* * * * *
Dr. Zeynep Arslan
O gittikten sonra kendimi boşlukta hissettim. Tam bir ay boyunca bu boşluğu, iliklerime kadar yaşadım. Her gün, her saat, her dakika kendime aynı şeyi söyledim:
"Zeynep, sen ne kadar aptal bir insansın. Nerede kaldı senin profesyonelliğin? Sen nasıl bir hastaya âşık olursun? Üstelik bu hissettiklerin aşk mı, yoksa sadece bir takıntı mı? İşini bir kenara bırakıp bir hastaya ilgi duymak, ona farklı gözle bakmak… Sen nasıl bu kadar profesyonellikten uzak bir hareketi yaparsın?"
Ah, aptal kafam… Ah!
Elbette burada, yani yanımda, sadece iyileşene kadar kalacaktı. Sonra yine görevine dönecekti. Belki de bir sonraki seferde çok daha acı bir haber alacaktım. Belki de artık dirisi değil, ölüsü gelecekti. Yaralı değil, cansız bedenini karşılayacaktım.
Ve ben, bunu bile bile bir askere âşık oldum.
Başında nöbet tuttuğum o geceler… Onu yeniden ayağa kaldırmak için verdiğim çaba… Tüm bunları bir kenara bırakabilirim. Ama onun o son tavırlarını, bana attığı o bakışı, beni itişini… unutamıyorum.
Sanki gözleriyle “Defol git! Beni rahat bırak!” der gibiydi.
Gerçekte nazikçe söyledi ama etkisi çok daha sertti. Ve ben… olduğum yere çakılıp kaldım.
Kendimi çok yormuştum; hem bedenen, hem de ruhen. Yıllık iznimi kullanmanın zamanı gelmişti. Hastaneden ayrıldım ve Hakkâri'de kiraladığım eve gittim. Evim yüksekçe bir yerdeydi. Geniş bir manzaraya bakıyordu. Uzaklarda birkaç ev, birkaç ağaç ve ardından sonsuz gökyüzü… Gün batımı genellikle gözlerimin önündeydi.
Ama bugün… Güneş yoktu.
Hava kapalıydı. Gök delinir gibi şimşek çakıyordu. Kolumu çevirip saatime baktım. Öğleden sonra altıydı. Elimde bir fincan kahve, berjere oturmuş camdan dışarıyı izliyordum.
Evim soğuktu.
Buz gibiydi.
Tıpkı ben gibi.
Hiçbir insana ısınamıyordum. Hiç kimseyle birlikte olamıyordum. Olmak istediklerimi de, adeta elimle kendimden uzaklaştırıyordum.
Fazla mı zorba biriyim acaba?
Yoksa kaba mı?
Belki de fazla egolu...
Bu seçeneklerden herhangi biri olabilir. Hepsini kabul edebilirim.
Ama yine de yalnızlığı hak etmediğime inanıyordum.
Hayatıma birini almak isteyeli uzun zaman olmuştu. Aslında… o güne kadar bu hep böyleydi.
O vahim gün gelene kadar...
Seneler önce bir kaza geçirdim. Kendi arabamla yaptığım bir kazaydı. O kaza beni hayattan, ruhen kopardı.
Araba takla atarken bir demir parçası karnıma saplandı ve rahmim geri dönüşsüz biçimde zarar gördü.
Rahmimi aldılar.
Ve onunla birlikte... benden anne olma hakkımı da aldılar.
Oysa ne çok isterdim bir çocuğumun olmasını… O zamanlar yirmili yaşlardaydım. Genç, güzel, başarılı bir kadındım. Etrafımda birçok erkek vardı ve sanırım biraz da şımarıktım. Hangi biriyle evlensem acaba? diye düşünmüş bile olabilirim.
Ama o kazadan sonra… her şey bitti.
İçime kapandım.
Çocuğum olmayacağını hiç kimseye söyleyemedim.
Uzun yıllar evlat edinmeyi bile düşündüm. Ama ne evliydim, ne de çocuğa bir aile sunacak şartlara sahiptim. Ayrıca yoğun çalışmam, ona yeterli vakit ayıramayacağımı gösteriyordu. Belki başvursam bile bana o çocuğu vermezlerdi.
Kısacası… her iki durumda da anne olamadım.
Bu konuda kendimi defalarca telkin etmeye çalıştım.
“Herkesin çocuğu olacak diye bir şey yok.”
İnsanlar böyle düşünüyor ama… benim için öyle değildi.
Otuz yaşıma kadar ben de böyle düşünmüştüm. Kendimi sıkmamaya çalıştım.
Ama otuz yaşına gelince… insanın beynine de, bedenine de bir sinyal giriyor.
Sanki vücut diyor ki:
“Bir çocuğun olmalı.”
Sevda’yı ilk gördüğüm an… ona kanım kaynadı.
O kadar tatlı bir kız ki...
Kaya çok şanslı, böyle bir çocuğa sahip olduğu için.
Ama bir o kadar da şanssız… sevdiği kadını kaybettiği için.
Sanırım Tanrı, bir taraftan verirken diğer taraftan alıyor. Bunun başka açıklaması olamaz.
Tanrı’ya inanıyorum. Çünkü inanmak istiyorum.
Bir gün… bana da bir bebek vereceğine inanmak istiyorum.
Bu evde, koşturan bir çocuğun ayak seslerini, kahkahalarını duyuyorum bazen.
Ve sonra kendi kendime,
"Herhalde kafayı yedim..."
diye fısıldıyorum.
Tam o sırada…
Kapı çaldı.
Bir anda gerçekliğe döndüm. Ama daha beteri… tamamen sessiz olan evimde bir anda çocuk kahkahalarının yankılanmasıydı.
Dehşete düştüm.
Fincanı kenara bırakıp koltuktan hızla kalktım.
Kapıya doğru koştum.
Gök öylesine gürlüyordu ki…
Bu uğultunun altında, dışarıda hangi çocuk olabilirdi ki?
Yoksa ben… şizofren miydim?
Halüsinasyon mu görüyordum?..
Hızlıca kapıya yaklaştım ve gıcırdayan tahta kapıyı açtım. Bir çocuk, elinde bir kaseyle sırıtarak bana bakıyordu. Esmer, kepçe kulaklı, minicik suratlı bir erkek çocuğuydu ve öyle tatlı gülümsüyordu ki içim eridi.
"Bayramınız kutlu olsun," dedi utangaç bir sesle. Şeker istiyorum diyemedi sanırım…
Elimi saçlarına götürdüm, parmaklarımla saçlarını karıştırıp yanağını hafifçe sıktım. Gülümseyerek, "Bekle burada," dedim ve içeri döndüm.
Mutfakta ona verecek şekerim yoktu ama çikolatalarım vardı. Bir paket çikolata alıp cüzdanımdan da yüz lira çıkardım. Kapıyı açıp her ikisini birden kasesine bıraktım. Paraya ve çikolataya, sonrasında da gözlerime baktı. "Çok teşekkür ederim," dedi içtenlikle ve ardından hızla arkasını dönüp koşarak uzaklaştı.
Gülümseyerek onu izledim. Evime gelen en güzel misafirlerden biriydi.
Başımı kapının pervazına yasladım, derin bir iç çektim. Yüreğim sızlıyordu.
Ben neden anne olamıyorum?..
* * *
Kendi evimin içinde kendime bir hapishane kurmuştum sanki. Ne bir ailem vardı ne de bir sevdiğim. Komşum bile yoktu. Belki de bu yalnızlığı kendim seçmiştim. Ama bir arkadaşım olsa, onunla ne konuşacağımı bile bilmiyorum.
Annem olsaydı… babam… Keşke olsalardı. Ama yoklar. Olmamaları da benim suçum değil. Ben yetimhanede büyüdüm. Oradayken tek hedefim bir gün başarılı bir cerrah olmaktı ve bunu başardım.
Ama eğer o zamanlar “Bir gün annem babam olacak,” diye düşünseydim olur muydu, emin değilim.
Yine de… bir gün anne olmayı diledim. Bir yuvamın olmasını istedim. Çünkü yetimhanede büyüyen her çocuğun en büyük arzusu, bir ailesi olmasıdır. Onu dünyaya getiren ailesi yanında olmasa bile, kendi kurduğu bir aileye sahip olmak ister insan.
Ama bende… ikisi de yok.
Bugün hiçbir şey yiyesim yoktu. Hâlâ açtım. Buzdolabının kapağını açıp şöyle bir göz gezdirdim, sonra tekrar kapattım. Kendime bir fincan daha filtre kahve koyup salona döndüm.
Yağmur yağıyordu. Çatıdan düşen damlaların sesine bayılıyordum. Bir kitap alıp camın önündeki koltuğa oturdum. Koltuğum hafif sallanıyordu. Kitabı okumaya başladım.
Derken gök öyle bir gürledi ki yerimden sıçradım. Sonra kendimi toparladım. Bu sadece gök gürlemesiydi, bir patlama sesi değil.
Ama her yüksek seste hâlâ ilk aklıma gelen Kaya’ya bir şey olmuş olabilir mi düşüncesi oluyordu. Bu alışkanlığımdan kurtulamıyordum.
Yine kapım çaldı. Yine irkildim. Bu defa daha çok endişelendim. Çünkü benim kapım bu kadar sık çalmazdı. Dışarısı zifiri karanlıktı ve sağanak hâlâ devam ediyordu. Bu saatte, bu havada… kim olabilirdi ki?
Kurusıkı silahımı aldım, belime taktım. Onu taşımaktan ben de korkuyordum ama yalnız yaşarken başka çarem yoktu.
Kapıya yaklaştım. Dışarıyı görebileceğim bir delik de yoktu.
"Kim o?" dedim.
"Benim, Doktor Zeynep. Astsubay Gürbüz," dedi tanıdık bir ses.
Birden içim sevinçle doldu. Gürbüz demek, Kaya’dan haber demekti!
Heyecanla kapıyı açtım.
"Hoş geldin," dedim. O da merdivenlerdeki çatı altına girmişti, saçları hafif ıslanmıştı. Arabası hemen kapımın önündeydi.
"Hoş bulduk, doktor hanım," dedi. "Seni almaya geldim. Bu gece bizde misafirsin."
Yüzümü buruşturarak baktım. "Beni almaya geldin? Bu ne emri vaki böyle? Benden izin aldın mı bakalım?"
Sırıttı. "Bence sen de gelmek istiyorsun," dedi bilmiş bir ifadeyle.
"O niyeymiş? Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?" dedim gözlerimi kısarak.
Rahat bir şekilde elini kapıya yasladı. "Çünkü misafirim var. Bence onu görmek istiyorsun."
Ne demek istediğini anlamıştım. Gülmemek için kendimi zor tuttum, dudaklarımı bastırdım.
"Misafir derken… adı yok mu bu misafirin?"
"Çok fenasın doktooorr…" dedi, başını iki yana sallayarak. "Söyleyeyim bari, diğer misafirlerimiz Kaya ile onun kızı Sevda."
"Hmm… demek onlar da orada. Ne güzel. Sen herhalde 'görmek isteyeceğin misafir' derken Sevda'dan bahsediyordun?" dedim, gülümseyerek.
Aslında ikimiz de kimin kastedildiğini biliyorduk ama çaktırmamaya çalışıyorduk tabii.
O da yüzünde muzır bir ifadeyle, "Tabii tabii, kesinlikle Sevda! Yani… aranızdaki o görünmez balığı görebiliyorum. Bir yakınlaşma sezdim," dediğinde hafifçe omzuna bir yumruk attım.
"Tamam Gürbüz, çok konuşma, bekle burada. Geliyorum birazdan."
"Tamam, ben arabadayım doktor hanım," deyip uzaklaştı.
Ben de kapıyı kapatıp içeri girdim. Sırtımı kapıya yaslayıp sırıttım. Evet, gerçekten sırıttım. Sonra ellerimle yanaklarımı düzelttim.
"Ne oluyor sana? Adam seni çağırmamış ki, Gürbüz çağırıyor! Neden bu kadar heyecanlanıyorsun? Belki adamın başkası var. Belki seni umursamıyor bile… Hem, en son sana nasıl davrandığını da unutma!" dedim kendime.
Yine de koşar adım içeri girdim ve dolabı karıştırmaya başladım. Niye yapıyorsam? Gören de Kaya beğenmezse diye endişelenip kıyafet seçtiğimi sanacak! Alakası yok! Ben zaten her zaman şık bir kadınım…
Hava serindi. İçime koyu kırmızı, orta kol boylu, hafif V yaka bir elbise giydim. Dekoltesi yok denecek kadar azdı. Etek kısmı kalem etek olarak iniyordu. Üzerime deri ceket aldım. Ayağıma topuklu postallarımı giydim. Saçlarımı tarayıp omuzlarıma saldım. Genelde dalgalandırırdım ama vaktim yoktu. Yüzüme hafif bir krem, allık ve doğal tonlarda bir gloss sürdüm. Kirpiklerime rimel… Hazırdım.
Parfümümü sıktım. Çantamı, telefonumu aldım ve evden çıktım. Gürbüz dediği gibi arabada bekliyordu. Şemsiyemi almıştım, yağmur hâlâ fena yağıyordu. Hızla aşağı indim, kapısını açıp arabaya yerleştim. Şemsiyemi ayak ucuma bıraktım.
Hazırım, hadi gidelim," dedim.
Bana şöyle bir baktı, sonra gözlerini tekrar yola çevirdi. "Doktor hanım… bu ne güzellik böyle?"
Gülümsedim. "Öyle… her zamanki hâlim," diye mırıldandım. Ama Gürbüz’ün takılmaları bitmeyecekti.
"Tabii… kesinlikle bu güzelliğinizi şu an bende olan misafire borçlu değiliz!"
"Gürbüz…" dedim, uyarırcasına.
"Tamam tamam," deyip yola koyuldu.
Ama benim kalbim o kadar hızlı atıyordu ki… Kaya’yı yeniden görecektim. Hem de bir ay sonra. Tabii Sevda’yı da. Ama önce neden Kaya’yı göreceğimi düşündüm. Bilmiyorum…
Sevda’yı çok sevmiştim. Ama eğer onu düşünüyorsam, belli ki Kaya’yı da çok sevmişim ben…
Karşılaşınca ne yapacaktım? Ona ne söyleyecektim? Ya da içimden geçenleri dile getirebilecek miydim?
Hiç bilmiyorum.
Tek bildiğim, adını duyduğum her an, hatta onu düşündüğüm her saniye, vücut ısım yükseliyordu.
Ne dilimden düşüyordu, ne de aklımdan çıkıyordu…