bc

Firuze

book_age18+
4
TAKİP ET
1K
OKU
drama
sweet
bxg
small town
musclebear
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

“Onun saçlarına ak düşmüş olabilir…Ama kalbi, beni ilk gördüğü günkü gibi genç.Ben Firuze’yim.Ve insanlar ne derse desin,yaşlı bir adamın gözlerindekendim için saklanmış en derin sevgiyi gördüm.Onun elleri yılların izini taşıyor,ama o eller beni tutarkendünyadaki hiçbir genç adamın veremeyeceği kadar güven veriyor.Çünkü bazı aşklar yaşla değil,kalbin sadakatiyle güzeldir.”

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. bölüm, Firuze. ölmüş duygular
Firuze... Nicedir hasretim dışarıdaki o deli dolu, insanın kanını kaynatan bahar havasına. Köyün dar sokaklarında yankılanan o ıssız sessizlik, gidenlerin bıraktığı o koca boşlukla birleşince, üzerimize ağır bir sis tabakası gibi çökmüştü. Toprak kokusuyla harmanlanan bu sessizlikte, giden bir daha dönmüyor, kalanlar ise her gün biraz daha eksilerek bu ıssızlığın bir parçası haline geliyordu.... Pencere kenarında, toprağı kurumuş, boynu bükük duran cam güzeli çiçeğine son suyunu da büyük bir şefkatle verdikten sonra, odanın o geniz yakan, hatıra kokulu boğucu havasından sıyrılıp sessizce çıktım. On dokuz yaşında olmak... Ah, bu ne kadar yorucu, ne kadar belirsiz bir eşikti. Bir yanın hâlâ sokak aralarında koşturmak isteyen o çocuk, diğer yanın ise üzerine yüklenen kadınlık rollerinin ağırlığı altında ezilen bir gölgeydi. Ne tam bir çocuk kalabiliyordun ne de tam bir kadın olmana müsaade ediyorlardı; sadece bekliyordun. Sıranı, kaderini, sütün sağılma saatini bekliyordun. Vakit çoktan öğleni devirmiş, güneş tepeyi aşmıştı. Ahırdaki ineklerin sabırsız mırıltıları, her günkü o rutin işlerin başladığının habercisiydi. Kumral, gece kadar uzun ve gür saçlarımı, beyaz yazmanın altına büyük bir titizlikle hapsedip bağladım. Kahvenin en koyu, en derin tonlarını taşıyan gözlerime çektiğim sürmeyi bugün bilerek, belki de bir isyan gibi abartmıştım. O siyah, keskin hatların arkasına sığınarak kendime yeni bir kimlik inşa ediyor, dünyaya karşı gizli bir zırh kuşanıyordum. Kulağımdaki uzun boncuklu küpeler, ben başımı her çevirdiğimde hafifçe şıngırdıyor; bu ölü sessizliğine gömülmüş köyde duyduğum en neşeli, en diri sesi ruhuma fısıldıyordu. Mutfağa girip sapı soğuk metal kovayı sıkıca kavradım. Evin o tanıdık, ekmek ve huzur kokan havasından çıkıp; tezek, kuru saman ve rutubetin birbirine karıştığı ahıra adım attım. Üç ineğimiz vardı; ikisi gecenin karanlığı kadar simsiyah, diğeri ise bereketli toprağın renginde, mağrur bir kahverengiydi. Fistanımın çiçekli kollarını dirseklerime kadar sıyırdım. Tahta tabureyi ilk ineğin altına yerleştirip oturdum. Süt sağmanın o ritmik, huzur verici sesi, sessizliğin ortasında düzenli bir melodi gibi yükselmeye başladı. Kovaya çarpan her bir damla sütle birlikte düşüncelere daldım. Bu köy, bu ahır, bu sonsuz döngü... Hayatım hep bu süt sağma sesinden mi ibaret olacaktı? Yoksa kulağımdaki küpelerin o ince şıngırtısı, bir gün beni bu sessizliğin çok ötesine, bilmediğim topraklara mı taşıyacaktı? Tam o sırada, ahırın kapısında devasa bir gölge belirdi. Işık arkadan vurduğu için yüzünü ilk anda seçemedim ama o an ruhuma batan bir iğne hissettim. Kalbim, göğüs kafesimi yırtacakmış gibi düzensizce atmaya başladı. Gelen kimdi? Yüzü karanlıkta kalmıştı ama gövdesi uzun, heybetli ve ürkütücü derecede güçlü görünüyordu. Üzerindeki simsiyah gömleği ve aynı koyuluktaki pantolonuyla, bu ahırın döküntü duvarları arasında adeta bir yabancı, bir sürgün gibi duruyordu. Yerden ağır ağır doğrulup, içi süt dolmaya başlayan ağır kovayı alarak kapıya doğru yürüdüm. İçimdeki korku, damarlarımda donan bir su gibi yayıldı. Bu yabancı ne bir ses çıkarıyor ne de bir adım geri gidiyordu. Birkaç adım daha attığımda, ahırın o kör ışığı nihayet dağıldı ve yabancının yüzünü daha net görebildim. Otuzlarının sonunda, yüz hatları mermere kazınmış kadar sert ve belirgin bir adamdı. Bakışları, sanki bir mühür vurur gibi yüzüme mıhlanmıştı. Öylece kalakaldım. Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Yalnızdım; annemin ya da kardeşlerimin avluda olduğunu sanıyordum ama çıt çıkmıyordu. Bu yabancı, sanki görünmez bir kapıdan geçmiş, elini kolunu sallayarak mahremimize girmişti. Korkudan dizlerim titremeye başlayınca, ben de tüm cesaretimi toplayıp gözlerimi kaldırdım ve üzerimdeki o ağır bakışlara sabitledim. Yüzüne baktığımda, o sert hatların arasında bariz bir tebessüm gördüm. Bu tebessümde ne alay vardı ne de kötülük; daha çok uzun zamandır beklediği bir emaneti nihayet bulmuş bir adamın kabullenişi vardı. "Korkma," dedi adam. Sesi, ahırın taş duvarlarında yankılanan, bu köye hiç ait olmayan o kadar derin ve güven veren bir tınıydı ki, bir an için zamanın durduğunu sandım. Elindeki siyah ceketini hafifçe düzeltti, gözlerini bir an bile sürmeli gözlerimden ayırmadan bir adım öne çıktı. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafe, sanki yüzyıllardır aşılması gereken bir uçurum gibiydi. Kulağımdaki boncuklu küpeler titredi, şıngırtısı sessizliği yırttı. O yabancı adam, ahırın tozlu havasına şehrin sert kokusunu ve çözülemeyen bir gizemi beraberinde getirmişti. Ve ben, elimdeki süt kovasıyla o eşikte dururken, hayatımın o ritmik sesinin sonsuza kadar değiştiğini ilk kez o an anladım...

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
55.6K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
545.2K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
86.3K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
25.9K
bc

AŞKLA BERDEL

read
91.1K
bc

HÜKÜM

read
229.9K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
35.2K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook