BÖLÜM 4: Böcek Muamelesi

1453 Kelimeler
Mirkan, kendisini geçici olarak çocukluğumun geçtiği odaya götürdü. Odaya ağır adımlarla girdi. Kapı ardından yavaşça kapanırken konağın taş duvarlarındaki sessizlik her zamankinden daha belirgin hale geldi. Oda, çocukluğundan bazı izler taşıyordu: köşede eski bir kilim, pencerenin önünde annesinin elleriyle diktiği işlemeli perdeler… Ama Mirkan bu detaylara bakmamayı seçti. Bu yer, onun için bir yuva olmaktan çok uzak, geçmişin ağırlığını taşıyan bir hapishaneydi. Paltosunu yavaşça çıkardı ve sandalyenin arkasına astı. Elini saçlarının arasından geçirerek derin bir nefes aldı. İçinde tuhaf bir öfke ve rahatsızlık vardı. Yıllarca kaçtığı bu yere geri dönmek, istemediği bir yükü yeniden sırtlamak zorunda kalmak… Her şey onun için dayanılmaz görünüyordu. "O karıyı bir de koynuma sokmamı beklerler!" dedi öfkeyle kendi kendine. Ama annesi onun ailesi yüzünden ölmüşken, o ise berdel ile sadece bir kan borcu olarak gelmişken onu koynuna istemezdi. Yatağın kenarına oturdu ve önündeki ahşap zemine baktı. Gözlerinin önüne babasının sert yüzü ve annesinin ölmeden önceki son anları geldi. Annesinin ölümüne sebep olan o gün… Çolak ailesiyle yapılan bu evlilik anlaşmasının, Mirkan için bir bedeli vardı. O bedel, babasının söylediklerinden belliydi: “Bu ailenin onurunu kurtaracaksın. Bu topraklarda sözümüz geçmeye devam edecek. Annenin kanı yerde kalmayacak.” Ama annesinin kanı yerde kalmıştı. Ne bu evlilik ne de başka bir şey onun kaybını geri getirebilirdi. Mirkan, karısıyla ilgili ne hissetmesi gerektiğini bile bilmiyordu. Gece, diye düşündü, ismini zihninde ilk kez doğru düzgün anarak. Odaya girdiğinde siyah saçlı genç kadını görmüştü, ama ona bakmamıştı bile. “Bununla aynı odada mı kalacağım?” dediği anı hatırladı. Sesi sert ve soğuktu, belki de gereğinden fazlaydı. Ama başka nasıl davranacağını bilemiyordu. Gece onun için bir yabancıydı. O sekiz yıldır bu kadını görmemiş, adını anmamıştı. Gece ise onu beklemişti, bunu biliyordu. Konağın kadınlarının odaya gelirken fısıltıları kulaklarına çalınmıştı. “Kocasi dönüyor... Gece, bir torun versin artık...” Mirkan, bu düşünceyle dişlerini sıktı. “Torun,” diye alaycı bir şekilde mırıldandı kendi kendine. Babamın istediği şey sadece bu. Bir torun. Bir mirasçı. Gece de bunu biliyor olmalı. Ama Gece’nin aynadan azıcık gördüğü yüzünü hatırladığı an, içinde bir kıpırtı hissetti. Kadın güzeldi, bunu inkar edemezdi. Siyah saçları, yüzündeki masum ifade... Ama bu masumiyet ona sadece geçmişte kaybettiklerini hatırlatıyordu. Annesinin çektiği acılar, kendi hissettiği yalnızlık... Ayağa kalkıp pencerenin önüne yürüdü. Konağın karla kaplı avlusuna baktı. Aşağıda hâlâ bir hareketlilik vardı. Hizmetçiler, avluyu temizliyor, konaktaki diğer kadınlar bir şeyler taşıyordu. Ama gözleri o kalabalığın arasında Gece’yi aradı. “Beni beklemiş,” diye düşündü. Bunu biliyordu, ama bu düşünce onda bir pişmanlık ya da suçluluk uyandırmadı. Bunun yerine, daha da ağır bir sorumluluk hissi bindirdi omuzlarına. Onun için bir koca, babam için bir mirasçı, bu aşiret için bir lider... Herkes benden bir şey bekliyor. Pencerenin soğuk camına dokundu. İtalya’da geçirdiği yıllar boyunca kendine bir dünya kurmuştu. Orada mücevher tasarımında bir isim yapmış, adını duyurmuştu. Ama şimdi, burada, Mirkan Hanzade sadece bir isimden ibaretti. Onun yerine bir görev vardı; ona yüklenen, kaçamayacağı bir yük. Yavaşça pencerenin kenarından çekildi ve odanın ortasında durdu. Bir an için içindeki öfkeyi kontrol edemedi ve masanın üzerindeki bir eşyayı yere fırlattı. Çıkardığı gürültü, odanın sessizliğinde yankılandı. “Kendimi bu yerde yeniden bulmam gerek,” diye mırıldandı. Ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. ... Gece, akşama doğru içinde taşıdığı kararlılıkla yerinden kalktı. Mirkan’ın sert tavırlarına rağmen geri çekilmek istemiyordu. Eğer bir adım atmazsa, bu soğuk savaş sonsuza kadar sürecekti. Onu tanımadan, ona ulaşmaya çalışmadan vazgeçmek istemiyordu. Mirkan’ın odasına doğru yürüdü. Ellerini sıkıca yumruk yapmıştı, avuç içleri terlemişti. Kapıya yaklaştığında bir an duraksadı. Kapının ardında onu nasıl bir yüzle karşılayacağını bilmiyordu. Ama kendini topladı ve nazikçe kapıyı tıklattı. “Gir,” dedi içeriden sert bir ses. Gece yavaşça kapıyı açtı ve başını içeri uzattı. Mirkan, odanın ortasında duruyordu. Gözleri sert, kaşları çatık, odanın enerjisi gergindi. Gece bir adım attı, sonra bir adım daha. “Mirkan Bey...” dedi, sesi titrek ama cesaretle doluydu. Mirkan, ona soğuk bir bakış attı. “Ne var?” diye sordu, sesinde açık bir tahammülsüzlük vardı. Gece, derin bir nefes aldı ve konuşmaya devam etti. “Seninle konuşma istedim. Bu kadar yıl sonra döndün ve... belki biz de...” Sözleri yarım kaldı. Mirkan’ın bakışlarındaki sertlik, cesaretini kırıyordu. Ama buna rağmen bir adım daha atarak devam etti. “Belki biz de... birbirimizi tanıyabiliriz.” Mirkan bir kahkaha attı. Ama bu kahkahada ne eğlence ne de sıcaklık vardı; sadece alay ve öfke hissediliyordu. Gözlerini kısarak Gece’ye doğru birkaç adım yaklaştı. “Seni karım olarak gördüğümü sanma sakın!” dedi, sesi keskin bir bıçak gibi. “Sen benim hayatıma adın gibi Gece getirdin, karanlık ettin her bir yanımı!” Gece, duydukları karşısında irkildi. Kalbi duracakmış gibi hissetti. Bu sözler, sekiz yıllık bekleyişinin üzerine dökülen bir zehir gibiydi. Yıllardır zihninde kurduğu her şey bir anda yıkıldı. “Ben... ben sadece...” diye mırıldanarak geriledi, ama Mirkan’ın öfkesi durmak bilmiyordu. “Yıllarca bu evde benim için mi bekledin? Boşuna!” dedi ve aniden Gece’yi sert bir itişle geri çekti. Gece, dengesini kaybederek yere düştü. Şoku atlatamadan, yukarıdan Mirkan’ın soğuk ve tehditkâr sesi bir kez daha duyuldu: “Ayağımın altına dolanmayasın sakın. Yoksa seni böcek gibi ezerim, bilesin.” Mirkan, odanın kapısını sertçe açarak çıktı ve arkasına bakmadan uzaklaştı. Gece ise yerde, dizlerinin üzerine çökerek kalakaldı. Gözleri donuklaşmıştı; ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Onun uzaklaşan ayak seslerini duyarken, içinde bir yerde yıllardır beslediği hayalleri birer birer soluyordu. Bu muydu beklediğim adam? diye düşündü. Kendini bu karanlıkta yapayalnız hissediyordu. Kafasını yavaşça kaldırıp odanın boşluğuna baktı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, ama ağlamaya bile cesaret edemiyordu. Sadece bir fısıltı döküldü dudaklarından: “Beni bu kadar küçümseyeceğini bilseydim, bu kadar umutla beklemezdim...” dedi kendi kendine. Gece hâlâ Mirkan’ın odasında yere çökmüş, yaşadığı hayal kırıklığını sindirmeye çalışıyordu. Kalbi sızlıyordu, gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu ama içindeki kırgınlık boğazını düğümlemişti. O sırada koridordan yaklaşan sert adımların yankısı duyuldu. Kapı hızla açıldı ve içeri, Hanzade ailesinin güçlü ve otoriter kişisi Azize Hanım Ağa girdi. Azize Hanım Ağa, konağın mutlak otoritesiydi. Yaşına rağmen dimdik duran duruşu, sert bakışları ve ağırlığıyla odaya girdiği an hava değişmişti. Onun peşinden Aylin de içeri girdi, ancak Aylin’in yüzünde endişeli bir ifade vardı. Gece’nin perişan halini gördüğünde ne olduğunu anlamış gibiydi. Azize Hanım Ağa, Gece’ye soğuk bir bakış attı ve sesi adeta bir hançer gibi odanın içinde yankılandı. “Kocanı yatağına da mı alamıyorsun, ha? Ne biçim bir kadınsın sen!” Gece irkildi. Gözleri dolmuştu ama ağlamamak için dişlerini sıkıyordu. Azize Hanım Ağa’nın sözleri bir tokat gibi yüzüne çarptı. Başını eğerek yere baktı, hiçbir şey söyleyemedi. “Sana bu konağın gelini olma onurunu verdik,” diye devam etti Azize Hanım Ağa, sesi giderek daha da sertleşiyordu. “Ama sen, kocanı bile kontrol edemezsin. Yıllardır beklediğin adam geri döner ve sen daha ilk günden yüzümü yere düşürürsün!” Aylin, bu sözlere daha fazla dayanamayarak araya girdi. “Babaanne, bu söylediklerin çok ağır! Gece’nin elinde olan bir şey değil ki. Abim...” diyecek oldu, ama Azize Hanım Ağa sözünü keserek Aylin’e döndü. “Sen sus!” dedi, parmağını torununa doğru sallayarak. “Sen de ona arka çıkıyorsun, değil mi? Mirkan o kadar yıldır gavur memleketindeydi, şimdi mi aklını başına getireceğiz? Bu kız eğer bu evi çekip çeviremezse, ben gerekeni yaparım!” Aylin geri adım atmadı, kaşlarını çatarak tekrar konuştu. “Ama babaanne, Gece elinden geleni yapıyor! Mirkan’ın tavırları ortada, daha ilk günden bu kadar yüklenmek adil değil!” Azize Hanım Ağa, Aylin’in sözlerini umursamadı. Gözlerini yeniden Gece’ye dikti. “Bak kızım,” dedi, sesi bir nebze yumuşamış ama yine de otoriterdi. “Mirkan senin kocan. Onun koynuna gireceksin, işte bu kadar! Bu aileye bir torun vereceksin. Bu aşiret, soyunu devam ettirmek zorunda. Eğer bunu yapmazsan...” Bir an durdu, sözlerinin ağırlığını hissettirmek istercesine Gece’nin üzerine eğildi. “Üzerine bir kuma getiririm. Bu konağa başka bir kadın getiririm ve senin yerini almasını sağlarım. Bunu da sakın unutma!” Gece’nin nefesi kesilmişti. Gözleri dolmuştu ama ağlamamaya kararlıydı. İçinde hissettiği aşağılanma ve çaresizlik, onu neredeyse nefessiz bırakmıştı. Ama sessizce başını eğdi. “Anladım, Hanım Ağam,” dedi titreyen bir sesle. Aylin, Gece’nin bu durumda daha fazla ezilmesine dayanamayarak onun yanına çöktü ve elini tuttu. “Babaanne, yeter artık! Onu daha fazla zorlayamazsınız. Gece sizin dediğinizi yapacak ama biraz zaman tanıyın!” Azize Hanım Ağa bir an torununa bakıp derin bir nefes aldı. “Zaman mı?” dedi alaycı bir tonla. “8 yıl oldu 8! Zaman kaybetmeyeceğiz. Mirkan bu kızı reddederse, o zaman ne yaparız? Erkek adamın gönlünü hoş etmek kadının işidir. Gece bunu anlamazsa, burada yeri yok!” Son bir kez Gece’ye sert bir bakış attı, ardından arkasını dönüp kapıdan çıktı. Gece, Aylin’in ellerini sıkıca tuttu ve gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Aylin onu sakinleştirmeye çalıştı. “Korkma, Gece,” dedi, yumuşak bir sesle. “Babaannem serttir, ama seni koruyacağım. Kimse sana böyle davranamaz.” Gece başını salladı ama içindeki çaresizlik büyüyordu. Mirkan’ın tavırları ve Azize Hanım Ağa’nın tehditleri, bu evdeki yerinin ne kadar sallantıda olduğunu bir kez daha göstermişti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE