Kübra Ayaklarım sert tahta zemine vura vura bir ileri bir geri dolanıyordum. Salondaki küçük sehpanın üstü karman çorman olmuştu; dağılmış dergiler, devrilmiş kahve fincanı, çaresizlikle buruşturulmuş peçeteler... Hepsi benim içimdeki fırtınanın sessiz tanıkları gibiydi. “Neden?” diye bağırdım dişlerimin arasından. “Neden Savaş hiçbir şekilde bana dönmüyor?!” Pencereden dışarıdaki gri gökyüzüne bakıp yumruklarımı sıktım. Ellerim titriyordu. Kalbim, boğazıma kadar yükseldi sanki. Her nefes alışım, ciğerlerime dolan kızgınlık ve öfkeydi. Koltuğun bir köşesine yayılmış, telefonuyla oynayan Hale, başını hafifçe kaldırdı. Kaşlarını kıvırarak bana baktı. “Kızım, şu Savaş takıntından vazgeç,” dedi yorulmuş bir ses tonuyla. “Aylardır ağlıyorsun, zırlıyorsun. Adam sana gözünü kapatmış artık.”

