeyen Jêhat ise kapattığı gözleriyle bağıra bağıra bir şiiri dudaklarından gökyüzüne savurur gibi devam ettiriyordu. "Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün. Dağıtır gecelerim sarışınlığını. Uykularımı uyusan nasıl korkarsın, Hiçbir dakikamı yaşayamazsın. Aysel git başımdan ben sana göre değilim, Benim için kirletme aydınlığını. Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim." "Jêhat düşeceksin." İncelttiğim sesime kapattığı gözlerini derin bir nefesle açan Jêhat kollarını indirip arkasını döndü ve başını hafif yana yatırarak hüzünle gülümsedi. "Saçlarına sakladığın sırrın artık benim küçük gelinim, saklanma artık." Oflayarak gözlerimi kapatıp açtım ve elimi ona uzattım. "Gel yanıma Deli Ağa, korkuyorum." Jêhat başını iki yana sallayarak şiirini gözlerimin içine bakarak devam ettirdi. "Sevindiğim anda sen üzülürsün. Sonbahar uğultusu duymamışsın ki. İçinden bir gemi kalkıp gitmemiş, Uzak yalnızlık limanlarına. Aykırı bir yolcuyum dünya geniş, Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki, Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş, Sakın başka bir şey getirme aklına. Aysel git başımdan ben sana göre değilim, Ölümüm birden olacak seziyorum. Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim." Camın kenarına geriye doğru adım attığında korkuyla ona doğru adım atıp "Jêhat lütfen" diye fısıldadım. "Çok fazla korkuların var aşk, sürekli korku duvarlarına çarpıp duruyorum, yaralarım artıyor" dediğinde havada kalan elimi yumruk yaptım. "Artık senin canından başka bir şeye korkmuyorum Jêhat. İstediğin kadar benden kaç, isteme, kabullenme, sevme. Kendi zehrimi kendim taşırım ama sana bir şey olursa ölürüm." Jêhat gülümseyerek dudaklarını büzdü. "Annen için de ölürsün değil mi Evîn, onu ordan kurtaracağını bilsen canını verirsin değil mi?" Biliyordu, zayıf noktamın annem ve kendisi olduğunu biliyordu. Acıyla omuz silktim, gözlerim dolu dolu ona doğru yürüdüm ama o elini kaldırıp beni durdurdu. Gözleri odanın bir köşesini gösterince o tarafa döndüm. Aynanın önünde duran ağzı açık bir çanta ve içinde tomarlarla para vardı. Hızla başımı ona çevirip sorar gözlerle baktım. O ise tekrar cama dönüp yine ellerini yağmur damlalarını tutmak ister gibi uzattı. "O tüllerin ardında beni görememişsin aşk, ama ben seni gördüm. Yüzüne dökülen saçlarını, incecik kirpiklerini, bir sırrı mühürler gibi sıkı sıkı kapalı mim dudaklarını, korkuyla titreyen yorgun bedenini, kendini kaybettiğin duvarlar dolu zihnini. Ben seni gördüm Evîn, seni kendimde gördüm, ama sen beni göremedin." Nikah günü yaşadığım o karmaşayı ve kendi kendime tekrarladığım cümleleri hatırlayınca gözlerimden yuvarlanan yaşlarla dudaklarımı birbirine bastırdım. "Annemin canı için, annemin başı için, annemin sesi için, annemin hakkı için." Kendi korkularım ve hırslarımla Jêhat'ı görememiştim ama o, tüller ardından bile beni görmüştü. Erkek olduğumu da kadın olduğumu da. Kollarını yavaşça aşağı indirip arkasını döndü ve gözlerimin içine sanki kaybetmiş bir adamın gözleriyle baktı. "Anneni ordan kurtarmak için geldin bana, Deli Ağa'dan korka korka benim kuleme geldin. Eğer o da berdeli kabul ediyorsa nikahıma alırım, hünsâ olması umrumda değil dedim. Sen bunu bile anneni korumak için benden sakladın. Ben seni annenden ayıramam Evîn." Elini kaldırıp para dolu çantayı gösterip "Al hepsini, annenle birlikte kaçın bu şehirden, bu ülkeden. Seni ve anneni yurt dışına gönderebilirim, babandan ya da aşiret hükümlerinden korkma, inan bana asıl benim gücüm karşısında korkuya kapılırsın" diyerek omuz silkti. O kadar kendinden emin konuşuyordu ki. Ne Deli Ağa vardı şimdi karşımda ne de karanlık Jêhat. Dupduru aklı başında bir adamın gözlerine bakıyordum. "Ama annenin zehrini ben akıtamam, onu iyileştiremem. Aşk denen zehir ölümcül." Bana mı söylüyordu bunu? Günlerce bu zehri içip bu zehri kusmamış mıydım? Renklerimiz karışmamış mıydı iç içe, aynı aşkın dansında göklere çıkmamış mıydık? "Bu kulede benimle beraber çürümeni, acıyla delirmeni, sırtında taşıdığın külferlerle yaşamanı istemiyorum. Deli olan benim, seni o uçuruma sürükleyemem. Biliyorum aklının sınırlarında geziyorsun ama sen gerçek delilikten korkarsın küçük gelinim." Jêhat daha da ciddi bir yüzle kaşlarını çatarak son kez bakar gibi gözlerimin içine baktı."Özgürsün Evîn Agviran, kaç bu çürümüş kuleden. Boş ol.." dediğinde şokla "Sakın" diye bağırdım. Bir kez daha kalın dudakları aynı kelimeyi tekrar etti. "Boş ol.." "Sus" diye bağırdım var gücümle. Atlamayı bile göze alıp hızlı adımlarla Jêhat'ın yanına gittim ve çantayı gösteren elinin bileğinden tutup kendime çektim. "Sakın tekrar etme Jêhat Agviran. Bir daha dilinden dökülürse aynı kelime, sen yakmadın ama ben yakarım bu konağı içinde ikimizle beraber." Jêhat şaşkın gözlerle gözlerimin içine baktı ve orada kendi deliliğini görür gibi mırıldandı. "Ah, ben böyle güzel delirme görmedim aşk." Sakinleşmek için ard arda soluklar alıp kendime çektiğim adamı kollarımın arasına aldım. "Aysel git başımdan seni seviyorum." Sonunu fısıldadığım cümleyle Jêhat'ın omuzlarından örtü yere düştü ve sanki tutunmak ister gibi omuzlarımı elleriyle sıkarak alnını yasladı. "Evîn, zehrinden korkuyorum." Bu kez ben onun saçlarını okşayarak öptüm. "Korkma Jêhat, biz çoktan aşkla delirdik." Evet biz çoktan delirmiştik, deliliğimizi ilan eder gibi odanın içine yağan yağmurda, etrafımızda uçurak gezinen kuşlarla, bir şarkıyı bağıra bağıra söyler gibi birbirimize tutunduk. Gözüm Jêhat'ın sallandığı salıncağa kaydığında nereye baktığımı izleyem adamın elini tutup salıncağa doğru çekiştirdim. Benim delim yağmuru selamlar gibi yine çırılçıplaktı ve bende de bir parça elbise. Salıncağa ayağımı basıp iplere tutunarak yukarı kalktım. İki ayağımı da koyup arkamı döndüm. Beni merakla izleyen adama gülümseyerek elimi uzattım. "Gel beraber sallanalım Deli Ağa." Jêhat oyuna çağrılmış bir çocuk gibi sevinçle elimi tutup salıncağa çıktı. Şimdi ikimiz yüz yüze, ellerimiz iplerde iç içe gülümseyerek birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk. Ben küçük küçük salıncağı sallarken Jêhat bir kolunu belime sarıp başını omzuma yasladı. "İkimiz... Akşam yemeği yiyelim mi?... Burda, kulenin en güzel odasında." Başımı sallayarak omzumdaki adama baktım. "Hmm bu bir davet mi?" Jêhat omuz silkerek omzumda sakladığı yüzünü bana çevirip gülümsedi. "Sana geldiğimi nasıl gösterebilirim başka?" Kıkırdayarak ben elimi onun sırtına sarıp "Evet, bu bir davet anlaşıldı" diye fısıldadım. Ama Jêhat birden başını omzundan kaldırıp gözlerimin içine baktı. "Saklanmak yok, gizlenmek yok, sınırlar yok. En deli halinle gel yemeğe." Elimi sakallı yüzüne götürüp okşayarak başımı salladım. "Tamam, daha önce hiç görmediğin halimle geleceğim. Sınırlar yok." Jêhat beğenmiş gibi dudak büzüp "Cesurca" diye mırıldandı. Sonra da gülerek salıncakta arkasını dönüp "Kuzgun yakında göç edecek, yağmurlar başladı" dediğinde çenemi onun omzuna dayayıp açık camlardan ağaçlara doğru uçan kuşlara baktım. "Belki gitmeden sana hoşçakal demeye gelir." Jêhat dudak büzerek iplerden tutunup bizi sallamaya devam etti. "Geri dönecek o, her zaman döner." Akşam yemeğini Jêhat yapmakta ısrar edince mecbur ben de odayı temizlemeye koyuldum. Jêhat'ın alt kattaki imkansız sandığım neşeli mırıldanmaları eşliğinde konağın içindeki duvarlar sanki pasını silmeye çalışır gibi siyahlıktan arınıyordu. Bu kule yalnız bir prensin kaçıp saklandığı ve bütün acısını döktüğü bir yerdi, prensini o kadar sahiplenmişti ki, onunla şekil alıyor, onun sesiyle canlanıyordu. Yerde kala siyah örtülerin altındaki tabloları görünce kaşlarımı çattım. Neyseki diğerleri üstlerindeki örtüler sayesinde korunmuşlardı. Ama Jêhat'ın elleri tarafından parçalananların renkleri sanki siyah bir leke gibi akmaya başlamışlardı. Emin olamayarak kaldırmak için yere uzandım ve örtüleriyle beraber üst üstte koyup kollarımın arasına aldım. Ayağa kalktığımda en üsttekini sağlam koyamadığım için ötüsünden kayarak yere düştü. Çoktan renkleri karışmış tabloyu gördüğümde kaşlarımı çattım. Simsiyah tek katlı çarpık yapılar, bir tepenin üstünde tek ağaç ve ağacın altında oturan bir çocuk. Elim parçalanan ketenden beze gitti ve parçaları birleştirince diğerinin biraz uzağında bir adam. Tabloyu hızla yerden alıp diğerlerinin üstüne koyup derin ama acı bir nefes verdim. Hepsini çatı katına götürecektim. Çünkü biliyordum, eski, korkunç bir kederi ve sırrı taşıyordu. Ve bu sır Jêhat'ın deliliğiydi. Tablolarla beraber kendini odama gidip onları yatağımın üstüne bıraktım, hiçbirine bakmayacaktım elbette ama Jêhat'ın karşısına çıkmamaları gerekiyordu artık. Belki de odadaki her tablo bir acıyı temsil ediyordu ama içlerinde ve baş köşede ben de vardım. O yüzden belki renklerim karanlığı da akıtırdı. Muftaktan çıkıp gür bir sesle "Yemek hazır Evîn, ben duşa giriyorum şimdi. Masayı sen hazırlar mısın?" diye sormasına içimden kopan sevinçle "Tamam ben hallerim" diye bağırdım. Jêhat bağırmama küçük bir kahkaha atarak merdivenleri çıkarak üst katın banyosuna gitti. Ben de mutfağa geçip hızlıca hazırlayabildiği ve muhtemelen sürekli kendisine yaptığı için yapabildiği aparatifleri alıp üst kata çıktım. Odanın tam ortasına yemek odasında öylece duran küçük yemek masasını koymuştum. Tabakları masaya koyup odadan çıktım. Sonra tekrar aşağı inip kimsenin artık girmediği büyük salona gittim ve yemek masasından kaptığım mumları ve şamdanları üst kata çıkardım. Yani sonuçta bu bir yemek davetiydi, mumsuz olmazdı. Jêhat yine çırılçıplak banyodan çıkınca pes eden bir nefes verip "Çıplak duramazsın Jêhat, üstüne kazak falan giy en azından" dedim ve umursamazca omuz silken adamın "Kendi işinize bakınız küçük gelin, ben bulduğumu giyerim" demesine göz devirip "Bilmez miyim" deyip ben de giyinmek için odama geçtim. Bu gece için özel olarak giyinmem gerekiyordu ve sınırlar yoktu. Yarım saat sonra hazırlanıp odamdan çıkıp üst katın merdivenlerini çıkmaya başladım. Jêhat sanki bir şeyleri içinden atmak ister gibi yine piyanonun tuşlarında geziniyor, eşsiz bir meledoyi tüm konağa dinletiyordu. Merdivenlerin sonuna geldiğimde derin bir nefes vererek üzerimi düzelttim ve hafifçe öksürdüm. Odanın önüne doğru yürüyüp büyük kapıları iterek sonuna kadar açtım. Jêhat geldiğimi duyduğu için piyanonun sesi kesildi ve damalı zeminde çıkan ayak seslerini duyabiliyordum, beni karşılamak için adım adım yaklaşıyordu. Damalı zeminde topuk seslerime karışan hafif bir öksürüğün sesiyle duvarları bölmeden geçip sakin adımlarla geniş odaya yöneldim. Ben üstüne giydiği siyah takım elbise ile dünyanın en güzel adamına bakarken Jêhat nefesini tutarak geriye doğru bir adım attı. Çünkü o da karşısına olduğu gibi çıkan, üstünde beyaz smokin ceket, altında siyah kumaş pantolon, kolunda siyah bir saat, ayaklarında siyah deri kösele ayakkabı, beline kadar inen siyah saçlarını gizlemeyen Evîn Agviran'a bakıyordu. Jêhat kaşları ve kirpikleri titrerken yoğun ve sert bir nefes vererek yutkundu. "Evîn" diye mırıldanan sesiyle gülümsedim. "Peki sen de saçlarına bir sır gibi her halimi saklar mısın Jêhat Agviran?" Delirmek ince bir çizgi, göğsünüzü delip geçen bir acı, bedeninizdeki bütün hücreleri ve kan akışını hissettiğiniz bir darbe, gözlerinizi örttüğünüz bir perdenin yanışı ve kafanızın içindeki binlerce evrenin parçalara ayrılarak yeniden yaratılmasıydı. Ve evet benim delirişim bu gece başlayacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE