Prolog
Gölge ile Yıldızın İlk Karşılaşması
İstanbul’un en lüks moda evlerinden birinin salonu, o gece ay ışığına boğulmuştu.
Dev podyumun arkasındaki dev ekran, gece gökyüzünü yansıtıyordu; kocaman bir dolunay ve kayan bir yıldız. Işıklar loştu, ama podyumun üzeri bembeyaz spotlarla yanıyordu.
Gediz Alp, salonun en arkasındaki VIP koltuklardan birine yaslanmıştı. Siyah smokini omuzlarına yapışmıştı. Altı tane belirgin karın baklavası, gömleğinin ince kumaşının altından bile seçiliyordu. Polis rozeti cebinde, mafya dövmeleri kollarında gizliydi. İki dünya da aynı anda onun omuzlarındaydı.
Gözleri buz gibi mavi-griydi.
Ve o gözler, podyuma çıkan ilk mankende kilitlendi.
Zümra.
Platin sarı ombre saçları, spot ışıklarının altında su gibi akıyordu. Köklerden başlayıp uçlara doğru eriyen o parlak renk, ay ışığında neredeyse gümüşe dönüyordu. Üzerinde sadece beyaz, çok ince askılı bir gece elbisesi vardı. Elbise vücuduna ikinci bir ten gibi oturmuştu. Açık buğday teni sıcak tonlarda parlıyor, yanaklarında şeftali rengi hafif bir pembelik beliriyordu.
Yürürken uzun bacakları podyumu adeta yutuyordu.
Gediz’in nefesi bir an durdu.
Kız, podyumun ortasında durdu, kalçasını hafifçe sola yatırdı, başını çevirip salona baktı. Ve gülümsedi.
O minik, abartısız gamzecik…
Gediz’in göğsüne bir hançer saplandı.
Su perisi, diye geçti içinden. Tam da kapaktaki gibi…
Kız döndü. Omzunda küçük, zarif bir beyaz zambak dövmesi vardı. Taze, ıslak gibi duruyordu.
Ve o anda kokusu Gediz’in burnuna ulaştı.
Ay Zambakı.
Beyaz zambak, şeftali çiçeği, hafif deniz esintisi ve sıcak vanilya miski…
Taze, temiz, baştan çıkarıcı.
Gediz’in parmakları koltuğun kenarını sıktı. Kokuyu ciğerlerine çekti, bir daha bırakmak istemedi.
Kalbi deli gibi atıyordu.
Bu o, dedi içindeki karanlık ses. Fatih’in kızı. Babamın katilinin kızı.
Ama aynı anda başka bir ses —daha yumuşak, daha tehlikeli— fısıldadı:
Bak… ne kadar masum. Ne kadar güzel.
Gediz gözlerini kapattı. Bir saniyeliğine.
Babaannesinin sesi kulaklarında çınladı. Neriman Hanım’ın o soğuk, zehir gibi sesi:
“Gediz oğlum… intikamını al. Babanın kanı yerde kalmasın. O kızın babası senin babanı öldürdü. Sen de onun canını yak. En derin yerinden.”
Gediz gözlerini tekrar açtı.
Zümra podyumdan iniyordu. Topukları yerde hafif bir tıkırtı çıkarıyordu. Saçları omzundan aşağı dökülürken zambak dövmesi bir an ay ışığına tutuldu ve parladı.
Gediz kalktı.
Yavaşça, kalabalığın arasından süzülerek yaklaştı. Polis kimliğiyle girdiği bu defileye, mafya bağlantılarıyla VIP davetiye almıştı. İki yüzü de aynı anda buradaydı.
Zümra bir anda durdu. Göz göze geldiler.
Bal rengi gözleri… o kadar büyük, o kadar masumdu ki.
Gediz gülümsedi. Tehlikeli, çekici, yalan bir gülümseme.
“Muhteşemdin,” dedi alçak sesle. Sesinde hem polis hem mafya vardı.
Zümra’nın yanaklarındaki şeftali pembeliği biraz daha koyulaştı. Minik gamzeciği yine ortaya çıktı.
“Teşekkür ederim,” diye cevap verdi yumuşak bir sesle. “Sizi daha önce görmemiştim.”
Gediz bir adım daha yaklaştı. Ay Zambakı kokusu şimdi daha yakındı, daha sarhoş ediciydi.
“Ben de seni,” diye yalan söyledi.
Aslında Zümra’nın fotoğraflarına aylardır bakıyordu. Dosyalarını ezberlemişti. Babasının evini, annesini, küçük kardeşi Peri’yi… her şeyi.
Ama şimdi, karşısında dururken, intikam birden çok ağır, çok kirli gelmişti.
Yine de gülümsemesi hiç bozulmadı.
“Bir kahve içmek ister misin? Bu kadar ışığın ve müziğin ardından biraz sakin bir yere… sadece ikimiz.”
Zümra bir an tereddüt etti. Sonra o masum bal rengi gözlerinde küçük bir parıltı belirdi.
“Olur,” dedi.
Gediz elini uzattı.
Zümra’nın parmakları avucuna değdiğinde, Gediz’in içi yandı.
Bu yanlış, dedi içindeki bir ses.
Bu çok doğru, dedi babaannesinin zehirlediği diğer ses.
Gediz parmaklarını sıktı.
“Adın ne?” diye sordu Zümra, gülümserken gamzesi yine ortaya çıktı.
Gediz bir an duraksadı.
Sonra sahte kimliğini, sahte gülümsemesini takındı.
“Alp,” dedi. “Gediz Alp.”
Ve o anda her şey başladı.
Gölge, Yıldız’ı görmüştü.
Yıldız, Gölge’ye gülümsemişti.
İkisi de bilmiyordu…
Bu karşılaşmanın sonunun, bir kapı önünde gelinlikle terk edilmek, bir not ve paramparça bir hayat olacağını.
Ama ay biliyordu.
Ay her zaman bilir.