GİRİŞ
Birkaç adım var uçurma, ilerleyiş zorunlu ve öleceğim tarihi görebiliyor gözlerim. Acımasız ellerin altında çürüyüp gidiyorum, gülümsemem belki de en büyük silahım.
Sararmaya yüz tutmuş birkaç yaprak sakin rüzgarda savruldu; hayatları umutlarından ibaret olan kelebek diyarının halkı kendileriyle birlikte uçan yaprakları gülümseyerek izlese de sert geçecek bir kışın habercisi iyinin alameti değildi. Karınları aç değilmişçesine mutlulukla günün sonunu getirirken onlar, sarayın refahına sırtını dayamış kraliyet ailesi israfın akşam yemeği hazırlığındaydı. Asla tadına bile bakamayacakları yemekleri hazırlıyor, kullanamayacakları kristal bardakları masaya özenle diziyordu hizmetliler.
Sarayın etrafında, kış hazırlığı için dört dönen kelebeklerin rengarenk kanatlarını izledim. Özgürce uçmalarını izlemek beni her daim kıskandırırdı.
Henüz birkaç dakika yürümüştüm ki basan yorgunlukla oturacak yer aradım. Nefesimin hızlandığı anlaşımasın diye yavaşça nefesimi tutup etrafa bakındım. Bu beni daha çok yorsa da halimi belli etmem zararıma olacaktı.
Her ne kadar uzun uzadıya yeşil çimenlerin arasına kendimi bırakmak istesem de hemen arkamda beni takip eden Hanım Seli'nin kızacağını bildiğimden; en yakın çiçeğe, olabildiğince sakin davranmaya çalışarak ilerledim. Koza dönemimin yaklaştığını anlamamaları için ne halde olduğumu gizliyordum. Zira anlar anlamaz beni hemen yatırırlardı.
Yüzü güneşe dönük asya lalesi benim yaklaştığımı hissedince hareketlendi ve yapraklarını açıp oturabilmem için yer sundu bana. Yeni yeni ürettiği polenleri havalanıp etrafa yayılınca gülümsedim ve geniş yapraklarından birinin köşesine nazikçe oturdum. Polenleri seven iç güdülerimle, sağ omzumda tek başına duran kanadım minik minik hareketlenmişti.
Çiçeklere her daim aşıktım, bitkiler hayatımdı ve onların da beni sevdiğini hissedebiliyordum. Konuşmak için doğru kelimeleri olmasa da ne demek istediklerini duygularından anlayabiliyordum. Zaten bir çiçek kelebeği olduğum ilk kozadan sonra bedenimde ortaya çıkan ırk desenimle ortaya çıkmıştı. Vücudumun belli bölgelerinde rengarenk çiçek ve yaprak desenleri bitkilerle aramdaki bu bağın simgesiydi. Her güneşe çıktığımda sıcacık olur ve peri tozu gibi parlarlardı. Sanırım hayatımda şanslı olduğum tek konuydu çiçekler.
Çiçeğimin yapraklarını okşadım ve kışın yaklaşmasından kaynaklı hafif mahmur ruh haline gülümsedim. Ben gitmeden önce uyuya kalmak istemiyorlardı, gitmek istemiyordum.
Derin bir nefes aldım ve oradan oraya uçan saray halkının kanatlarını izledim bir süre. Saçları rüzgarda dalgalanırken sanki özgürlük tamamen onlarınmış gibi gelirdi. Gerçi bende özgürlüğün zerresi bile yoktu. Bir gün onlar gibi olacak mıydım yoksa herkesin sabırsızlıkla beklediği ölümümle mi yüzleşecektim bilemiyordum.
Yapayalnız, rengarenk kanadıma göz attım; tek bir umudum kalmıştı diğerinin de çıkabilmesi için, yanlızca bir şansım. O kadar korkuyordum ki bu şansımın da diğerleri gibi boş geçmesinden, kozamı uzatıp duruyordum. Elbette kanadımın çıkacak olmasının daha önce görülmemiş bir mucize olacağını biliyordum, ama umudum bedenimi paramparça edecek kadar güçlüydü. Ve diğer kanadımın da çıkmak zorunda olduğunu da biliyordum.
Zira bu olmazsa sonum, benden önceki tek kanatlı kelebeklerle aynı olacaktı. Canlı canlı toprağa gömülüp boğularak ölecektim.
Atalarımızın tanrılara karşı işledikleri günahların bedelini böyle ödüyorduk işte, yanan biz olmuştuk. Yani ben. Bir nevi 'kurunun yanında yaş da yanar' sözünün tanrı uygulamasıydım. Ya da buna sebep olan her kimse. Herkes bunların sebebinin tanrı olduğunu söyleyip dursa da bütün bunlara inancım pek yoktu.
Tanrıya kurban edildiğimde, tanrının dünyasında gözlerimi açacağıma ve tanırının eşi olacağıma da inanmıyordum. Bir hurafe adına beni öldürecek birkaç koyun vardı etrafımda bunları fısıldayan, o kadar.
"Yorgun musunuz prensesim." Diye sordu Hanım Seli, kafamda dönüp duran düşünceler iyice uykumun gelmesine sebep olmuştu.
Yorgunluğumu belli etmemeye çalışsam da Hanım'ın keskin gözlerinden kaçmak çok zordu. Gerçi bir hafta olmuştu bu yorgunlukla baş etmeye çalıştığımdan bu yana ve kendimi gayet iyi saklamıştım. Her geçen zaman gittikçe kötüleşse de durumum birkaç saat de olsa dünyaya geldiğim bu sarayda zaman geçirmeye devam etmek istiyordum. Çiçeklerimle zaman geçirip sıcak güneşin tadını çıkarmak istiyordum. Hayır, hayır bu değil! Ben yaşamak istiyordum sadece.
Lakin sonum yakındı, elbette farkındaydım.
"Biraz halsiz hissediyorum bu gün, uykumu alamadım sanırım." Diye yanıt verdim ve gülümseyerek durumun gerçek olduğunu kanıtlamaya çalıştım. Ama her zaman kötü bir yalancı olmuştum. Hanım Seli hep öyle derdi.
"Koza döneminizin geçen hafta gelmiş olması gerekiyordu aslında, ertelemeye çalışmıyorsunuz değil mi?" Dedi ve gözlüğünün üstünden ve katı bakışlarından birini attı. Sıkı sıkıya topuz yaptığı saçları yüzünden geniş alnı her zamankinden daha geniş duruyordu. Biri bu saçın ona yakışmadığını söylese iyi olurdu. Ben söyleyemezdim elbette, ceza alabilirdim.
Kendisi beni büyütmüş kişi olsa da bana karşı pek sıcak kanlı olduğu söylenemezdi. Genel olarak beni azarlar ve ne kadar zayıf biri olduğumdan dem vururdu. Doğrusu diğer Hanımların yanımda durduğu günler kendimi daha iyi hissediyordum. Onlar son günlerimi sorunsuz geçirmem için uğraşırken Hanım Seli genel olarak burnumdan getirmek için elinden geleni yapardı.
"Her zaman günü gününe tutmuyor ki anne, biliyorsunuz siz de." Dedim ve daha fazla oturursam kendimi belli edeceğimi düşünerek ayaklandım. Başım dönse de birkaç gündür sürekli olarak bunu yaşadığımdan alışmıştım net görmemeye. Derin bir nefes alarak laleme dokundum, sanki onu seviyormuş gibi yapmıştım ama aslında baş dönmesinin geçmesini bekliyordum.
Tatlı lalem üzülerek yaprağını bana iyice uzattı, yorgunluğumu ve korkumu hissedebiliyordu. Hanım Seli duymasın diye bir şey demese de tavrından ne demeye çalıştığını anlayabiliyordum. Sonuçta onu ben büyütmüştüm. Gülümseyerek endişe etmesinin yersiz olduğunu göstermeye çalıştım ona. Arkamda endişeli ve üzgün bırakmak istemiyordum, çiçeklerimi.
Bu bahçedeki tüm çiçekler gibi onun da bakımını küçüklüğünden beri ben üstlendiğimden aramızda anne çocuk bağı vardı sanki. Başta, sarayda yapabileceğim pek bir şey olmadığından ve çiçekleri sevdiğimden bakımlarını yapmaya başlamış olsam da zaman içerisinde bu işi alışkanlık haline getirmiş ve onları çocuklarım gibi görmeye başlamıştım. Sanırım en çok onları özleyecektim.
Ah, kanadım çıkmazsa hayatım altüst olacaktı! Daha doğrusu büyük ihtimalle bir hayatım olmayacaktı! Tanrıya falan inandığım yoktu, hal böyle olunca öleceğimden de emin gibiydim.
"Acıktım sanki, yemek saati gelmedi mi henüz?" Dedim yürüyüşe devam ederken. Bayıldım bayılacak gibi hissediyordum, ne kadar ertelesem de bedenim koza için beni ikna etmeye çalışıyordu ve sürekli olarak zihnimi uykuya itiyordu. Acilen oturmam ve enerji toplamam gerektiğinden yemek masası fazlasıyla uygundu. Her ne kadar kral ve özellikle kraliçe orada olacak olsa da başka çarem yoktu. Çoğu zaman olduğu gibi.
"Şu an masa hazırlanıyor prensesim, dilerseniz gidelim, biz varana kadar masa hazırlanacaktır." Dedi Hanım Seli. Hızlıca başımı sallayıp yolumu değiştirdim.
Ülkenin kelebek prensesi olarak hem çok şanslı hem de dünyanın en şanssız kişisi olabilirdim sanırım. Yani Hanım Seli'ye göre gayet şanslı biriydim. Elimin altında istediğim her imkan vardı, ne istesem anında gerçekleşirdi ve asla bir şeyler yapmak zorunda değildim. Ama görmezden geldikleri şuydu ki, özgürlüğün zerresi bile bu imkanların içine eklenmemişti. Bir de çocukluğumdan beri ölüme hazırlanıyor olmam da elbette normalleştimeye çalıştıkları bir durumdu. Sanki hepsi de aynı şeyi yaşayacak ve ben durumu çok abartıyormuşum gibi davranıyorlardı.
Öte yandan Hanım Seli'nin anlattığına göre dışarıda açlıktan ölen çocuklar vardı. Bu korkunçtu! Yönetim bu konuda bir şeyler yapmalıydı, dünyadaki kaynaklar hepimize yetecek kadar vardı, ki sadece saraydaki kaynakları bile paylaşsak insanlar zenginleşirdi. Ama bunu dile getirdiğimde bana gülmüşlerdi. Bizler daha zengin değilsek kraliyet olmamızın öneminin kalmayacağını vs. birçok şey sıralamışlardı ama bence tüm cümlelerinin sonu asla doymayan gözlerinden kaynaklıydı.
Aç gözlüler yüzünden aç kalıyordu çocuklar.
Sarayın yemek salonuna vardığımızda ailem de yavaş yavaş inmeye başlamıştı. Hanım Seli her zaman oturduğum koltuğu çekti ve oturmama yardımcı oldu, sanki koltuğumu kendim çeksem kolumu kıracakmışım gibi korumacı davranmaları bana yabancı bir durum değildi. Çocukluğumdan beri karşılaştığım muameleydi bu.
Zaten ölecektim yakında; ölürken kolum kırık veya değil, fark etmezdi ki.
Abim ve ablam masaya oturduğu sıra abim avuçlarını birbirine sürttü ve masaya göz attı. İkisi genel olarak ben yokmuşum gibi davranmayı tercih ediyordu. Benimle, yemek masası dışında pek karşılaşmazlardı. Bilerek yaptıklarının farkındaydım elbette, benden kaçıyorlardı.
İçten içe omuz silktim ikisini izlerken, son kez görüyor olabilirdim. Böyle devam edemeyeceğimin elbette farkındaydım, en geç yarına kadar dayanabilecektim sanırım. Uykuya dalmam yeterliydi kozaya geçmem için, birkaç gündür uyumuyordum ve daha fazla dayanamayacaktım uykusuzluğa.
İç çektim ve abimin masadaki yemekleri izleyen gözlerine baktım.
"Kurt gibi acıktım." Dedi ve yavaş yavaş tabağını doldurmaya başladı. Yemek yerken her zaman çok ciddi görünürdü, sanki hayat memat meselesi bir işi çözmeye çalışır gibi.
Ablamsa benim gibi masa adabına uymak adına kral ve kraliçenin gelmesini bekliyordu. Doğrusu adabı bir köşeye atıp abimle birlikte hiçbir şeyi umursamadan hareket etmeyi çok isterdim. Her zaman hayalini kurduğum şeyi son günümde yapabilir miydim?
Özgür ve kimseye hesap vermek zorunda değilmişim gibi yemeğe kurulup keyifle ağzımı dolu dolu doldurarak yiyebilir miydim!
ıçten içe titrediğimi hissettim, göz ucuyla hemen tepemde duran Hanım Seli'nin eteklerine bakmıştım.
Elimi kaldırdım ve çatala uzattım yavaşça. Lakin tam o anda kral ve kraliçe yemek salonunun büyük kapısından içeri, arkalarında Hanım ve Beylerden oluşan bir ordularıyla girince elimi ateşe atmışım gibi hızlıca geri çekmiştim.
Cesur biri değildim ve sanırım asla olamayacaktım. Yalnızca konuşurken cesaretim vardı lakin konu fiile gelince ahmak ve titrek birine dönüşüyordum. Bu halim yüzünden kendimden nefret ettiğim çok olurdu. Aklımdan ve kalbimden geçen en ufak şeyi bile yapamıyordum. Hayatımın muhtemel son gününde bile.
Doğrusu kral beni fazlasıyla korkuturdu, küçüklüğümden beri. Babam olsa da yıldızım asla onunla barışmamıştı. Her zaman onu gördüğümde için ürperirdi.
Oysa bu zamana kadar bana sesini bile yükseltmemişti. Lakin çocukluğumdan beri bana bakan gözlerinden ve koca cüssesinden korkmadan edemezdim. Hatta bir keresinde Çiçek Bayramı'nda kafama bir çiçek tacı takmak için beni yanına çağırdığında korkudan ağlayarak odama kaçtığımı hatırlıyorum.
Zaten o zamandan beri bana tek kelime bile ettiğini hatırlamıyorum. Bir kez olsun gözlerime bile bakmamıştı, ya da bakmıştı da ben bakmadığımdan haberim yoktu.
Ablamla birlikte ayağa kalktık ve masaya gelen kral ve kraliçeyi selamladık. Kral önce kraliçenin oturmasını bekledi, ardından kendisi oturdu. Ardından yemeğini yemekle meşgul olan abime öfkeli gözlerle baktı. Bakışını görünce hemen önüme döndüm bakacak başka şeyler aradım.
Ablam takıldı gözüme, göz göze geldiğimizde bana gülümsedi, daha çok refleks gibi bir gülümsemeydi. Buna rağmen gerçek bir gülümsemeyle karşılık verdim hemen. Arkasındaki rengarenk kanatları göz alabildiğince büyümüştü. Ama ülkedeki tüm kelebeklerin kanadı gibi, abimin kanadının yanında küçücük duruyordu.
"Misure ne zaman sofra adabına uyacaksın sen!" Dediğinde kral, ablama sunduğum gülümseme soldu. Kavga çıkacaktı anlaşılan yine.
Ablamla birlikte yavaşça yerimize oturduk ve neredeyse her gün yapılan konuşmayı dinledik.
"Baba gerilme bu kadar biz bizeyiz işte, ne gerek var salak saçma kasılmalara." Dedi abim ağzı dolu dolu konuşarak. Gerçek anlamda ağzı yemek doluyken konuşmuştu, hiçbir zaman böyle şeylere önem vermezdi zaten. Onun gibi olmayı o kadar çok isterdim ki!
"Sana bu krallığı emanet edeceğim ben!" Dedi babam yüksek sesle. Kalın sesi irkilmeme neden olmuştu. Göz ucuyla bana baktığını hissettim, daha sonra boğazını temizledi ve daha düşük bir ses tonuyla devam etti. 'Kültür ve geleneklerimize uymayan bir krala nasıl güvenir halk?' dedi ve önündeki çatalı aldı.
Abim omuz silkti ve bana baktı, ama bakışlarını hemen kaçırmıştı. Sanırım asi ruhu bir tek bana gelince kurallara uymaya karar veriyordu. "Darlamayın beni, yemeğinize bakın." Dedi sesini düşerek.
Her zaman böyle olurdu. Kimin gözü bana değse harareti söner ve konular kapanırdı. Suçluluk duygusu mu hissediyorlardı emin değildim ama hissetmeleri gerekiyordu. Zira tüm atalarımızın günahı benim boynuma kalmıştı ve bedelini bir tek ben çekecektim. Benden önceki kurbanları saymazsak tabii.
Gerçi bana karşı tavrı yumuşamayan iki kişi vardı, Hanım Seli ve elbette kraliçe.
Bir süre sessiz kaldı herkes, tabağıma birkaç parça doldurdum ve sessizce yemeğimi yemeye başladım ben de. Kimse konuşmazken bir şeylere katlanmak daha kolay olabiliyordu doğrusu. Bana yüklenen zorunluluklar fazlasıyla ağırken, bir de sürekli etrafımda kavga eden ailemi görmek yorulmama sebep oluyordu.
"Senin koza dönemin geçmedi mi?" Diye sordu kraliçe aniden. Koca sessizliğin içinde sesi o kadar yüksek gelmişti ki kulağıma, irkilip elimdeki çatalı yere düşürdüm. Ağzımdan küçük bir hıçkırık koptu.
Kıyafetime bulaşan ete baktım göz ucuyla, Hanım Seli hemen bir peçete alıp yanıma koştu ve üstümü silmeye başladı. Normalde olsa azarlardı ama kraliçenin yanındayken azarlama işini ona bırakıyordu.
"Doğru kraliçem." Dedim ve bana uzatılan yeni çatalı aldım. Kraliçe Hanım Seli'nin üstümü temizlemeyi bitirmesini bekledi bir süre.
"Şu ürkek kedi gibi hareketlerin gözüme hala batıyor." Diye söylendi sessizce. Daha sonra elindeki çatalı ve bıçağı bıraktı ve namına yakışır bir edayla ağzını sildi. Görünüş olarak ona çok benziyor olsam da karakterimiz bambaşkaydı. O dik kafalı, sert ve acımasız bir kadınken ben daha bana bağıranlara bile kaşlarımı indiremiyorum. İndirdiğimde ise birkaç dakika yeterli oluyordu kırzınlığımın geçmesi için. Çabuk unuturdum bana yapılanları.
"Neden hala kozaya geçmedin? Kurul huzursuzlanmaya başlıyor." Katı tavrı her zamanki gibiydi, asla gülümsediğini görmemiştim. Ağladığını da öyle. Rol model olarak seçmek istediğim ama asla başaramayacağımı bildiğim biriydi kraliçe.
"Kurulun ne dediği umurunuzda kraliçem ama halkın nasıl bir hayat sürdüğü umurunuzda değil." Dedim ve gülümsedim. Zaten yeterince sorumluluk yüklenmişti üstüme, bir de bana olan tavırlarına sessiz kalacak değildim. Sözümü esirgemezdim elbette, kin tutamamamam çizgisi olmayan biri olduğum anlamına gelmezdi.
Kraliçe verdiğim cevaptan memnun kalmadığını hemen yüzüne yansıtmıştı. Şekilli beyaz renk kaşlarını çattı ve elindeki kırmızı, işlemeli peçeteyi masaya bıraktı.
Kral ise her zamanki gibi beni görmezden geliyordu elbette. Kesinlikle bana müdahale etmez ne dediğime karışmazdı. Daha doğrusu benimle muhattap olmazdı. Bunu sebebi o gün korkup kaçmam olabilirdi, belki de yaşlı ruhu bunu kaldıramıyordu ve o da görmezden gelerek üstünü kapatmıştı.
"Hanımefendi sesiniz çok çıkıyor sizin, odanıza gitme zamanınız gelmiş anlaşılan." Dedi kraliçe, bu otoriter tavrı sadece bana değildi ama yine de canımı sıkıyordu. Ablama ve abime de aynı yüzü gösterirdi her zaman, sanki bize gülümsese kendinden ödün verecekmiş gibi davranıyordu. Oysa annelik bu değildi. Okuduğum kitaplardaki anneler anne profiline daha çok uyuyordu.
Önümdeki peçeteyle ağzımı sildim ve ayağa kalktım yavaşça. Son günümdü bu gün! Sessizce mi gidecektim!
"Memnun olurum, sofranızda oturmak sizden kaynaklı beni mutsuz ediyor çünkü kraliçe." Dedim ve öfkeyle büyüyen gözlerini görmezden gelerek arkamı döndüm. Yeniden ani bir baş dönmesi yaşadığım sıra gözlerime inen karanlık normalden daha uzun sürmüştü sanki.
Ilık bir rüzgar esti etrafımda, güneş ışıkları sıcacık hissettiriyordu. Sarayın dört yanını sarmış ormanın vahşi ağaçları bana gülümsüyordu. Onlarla tanışmaktan memnun olduğumdan ben de gülümsüyordum. Her birinde yüzyılların bilgisi vardı ama küçük aklım henüz anlatacakları şeylerin anlamını anlayamazdı.
Abim tırmandığı ağaçtaki kocaman elmayı kopardı ve bana baktı. Başımı kaldırmış, güneş gözüme girdiğinden elimi yüzüme siper etmiştim.
"Abi çok güzel görünüyor!" Dedim heyecanla zıplarken. Yüzünde gururlu bir gülümseme oluştu ve aşağı indi hızlıca. Henüz kanatları küçük olduğundan uçamıyordu ama fazlasıyla dengeli ve çevik biri olduğundan her yere kolaylıkla tırmanıp inebiliyordu.
"Ne sandın kızım, abin sana en güzelini getirir." Dedi ve elindeki kırmızı elmayı uzattı. Belki de bana istediklerimi verebilmek için tırmanmayı öğrenmişti. Ama asla korkmuyordu yüksekten. Ona hayran hayran baktım.
Sonra heyecanla bana uzattığı sulu elmayı aldım ve ısırdım. Sırtımdaki minicik, tek başına kanadım durmadan sallanıyordu.
"Güzel mi tadı?" Dedi abim eline bulaşmış ağaç reçinesini üstüne silerken. Bunu görünce gözlerim büyüdü. Telaşla kolumdaki sepetten peçete çıkardım ve ona uzattım.
"Buna sil abi elini, Beyler yine kızar sonra sana." Dedim hızlıca. Ağzımdaki elma parçaları hızlı konuştuğum için etrafa dökülmüştü. Bunu fark edince ağzımı kapattım ama elmanın suyu çenemden akıyordu. Birkaç parça elma abimin üstüne sıçramıştı. Utanmadım, bunu komik bulduğumdan güldüm.
Abim de güldü ve peçeteyi alıp azıma yapıştırdı.
"Sen ağzını tut önce, kızsınlar hem bana ne." Dedi omuzlarını silkerek ve arkasını döndü. "Bu gün seni buraya getirdim diye de kızacaklar zaten, boşver. Asıl kanadın çıkmazsa seni onlara vermeyeceğim zaman gör sen. Hepsinin ağzı açık kalacak." Dedi gururla ve ellerini beline koyup başını kaldırdı. Ona hayran hayran bakarken gözlerim patlamıştı. Yüzünü aydınlatan güneş sarı saçlarının rengini daha da açmıştı. Tıpkı bir süper kahramana benzediğini düşündüm. Beni kurtaracak süper kahraman oydu.
Hafifçe esen bir rüzgar girdiğim küçük yere bir delikten sızıyordu. uzun süredir bu rüzgar koluma denk geldiğinden kolum buz gibi olmuş ve ağrıyordu. Derin hir enfes aldım ve baharın taze yapraklarının kokusunu hissettim. Rüzgarla birlikte bu koku içeri yayılıyordu. İster istemez kaşlarım çatıldı; henüz sonbahar gelmişti, neydi ki bu taze yaprak kokusu!
Yerimde kıpırdadım ve içinde bulunduğum küçük yer hışırdadı. Bu hışırtıyı bir yerden tanıdık geliyordu da ne olduğunu çıkaramamıştım.
En son nerede olduğumu düşünmeye çalıştım ama sanki o sızan rüzgar kafamın içine giriyor ve her şeyi birbirine katıyordu.
Yeniden derin bir nefes aldım ve olduğum yerden çıkmak için hareket etmeye çalıştım. Bedenim uyuşuktu, sahi en son abimle elma yiyorduk sanki. Tadı hala ağzımda gibiydi. Elmanın suyu henüz dilimin üstünde duruyor gibiydi, bal gibi tatlıydı.
Başımı iki yana salladım çünkü bu düşüncem saçmaydı. Biraz önce yaşadığımı düşündüğüm şey rüya olmalıydı zira abim ve ben küçük çocuklardık.
Yeniden hareket etmeye çalıştığımda bedenimin daha kuvvetli olduğunu hissettim, kuru yaprakların arasındaymışım gibi hışırdıyordu içinde bulunduğum yer. Bacaklarımı oynatım ve zor da olsa dizlerimin üstüne oturdum. Hiç gözlerimi açmadığımı o an fark etmiştim.
Karıncalanan ve uyuşan bedenimi oynatım biraz ve başımı arkaya atıp boynumu rahatlatım. İnanılmaz tanıdık gelen bir anı yaşıyordum, dejavu gibiydi ve sanki bunu defalarca yapmışım hissi vardı üstümde. Gözlerimi açtığımda ise masmavi gökyüzüne uzanmış ağacın dalları ve yemyeşil yaprakları karşılamıştı beni. Hava o denli sıcaktı ki üstümden terler boşalıyordu.
Üzgün bir nida duyunca irkildim, sanki kendime gelmem dışarıdan birinin müdahale etmesine bağlıymış gibi bedenim aniden açılmıştı. Zihnim de öyle.
Kozadan çıkıyordum!
Başımı eğdim ve içinden çıktığım küçük kozaya baktım hızlıca. Sonra sesin geldiği yöne dönüp Hanım Seli'nin beni izlediğini gördüm. Ses ondan çıkmıştı. Kanatlarıma ise bakmaya cesaretim yoktu. "Evladım." Dedi Hanım Seli ve yanıma uçtu hızlıca. Yüzündeki her zaman yerleşik olan katı, ruhsuz ifade gitmiş korku ve hüzün almıştı yerini. Bu bile kanatlarım için yeterli bilgiyi vermişti bana.
"Anne ne yapacağım!" Diyebildim sadece. Arkamı dönüp baktığımda öncekine oranla daha büyük ve parlak kanadım yine yapayalnızdı. Boğazım kurudu, gerçi uzun zamandır hiçbir şey yiyip içmediğim için zaten kurumuştu.
Titreyen ellerimi uzattım ve Hanım Seli'nin ellerine dokundum, yaşlı kadının buruşuk elleri hemen cevap vermişti bana. Ellerimden tuttu ve gözlerimin içine baktı. İçimde kocaman bir korku ve yanında da hüzün toplandı. Umutlarım kırılıp dökülmüştü, ağlayabilseydim hıçkırarak ağlardım sanırım.
Uzun zaman olmuştu ağlamayalı, çok uzun zaman. Öyle ki ağlamanın nasıl bir şey olduğunu unutmuş hale gelmiştim. Sürekli zayıf ve güçsüz olduğumla ilgili söylenenler beni buna itmişti. Zayıf olmadığımı kanıtlamak için ağlamayı bırakmış, her şeye gülümser olmuştum. Oldukça aptalcaydı ama küçükken mantıklı gelen bu hareket zaman içerisinde kopamadığım bir huy haline gelmişti.
Hanım Seli ise benim aksime ağlıyordu, oysa bana bakan bu kadının ker zaman beni sevmediğini düşünürdüm. Lakin görüyordum ki tüm o kötü tavırlarının altında beni önemsiyordu ve tek umudum, son koza da başarısız olunca kendini bırakmıştı.
Gözlerimi kapattım, sanırım asıl kabusum bundan sonra başlayacaktı.